Sayfalar

günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2011 Cuma

Evden Kaçtım Ama Parka

Bu sabah üç gibi uyandım. (Yoksa gece üç mü demeliydim?) Bir gün öncesinde çok fazla yorulduğumdan erken yatmıştım. Haliyle gece yatakta dön dön, en sonunda pes edip kalktım. Kalktığımda ne yapacağımı bilemedim. Mesane doluluğundan karnım felaket ağrıyor, midemin açlığı ise ağrıda onunla yarışıyordu. İlk önce hangi ağrıyı teskin etmeliyim düşüncesinin kafa ağrısıysa cabasıydı. Ama en sonunda dolu olan boş olana galip geldi. Önce banyoya gittim. Ardından doğru mutfak. Buzdolabını açtım. Hmm, dünden kalan pilav gözüme oldukça cazip görünüyordu. Açlık böyle bir şeydi anlaşılan. Karnımı doyuırdum. Sonra "ne yapsam, ne yapsam, bari kitap okuyayım, kaç gündür elimde sürünüyor bir tanesi." dedim. Ama evin tüm odaları uyuyan insan, mutfaksa bulaşık doluydu. Fakat başka   alternatifim olmadığından, el mahkum, mutfak masasında kendime küçücük bir yer açıp kitap okumaya başladım. Canım sıkıldı. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürümeye başladım. Yok, insan gece gece sandalye tepesinde değil yatağında okumak istiyor. Kalktım, banyodan gelen cılız ışıkla odaya girip hala boşaltmadığım valizi el yordamıyla buldum, İçinden masa lambamı çıkardım, Fişe takıp yattığım yerden okumaya devam ettim.  Hava aydınlanmaya başladı bu arada ya gün benim için öğlene yaklaşıyordu aslında. "Dışarı çıkmalıyım." dedim. Hoş insan kendi şehrinde ha deyince çıkamıyormuş, tekrar tecrübe etmiş oldum. "Mahalleye çıkıyorsun, sen kimseyi tanımasan da herkes anneanneni tanıyor." düşüncesinden mütevellit doğru banyoya gittim. Tipime çeki düzen vermem gerekti. İlk önce dişleri fırçalandım sonra başımın ön bölgesini yüz yıkama jeliyle bir güzel pakladım, tonikle son bir rötuş yaptım. Ardından geri odaya geçip, düzgün pantolon, düzgün tunik giydim; uyumlu eşarp taktım. Mutfağa geçtim, peynirli, domatesli sandviç; mini termosa kahve yaptım. Ve oh, sonunda dışarı çıktım. (Ee, konu komşu ne der sonra!)

Neyse şimdi her zamanki parkta, her zamanki kamelyada, her zamanki yerde oturuyor ve bu yazıyı yazıyorum.

Not: Yazım bu sabah parkta otururken yazdığım günlükten.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Kısa Kısa... 2

- Yok kardeşim düz yazılar, denemeler yazarken ne kadar insanla konuşursam konuşayım rahatsız olmuyorum da öykü'nün ilk taslağını yazarken felaket sinir oluyorum. Tamam bu gibi durumlarda cep telefonumu kapatabiliyorum ama o anda çalan kapı, ev telefonunun sesi, "annemin ne çok yazıyorsun, iyice yazar oldun." diye odaya gelmesi, babaannemin bakkala gitmemi buyuran lafları, kardeşimin canının sıkıldığında odaya gelip "abla n'apıyorsun" demesi, hepsi hepsi dikkatimi dağıtıp aklımdakilerin uçmasına neden oluyor.
Zaten yazdığım öyküler bir b.ka benzmiyor. Böyle de olunca iyice fıttırıyorum. Ama bu sefer fena hırs yaptım. inatla yazıp, düzeltip bitireceğim. Neyse bakalım bu seferki nasıl olacak. Bitirince burada yayınlayayım diyorum.

- Tren manyağı bir kız olmam yetmiyormuş gibi vangölü, güney ve doğu expreslerine takmış vaziyetteyim. O trenlerde herkese iğrenç, kötü, çirkin gelen pekçok şey bana oldukça çekici geliyor. Ankara'ya en az iki saat gecikmeli gelen bu hatlara bindiğimde içeriden gelen haşlanmış yumurta, çemen, köy peyniri, çokokrem kokularıyla iyice sarmaş dolaş olmuş ağır ter ve havasızlık kokusu bende bilmediğim milyonlarca hikayenin varlığını, gidip göremediğim uzak anadolu şehirlerininin efsanelerini fısıldıyor adeta. Vazgeçemiyorum onlardan. Sıkıntıdan vagonların arasında dolaşan insanlar, susmak bilmeden ağlayan çocuklar, uyurken binbir garip şekle bürünmüş yolcular, birbirlerinin omzunda uyuyan çiftler, görevlilere görünmeden gizlice sigara içenler, onları yasak diye uyaran ukalalar, tren istasyonlarda durdukça inenler, binenler ve onların çuvalları, denkleri, valizleri... Hepsi hepsi görsel bir şölen ve nostalaji vadediyor insana.
Hem bu sefer ilk defa annemlerle bereber biniyoruz trene. Ben, erkek kardeşim, annem ve babaannem bu gece hep birlikte doğu expresinde olacağız.  Bizimkiler zaten İstanbul'a kız kardeşimin yanına gideceklerdi. Hadi bizde seninle gelelim dediler. Bakalım onlar nasıl bulacaklar treni.

- Eski günlüklerimi şöyle bir düşündüm de acilen onları dijital ortama aktarmam gerekiyor. Yoksa o kadar fazla ve ağırlar ki onları İstanbul Ankara arası taşımaktan çok sıkıldım. Hem bir çoğu el yazımın çirkinliği yüzünden okunamaz durumda. Bazıları ise o kadar bunalım ki geri dönüp okunmaya değmezler. Hem onları da elemiş olurum.
(Günlüklerimden bahsederken Andre Gide geldi aklıma. Güncesinde bazı günlerde yazdığı yazıları bunalımla birlikte yırtıp attığını söyler de içim hep cız eder ah niye o yazıları okuyamadım diye. İşte şimdi de ben öyle yapıyorum galiba. Gerçi o ünlü bir yazar bense sıradan bir blogcu. Kimsenin böyle birşey dikkate alacağını sanmam.)