Sayfalar

ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2013 Cuma

İşkembe Sevmeyenler Okumasın

Kimi çok sever bu yemeği, kimisi nefret eder. Kimisinin canının çekmesi için sadece adını duyması yeterken, bazılarının kokusuna bile tahammülü yoktur. 

Ben, işkembe çorbası için ölen güruhtan oluyorum. Ve şimdiden söylüyorum bu işkembe çorbasına yazılan bir güzelleme olacaktır. Kaldıramayanlar lütfen okumasın.

Şöyle sirkeyle çeşnilenmiş, hafif salçalı, minik taze kırmızı biberli. Sarımsak bak, olmazsa olmazı. İşkembe de öyle minik minik değil düzgün doğranmış olacak. Dişe değecek canım. Hangisi şirdanmış, hangisi börkenek, kırkbayır bileceksin. Dumanı üstünde, üfleye üfleye yemeğe çalışacaksın. Böyle içini bir hoş edecek. Of of of bir de üstüne limonu sıktın mı, değmeyin keyfime.

* * *

Anneannemlerin buzluğunda her zaman biraz işkembe bulunur ve ben ne zaman Ankara'ya gelsem, hiç kaçarı yok, o işkembe pişecek. Anlayacağınız Ankara'dayım. Dün de işkembe çorbası içtim ve tadı damağımda kaldığından dayanamadım bu yazıyı yazdım. Şimdi hararetle öğle yemeği zamanını bekliyorum. Dünden biraz daha çorba kalmıştı da.

7 Nisan 2013 Pazar

Ben Liseliyken...

Geçen cuma eve doğru yürürken liselilerin paydos zamanına denk geldim. İtişerek, bağırarak ve neşeyle çıkıyorlardı okullarından. Aralarında kayboldum. Birden eski lise anılarım canlandı. Sanki çok sevdiğim arkadaşım Aynur örgüsünü savura savura yanıma gelip omzuma dokunacak ve "Niye beni beklemeden dışarı çıktın?" diye çıkışacak.

Tasasız, çirkin ve dağınıktım. Tek derdim üniversitede hangi bölümü kazanacağım ve gözlediğim çocuğun beni fark etmesiydi. Hoş fark etmese de olurdu. Her gün yeni birine bakıyorduk. Bakmıyorduk aslında eğleniyorduk. Amaç gülmekti. Ne olursa olsun! Benim gibi bir kaç kızla birlikte her şeyle dalga geçerdik. Öğretmenler, okulun en çalışkan çocuğu, sınıfın rockçı kızı, en arka sırada kendine çeyiz işleyen, sevgilisine kazak ören Serap, müdür, hademe, eteğini eğri kıvıran Mine, karşı yoldaki marketin kasiyeri vs. 

Eteğim dizimin hemen altında, lacivert çoraplar, kaba saba bir spor ayakkabı ve dışarı çıkartılmış beyaz gömlek. Saçlarım siyah, kaşlarım orman, yürüyüşüm paytaktı. Kitap okuyorduk tabi. "Harry Potter!" Bak bir derdim de buydu. J.K Rowling'in biraz daha hızlı yazıp seriyi tamamlaması. Cep telefonu da derdimdi. Sınıfta telefonu olmayan az kişiden biriydim. Bayağı imrenirdim. Şimdiyse bazen, bazı insanlar için asla ulaşılır olmamayı istiyorum. Pahalı aletti cep telefonu. Annem onun yerine test kitapları almayı yeğliyordu.  Üstelemezdim. Acilen üniversiteyi kazanmam gerekiyordu. Ders çalışmaktan nefret ediyordum zira. Ve bir daha asla o stresi çekemezdim.

Kantinden soda almak havalı bir şeydi. Bir kere o havaya kapılıp alayım dedim, içemedim. Kimselere çaktırmadan okul koridorlarındaki koca saksılardan birinin içine boşalttım. Oh mineraller iyi gelsindi, kauçuk ağacına.

İyi olan derslerim sadece matematik ve onun küçük kardeşi geometriydi. Meğer o da öğretmenin kolay anlatmasından kaynaklanıyormuş. Hacettepe Matematiği kazandığım zaman bunu kafamı duvarlara vura vura öğrendim. Hoş matematiğimin iyi olduğunu düşünmeme sebep sınıfımın bir sözelci kadar sayılardan uzak oluşuydu aslında. Ben ve benim gibi cebiri biraz çakozlayanlar güneş gibi parlıyordu aralarında. Ee, ver gazı ver gazı, sonra Hacettepe'de alırlar havanı. Neyse çok şükür bir sözelci olduğumu sonunda kabul edip Marmara- okul öncesi öğretmeliğine kayıt olmayı başardım. 

* * *

Hey gidinin liseli bebeleri. Nerelere götürdünüz beni.


14 Aralık 2012 Cuma

Sınıkçı

İki kere kolum kırıldı. Hem de tam aynı yerden.

Birincisinde daha okula gitmiyordum. Aklımda ne ağrısı var ne de kolumu bu hale nasıl getirebildiğim. Hatırladığım şeylerse etrafında beyaz dumanlar tüten, puslu cam arkasından görünen anılar sadece. Hansel ve gratel masalındaki şeker evin tahta versiyonu bir barakaya götürüldüğümü hatırlıyorum. İçinde de kırış kırış, çökük yüzünde neredeyse hiç diş kalmamış, kalanlarsa renk bakımından civcivlerle yarışacak cinste bir yaşlı kadın. Gülerken tıpkı söylediğim masaldaki gibi sesler çıkarıyordu. Çok korkmuş ama beni o sınıkçı karıya götüren yaşlı teyzeden dolayı gıkımı çıkaramadığımı anımsıyorum. Cadı kadın kah kah gülerken koluma içinde dünyanın en iğrenç kokan patlıcan, bamya karışımı sebze yemeğinin yayıldığı bir kumaş parçasını koluma sarmıştı. Kumaş sertleşsin diye de yumurtaya bulamıştı. Bileğimden dirseğime kadar iğrenç yemekli ve kurumuş yumurtalı sem sert bir kumaşla gezmiştim kaç gün. Kolum iyileştiği zaman annem lavabonun altında saatlerce ıslatarak artık çürümüş olan o sebzeli kumaşı çıkarmıştı. uzvum iyiydi iyi olmasına ya, etraftaki pis koku fena halde sinir bozucuydu.

İkincisinde akıllanmıştım artık. Boru mu bu, bugüne bugün üçüncü sınıf öğrencisiydim ve çoktan öğretmenlerimden sınıkçıların ne düzenbaz ne şarlatan olduğunu öğrenmiş, doktorlardan başka kimseye gitmemem gerektiğini iyice bellemiştim(!) Tabi kolum kırıldığında kimse bana "Kızım doktora mı, sınıkçıya mı?" diye sorma gereği duymadı. Babaannem beni tutup doğruca yürüye yürüye uzak dereboyu mahallelerinden birine götürdü. Amanın, bu seferki aksi mi aksi yaşlı adamın tekiydi. Kolumu şöyle bir ovalamaya başladı. Ben durur muyum, bastım çığlığı. Adam bir sinirlendi. Kolumu pis bir bez parçasıymışcasına fırlatıp "Eeehh! Ben yapmam bunun kolunu, kime gidiyorsanız ona gidin." dedi. Ha ha ha hah! İşte zafer! Tabi bunu daha babaannem anlayamadığı için benim zafer sarhoşluğuyla kaçmam gerekti. Evden hızla çıkıp, koşa koşa uzaklaşmaya başladım. Babaannem bir yandan bana yetişmeye çalışıyor, bir yandan da "Gel orası evin yolu değil, korkma geri götürmeyeceğim seni." diyordu. Epey bir kovalamaca yaşadık. Ben en sonunda ikna oldum olmasına ya yoldan o kadar sapmışız ki geri dönüp eve gidene kadar ayaklarımıza kara sular inmişti. Benim kırık kolumun ağrısıysa cabası.

Neyse sonunda bir devlet hastanesine gittik. Sanki ora da pek matah bir yermiş gibi bozuk olan röntgen makinesinin tamirini tam bir hafta bekledik! En sonunda alçımı yaptıklarında kolum kaynamaya başlamıştı bile. Allahtan, eğri kaynamadı.

27 Temmuz 2012 Cuma

Klasik Müzik, Uydudan...

Hiç paramız yoktu. Bazen olur. Bazen pek çok aileye olur. Kış mevsimindeydik. Ben Ankara'da oluğuma göre yarı yıl tatili olmalı. Erkek kardeşim üniversite sınavlarına hazırlanıyordu, annemse açık öğretim fakültesi sınavlarına. Bense gene dönemsel "İngilizce çalışmalıyım." krizine tutulmuştum.

Buz gibi bir Ankara gecesinde doğalgazımız bitmiş, elektrik sobası yakıp fatura kabartma lüksümüzse hiç yoktu. Elimizde sadece küçük bir tüp. Annem, erkek kardeşim ve ben. Dipdeki oturma odasına doluştuk. Kapıyı sımsıkı kapatıp, küçük tüpte su ısıtıp buharıyla odanın havasını ılıtmaya çalıştık. Kaynar suyla çay demleyip ders çalıştık. Ortam sessiz, çok sessizdi. Kat kat kazaklarla oturduğumuz yerimizden sadece bardağımıza çay doldurmak için kalkıyorduk. Nedendir bilmem bir de klasik müzik dinliyorduk. Uydudan. Kesin benim kaprislerimin kurbanı olmuşlardır. "Klasik müzik zeka açar." Aslında pek öyle hangi bestecinin hangi sonatı vs. anlamam. Sadece bir şeylerle ilgilenirken rahatlatır o kadar. Garip ama o gün hiç ses etmemişlerdi benim bu şımarıklığıma.

O gece çalışmamız bitti. Tüpü özenle kapattık. Aynı odada üzerimizdeki kazakları hiç çıkarmadan yorganlarımıza sarınıp yattık. Annem o sene sınavlarını verip açık öğretim fakültesinden mezun oldu. Erkek kardeşim- o kadar da sır kapılı bir durum değil ya- başarılı olduğu söylenemez. Üniversite hayalleri bir başka bahara kaldı. Ben, hala ingilizce çalışıyorum. Umarsızca.

***

Gecenin bir vakti ev elemanları uyumuş, ben de elime kitabımı almışken nedendir bilmem uydudan radyo dinlemek geldi içimden. Tv'den radyoyu tek ben dinlediğimden en son hangi kanalı açtıysam hep onu bulurum karşımda. Şimdiyse bir baktım o soğuk, su buharında ısınmaya çalışırkenki radyo açık kalmış. Birden o ana ait bütün anılar, resimler, sesler hücum etti beynime. Tutamadım içimde. Yavaşca kalktım, bilgisayarın başına geçtim.

25 Ocak 2012 Çarşamba

KıIzılay AVM

Yılardır atıl durup da sonunda aklı evvel bir kaç şirketin girişimiyle kızılay avm'ye dönüştürülen binaya ben de gittim.

Normalde öyle alış veriş merkezi tutkum yoktur. Hatta öyle yerlere gitmek külfet verir bana. Zira koca koca binaların girişleri için eğer kendi araban yoksa, dolmuş veya otobüsten indikten sonra girişe kadar yürü babam yürü. İnsanın bir ton vakti gereksiz yere gidiyor. Ama burasının girişi öyle kabak gibi ortadaki, anlatamam.Bir de bakmışsın hoop, içerdesin. Sekiz katlı bir bina. Ben pek öyle mağazalarına felan bakmadan, kitapçısına girdim, girişteki cafeye oturup çıktım. Yani anlayacağınız izlenimlerim bu kadar. 

Not: bu yazıyı okuyanlardan giden olduysa diye söylüyorum. Sizce oradaki starbucks baristaları biraz kaba ve lakayt değil mi? Hayır yani diğer şubelerinde hiç bu tarz çalışanlar görmemiştim de.

Not2: Kısacık oldu bu da yahu.

Not3: Çaktırmayın notları yazı uzasın diye yazıyorum.

Not4: Uzun oldu uzun:))

30 Kasım 2011 Çarşamba

Ulvi Değer Tabuları

Bayramda evime arkadaşım geldi. Birlikte gezdik, yemek yedik, başımız ağrıyana kadar sohbet ettik. Vel hasılı kelam çok eğlendik. Üniversitedeyken sürekli müzelere giderdik. Böyle garip bir, sergilenen nesne manyaklığımız vardı. İkimizde hala böyle bir özelliğimiz var mı diye çok merak ettiğimizden Ankara'da attık kendimizi müzelere. Savaş, tarih, sanat, arkeoloji müzeleri vs. Peki ne mi oldu dersiniz? Ben Resim heykel müzesi hariç hiç birini sevmedim. Bir gram bile. Hatta bildiğiniz kendime kızdım. "Kızım kendine gel. Bu zamana kadar müze derdin de hiç bir şey demezdin. Ne sergilense giderdin. Hayır, ilkokul öğrencileri kendi yaptığı abidik gubidik resimlerden müze yapmışlar deseler ona bile koşardın. Ne oldu sana?" Ben anladım ama ne olduğunu. Uzun üniversite döneminde sünger gibi herşeyi emmeye çalışan beynim sonunda tercih yapmaya karar vermiş olacak ki, sanat müzeleri hariç sıkıldığını dünya aleme ilan etmiş bulunuyor.

Efendim açıklayayım. Açıkçası artık müze gezmeye bayılırım demek çok aptalca. Hayır. Sen ne seviyorsun da onu gezmek istiyorsun orada. Resim, enstalasyon, antik eser, antik heykel, çanak çömlek, tarih, kurtuluş savaşı? Hangisi? 

Arkeoloji müzelerine eğer araştırmadan gitmişsem antik heykeller yoksa tabak, çanak, boncuk, sikke görmekten gına geliyor açıkçası. Çünkü ne olduklarını bilmiyorum. Kabartmalar, steller neyi anlatıyor acaba. Tümülüs ne demek? Yok bunları bilmiyorsam üzerinde "arkaik dönem bir kolye ucu" yazıyormuş da ne gam. Bu yüzden biliyorum, bu konuda daha çok okumam gerekiyor.

Tarih ve savaş müzelerine gelince, açıkçası belki de okullardaki sıkıcı tarih derslerinden olsa gerek, pufflayıp kalıyorum oralarda. Duvarlarda dip dibe kongre resimleri, askerlerin kişisel eşyaları falan. Belki de küçüklüğümden beri böyle yerlere çok gittiğimden benim için işin hiç bir esprisi kalmamış olabilir. Ne bileyim sanki Kütahya'daki ile Afyon'dakinin hiç bir farkı yok. Ama oralara girdiğimde beni basan kasvet içimdeki vicdan azabının bam teline de dokunuyor. Acaba milli hissiyatım yok mu? O kadar mı bencilim ben. Ama sonra anti vicdan şahıs devreye giriyor. Hayır müzelerdeki eserler, fotoğraflar düzgün sergilenmiyor ki anasını satayım. Aslında bak bu doğru. Milli değerlerimizi öyle bir kutsallaştırmışız ki eleştirsek başımıza taş yağacak gibi hissediyor, bir şey diyemiyoruz. Misal Anıtkabir. Dur bak, farklı bir konuya dalıyorum. En iyisi satır başı yapmak.

Anıtkabir'in yerinin nasıl seçildiğini biliyor musunuz? Şimdiki bulunduğu yer eskiden Rasattepeymiş. Anıtkabir'in kurulması için uygun bir yer ararken şehre hakim yapısından dolayı burayı seçmişler. Ama aslında Rasattepe bir tümülüsten başka bir şey değilmiş. Yani üzeri yığma toprak olan bir antik mezar. Ancak bu hiç durdurmamış o zamanın insanlarını. Üzerine yapılacak ağır yapı çökmesin diye fazladan para harcama pahasına yükseltivermişler Anıtkabir'i. Yalnız ne ironidir ki Anadolu tarihi Atatürk'ün talimatıyla araştırılmaya başlanırken yine onun anıtı bir antik mezarın üzerine kuruluyor ve içinde ne var ne yok, hangi ünlü kişinin mezarıdır, araştırılmaya tenezzül bile edilmiyor. Halbuki antik dönemde tümülüslere sadece ceset konulmaz aynı zamanda onun öteki dünyada kullanacağı varsayılan eşyalarda beraberinde gömülürdü. Yani anlayacağınız şimdi Anırkabir'in altında kim bilir ne eserler var gün yüzüne çıkamamış. 

Şimdi bir çokları bu paragraftan dolayı bana sinirlenebilir. Olay ne anladınız mı? Bazı değerlerimizi yüceltirken aynı zamanda onları öyle gereksiz tabular haline getiriyoruz ki. Atatürk'ün ölümünden sonra yapılan Anıtkabir'in konumunu eleştirirken sizce Mustafa Kemal Paşa'nın hatırasına saygısızlık ediyor muyum ben? Yahu "Beni Rasattepe'ye gömün." diye bir vasiyeti bile yok!

Bir de bizde milletçe bir şey var. Bir değeri yücelteceğiz diye başka bir değeri yıkmak, gizlemek, yok saymak.

Ayasofya'nın başına gelenler örneğin. Az buçuk sanat tarihi vs. alanlar osmanlıların yaptıkları camilerde hep ayasofyayı kendilerine örnek aldıklarını bilirler. (Taa m.s. 537 yılında yapımı biten Ayasofya ayarında ibadethaneleri biz tee ne zaman yakalayabilmişiz. Misal Sultan Ahmet camii. Yapımı 1616 da bitmiş. ) İstanbul fethediliyor. Fatih Sultan Mehmet Ayasofya'yı cami'ye çeviriyor. Üzerindeki o canım mozaiklerde, camide suret olamayacağından dolayı, çinilerle kapatılıyor. ve diyor ki "bu yapıyı cami haricinde kullananlara lanet olsun." Ancak bana göre yaptığı dahiyane bir siyasetten başka bir şey değil. Eski medeniyetin en görkemli yapısını al, kendi medeniyetinin parçası haline getir. Şey gibi "biz bu topraklarda hep vardık aslında." Bu varan bir. Peki varan iki. Cumhuriyet kurulur, hanedan kovulur ve Ayasofya camii bu kez müzeye çevrilir. Eski mozaiklere ulaşılabilmek için de, üzerinden yaklaşık beş yüzyıl geçmiş, artık tarihi eser olmuş, çiniler sökülür bu seferde. Yani yine eski medeniyetin izini silme politikası.

Kızmıyorum bakın olanlara. Sadece bir resim göstermeye çalışıyorum. Diyorum ki yeni medeniyet kurulurken eskilerimiz hep tahrip ediliyor, harcanıyor ve bunlar da öyle ulvi değerlerle bize pazarlanmaya çalışılıyor ki eleştirmeye kalksak önce kendi kendimizi kınıyoruz.

Yahu keşke kendi tarihimizi hatalarıyla sevaplarıyla olduğu gibi kabul edebilseydik. Keşke korkmadan, çekinmeden rahatça eleştirebilseydik. O zaman tarihi şahsiyetlerimizi marazi değilde sağlıklı bir şekilde severdik. Bizim olduğu için, bizden olduğu için.

* * *

Aman, nereden nereye atladım. En iyisi ben kaçayım.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Başıma Bir İş Gelecekse: Ankara


İstanbul'da dört sene kaldım, kaç tane yer gezdim başıma bir iş gelmedi de ne gelecekse hep Ankara'da geldi, korkuyorum.

Misal bu yaz koskoca bir otobanda yalnız kaldım. Gecenin bir vakti. Arkadaşın düğününün dönüşünde bizi servisle şehir merkezine bırakacaklardı. "Beni en yakın metro durağına bırakın yeter." dedim, demez olaydım. Servis şoförü, hala neresi olduğunu bilmediğim, bir köprü başında durarak "bu köprüden geç, metro orda." demez mi? Zaten ben iner inmez de gazladı. Köprüye bir baktım ana! Üst geçide kamyon çarpmış girişini mühürlemişler. Kaldım mı ben, gecenin on ikisi, bir otabanda. Artık amcamı aradım. Evi yakındı, gel beni al dedim. Ama neresi olduğunu bilmediğimden "İşte binalar var, yan tarafta koşu yolu var." gibi tariflerden çok geç gelebildi garibim. Hayır kıyafetlerim de hiç öyle işe çıkmış gibi değil ama kime ne ki? Amcam yarım saat sonra anca gelebildi ve benim yemediğim korna kalmadı. Gerçi taksiler de korna çalıyordu ya onların mı müşteri yoksa benim mi yolcu olduğuma karar veremediğimden binemedim de. 

Bu insanları da anlamıyorum he. Hadi ben katilsem, Eskiden tecavüze uğramış ve bu yüzden tüm erkeklerden öcünü almaya çalışan bir seri katilsem, hadi birazdan arabasına bindiğim heyecan peşindeki adamı önce kafasından vurup sonra malum yerini kesip atacaksam. Değil mi ama. Yalnız bakar mısınız? Kendim gezerken aklımın ucundan dahi geçmeyen kötü senaryolar, başkaları için ne de güzel sıralanıyor. Pozitif ayrımcılık! Neyse amcam geldi de gittik. Şükür! Ben de az malın gözü değilim he. Sırf bana "bu senin indiğin yerin uygunsuzluğu nedir?" diye bağırmaması için arabaya biner binmez servis şoförüne sövmeye başladım. Adamın ne şerefi kaldı, ne anası, ne bacısı.

Peki şuna ne demeli. Onca farklı yerde otur, insanlarla sohbet et. Ama git, Kızılay'ın göbeğindeki cafe'de bir şizofrene yakalan. Yaşlı adam ilk başta sadece andropozun mel'un ağına düşürdüğü kurbanlarından biri gibi duruyordu. Deri ceket, motorcu tişört, gençlerle konuşmaya çalışması vs. Tabi yavaş yavaş madalyon arkasını çevirmeye başladı. Adam ne arap baharını bıraktı, ne de tarikatleri. Hepsi kendi eseriymiş, bu kıyafetler onun kamuflajıymış. Niye yüksek sesle konuşuyormuşum, herkes bizi duyabilirmiş. Ajanlar çokmuş etrafta. Deli mi akıllı mı belli değil. İçim iyice şişti. Gittim garsona bu adam kim diye sordum artık. o ise "he o mu, aman delinin, palavracının teki. Zararı yoktur. Ama sizi rahatsız ediyorsa yerinizi değiştirelim." İçimden oha dedim o anda. Adam harbiden de şizofrenmiş. Kaç kızım kaç. 

Trenin yolda kalması mı dersin, trafik kazası mı dersin, hep Ankara'da oluyor. Yok yok ben gezerken daha güvendeyim be. Hatta en iyisi ben hiç bir yere yerleşmeyip, anca gezeyim. Hem böylece uzun yaşamayı da güvence altına almış olurum.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Tutarsız Mutarsız ya İyi Kızım Ben Aslında

Bu aralar kendimi hiç bu kadar maymun iştahlı, bu kadar dengesiz hissetmemiştim.

Mezun olmak istemeyerek mezun olmamla başlayalım önce. Tek ders sınavına kalmıştım. Hocadan bir hayli korktuğumdan mütevellit az kalsın bir sene uzatacaktım okulu. Zar zor, ite kaka, rehberlik uzmanı bir akrabanın mini terapisi sayesinde gittim geçtim sınavı da mezun oldum.

Kpss'ye girdim sonra. Fazla çalışmadığım için 61 aldım. Haliyle atanamadım. Sonra da ortalarda dolanmaya başladım. "Ben öğretmen olmayacağım." Gittim, çatır çatır bir sürü işe başvurdum. Birinden cevap geldi. Asgari maaşa kasiyerlik. Allah'ım, bir macera. İşte yıllardan sonra ilk defa bu kadar farklı bir ortama gireceğim. Düşünsenize ilk iş deneyimim olacak. Annem, halam, amcam; bilimum tüm eş, dost, akraba kaygılı. Bu kız kendine yazık ediyor. Sen tut, dört yıllık fakülte bitir, git kasiyerlik yap. Olur mu hiç öyle şey  yahu. Hoş bana hala iş iştir gibi geliyor ya neyse. Fakat yine de büyük hayallerle girdiğim işten sıkıldım. Üç hafta ancak çalıştım ve çıktım. Öğretmen olmalıyım dedim. Daha doğrusu aklıma böyle bir fikir dahili ve harici mihraklar tarafından kafama yerleştirildi. Özel okullara başvurdum. Öyle düşük maaşlar söylediler ki kulaklarıma inanamadım.Benden istedikleri performansla devlet okulunda çalışsam bir sürü ek ders ücreti alıyor olacaktım. Fakat yine de iyi kötü kabul ettim birini. Bir milyarın azıcık üstünde söylediği için. Hani şu işi kaptım yazısıyla sizle sevincimi paylaştığım yazı. Ancak ilk çalışma gününde benim tamamen şalterlerimi attırdılar. Bir kere her yerde kamera vardı. Üzerimdeki elektronik gözleri hissettikçe kasıntıdan hiç bir şey yapamadım. Üstüne üstlük  herkesten duyduğum "ne kadar güleryüzlüsün" cümlesi de hiç orada itibar etmiyordu. benden yapay, coşkun, yalaka tebessümler; şen bakışlar bekliyorlardı. Onlara göre fazla asık suratlıymışım.(!) Kameradan her şey fazla yanlış anlaşılmaya müsaitmiş, dikkat etmeliymişim falan. Okul maalesef çocuk değil veli endeksli çalışıyordu. Tam bir müşteri memnuniyeti yani. Okul eğitim kurumu değil adeta bir ticarethane. Allahım, akşamı nasıl ettim bilmiyorum. He, bu arada ultra çocuk güvenliği(!) açısından tuvalet kabini diye bir durum da yoktu. Klozetler öylece ortalıktaydı ve bebek poposu görmekten içim dışıma çıktı. 

Akşam annemle konuştum, arkadaşımı aradım. İkisine de "valla ben çalışmak istemiyoırum ama siz bencil düşünüp git çalış derseniz sizin için çalışırım. Yoksa bu şartlar altında evde oturmayı yeğliyorum." dedim. Tabiki onların görüşleri de "sen nasıl mutlu olacaksan öyle olsun." yönünde idi. Ertesi sabah kreşi arayıp gelemeyeceğimi söyledim. Sonra aklıma başvuru yaptığım ücretli öğretmenlikler geldi. Aslında üç taneydiler. Keçiören Çankaya ve Polatlı. Çankaya'dan ses çıkmadı. Zaten başvuru yaparken de pek bir ukalaydı memurlar. Keçiören de bu uyuz kreşle anlaşma yaparken kaçtı. Kaldı mı elimde Polatlı. Telefon ettim kabul edilmişim. Şimdi tamam Ankara ilçesi ama bizim ev nere Polatlı nere. Ama birden bu dezavantajı kendi lehime çevirebileceğimi fark ettim. Hani hep "kendime ait bir evimin olmasını istiyorum." diye yazıyordum ya, hah, vekil öğretmen de olsam kendime ev tutamazmıydım. Biraz Don Kişot vari imkansız şeyler yapmaya çalışıyordum ya başardım. O gün günlerden cumaydı. Kalktım hemen hazırlanıp benden istenilen belgeleri toparladım. Polatlı'ya gidip öğretmenliği resmiyete kavuşturdum. Sonra okula gittim ve acı gerçekle karşılaştım. Sabahçıymışım! Yani bu ev tutabilmek için sadece iki tanecik günümün olduğunu belirtiyordu. Akşam eve geldiğimde hemen internetten ev ilanlarına baktım. Bir tane uygun buldum, aradım. Ertesi gün de annemle Polatlı'ya gidip netteki eve baktık. Beğendik ve hemen oracıkta kiraladık. Her şey tıkırında işledi çok şükür. Pazar günü de bir kaç tane temel eşyayı eve taşıdık ve benim bir evim oldu.

Şimdi hem eve taşınalı, hem de oradaki bir devlet okulunda öğretmenliğe başlayalı iki hafta oldu. Öğrenci sayım çok fazla. Tam 29 tane! Ama o bir güncük kreş deneyimimden sonra vallahi böylesi daha güzel.

He unutmadan, "Nasıl oluyorda azıcık ücretli öğretmen paranla ev tutabiliyorsun?" dediğinizi duyar gibiyim. Hemen söyleyim öyle ucuz bir ilçe ki millet tek maaşla aslanlar gibi yaşıyor. Benim zaten aylık bir miktar param da var. Üstüne bir de bu para. Oo yeterde artar bile. 

Anlayacağınız bir iki ay içerisinde öyle tutarsızlıklar yaptım ki en sonunda bu işte şöyle dikiş tutturmadan buraya yazmak istemedim.

Not: Ancak yine de vekil öğretmenliğin durumu belli olmayacağından hala dükkanlardaki eleman aranıyor yazılarına dikkat ediyorum. Ee, kırk yılın başı bir evim olmuş bırakacak değilim yani.

13 Eylül 2011 Salı

Bugün Evdeyim

- Erkek kardeşim kendine bir alışveriş merkezinde iş buldu. Annem de çalışıyor zaten. Bugün evde kimse yoktu. Ben de sabah uyandıktan sonra ne yapayım ne yapayım dedim, bari biraz gezeyim. Ama önce banyo yapmam gerek. Şöyle hafif bir makyaj ve güzelleşmek. Markette çalışırken kendimi malak gibi hissediyordum. Diğer kasiyer kız "Abla sen de benim gibi makyaj yapmıyor musun?" dediğinde fark ettim bu malaklığı tabi. Ama sonuçta akşama kadar çalışırken, üzerindeki market gömleğini bile kirletmeden zor üstünde tutarken bir de yok göz kalemim akmış mı, eyvah gözümü ovuşturdum tuvalete gitmem lazım mı diye bir şey yapamayacağıma göre malak olmak en iyisi. Ama bugün evde olduğuma göre işler değişir.

- Ağzımı bir karış aça aça esnedikten sonra attım kendimi banyoya. Ama bir şey eksik böyle küvetin kenarında. Çok önemli bir gereç. Tabi bunu saçlarım iyice ıslandıktan soınra fark ettim. Şampuan bitmiş. Ben de diyorum "Neden erkek kardeşim sabah sabah saçlarını yıkamaya anneannemlere indi?" Artık el mahkum attık elimizi beyaz sabuna. Ardından bari hora gitmesin dedim ablamın çocuklarından kalma dalinle de yıkadım saçlarımı. Ne güzel(!) Böylelikle sabunsu bir yapağılık ve bebeksi bir yumuşaklıkla kafası karışmış saçlarım oldu.

- İşten çıktım. Zira dış ve iç mihraklar tarafından esas mesleğimi yapma yönünde bir baskıya uğruyorum. Açıkçası ya bu güçler çok ikna edici ya da ben de sıkıldım dıt dıt kasiyerlikten, öğretmen olmayı istiyorum artık. Aslında asıl istediğim kendi başıma bir evimin olması ya neyse. Yarın saat 11 de bir iş görüşmem var. Ne olur dua edin de olsun bu iş. Tabi ortamı da güzel olsun. Acil öğretmen arıyorlarmış. Bakalım inşallah işe girerim.

- Erkek kardeşim üniversiteyi gene kazanamadı. Bu sefer de kendi puanından hep yüksekleri tercih ettiği için. Şimdilik ek yerleştirmeyi bekliyor. Bu arada boş durmamak için iş arayışına girmişti. Ben işten çıktım çocuk hoop iş buldu. Annem benim market işine alışıp asla öğretmen olamayacağımdan korktuğu gibi ondan da paranın tadını alıp asla okumayacağından korkuyor. Ki bence ikisi de yersiz. Bunu bir şekilde anlaması gerek.

- Markette çalışırken sabahları annemin servisiyle gidiyordum. Malum yol parasından tasarruf. Haliyle iş yerine çok erken varıyordum. Ben de market açılana kadar yakındaki bir parkta oturmayı adet edinmiştim. Bir gün bir kadın geldi uzaktan. Özür diledi yanıma oturabilir miymiş, sordu. Tabi dedim ama sabah sabah hırlı mı hırsız mı korkmuştum gene de. Öyle ya bir sürü boş kamelya varken neden illa benim yanım. Hemen konuşmaya başladı. Temiz yüzlü birine benziyormuşum. Bir kızı varmış, ticaret meslek lisesini kazanmış. Göndersin miymiş göndermesin miymiş? Bir iki tavsiye de bulundum, kızın kendisi bilir, karışmayın istiyorsa gönderin falan. Sonra bu yavaş yavaş açılmaya başlamasın mı? "Kızım erkekler çok kötü, kendine aman dikkat et" den bir girip o yeni liseyi kazanmış kızının korkunç cinsel deneyimlerini anlatmaya başladı. Yok yaralar çıkmışmış, yok kızına hap içirmişler falan. İyi hoş acıklı üzülüyorsun da beni aldı mı bir tırsma. Teyzecim bunları bana niye anlatıyorsun? Laflarının arasına "genç kızsın, bunlar da anlatılmaz ya kızım seni kendime yakın gördüm." diyor, zaman zaman da "olsun anlatayım, sen de kızımın bir ablası sayılırsın." diyordu. Ben yüzümde sabit, ne tarafa çeksen o tarafa gidecek bir tebessüm, telefonuma bakıp duruyorum. Anlasın da gitsin yanımdan. Tabi anlamadı. Artık dedim "efendim benim kalkmam lazım. Geç kalıyorum iyi günler." Anlayacağınız gene buldular beni. Zaten geçen gün arkadaşımla telefonda konuşuyoruz dediğine göre yüzümde öyle bir ifade, öyle bir gülümseme varmış ki insanlar "İşte aradığım, güvenebileceğim, derdimi anlatabileceğim kişi bu." deyip koşuyorlarmış bana. Hoş, dert analığı yapmaktan hiç bir zaman sıkılmadım. Ama bazen fazla geliyor. Şekil a da görüldüğü gibi.

- Son olarak üstü kapalı bir şey söyleyeceğim. Fazla soru sormak yok. Hep yanlış zamanda, yanlış yerde ama doğru adamlara vuruluyorum. Tabi haliyle hiç bir şey olmuyor. Neyse buna da alıştım ben.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Kasiyer Oldum

Bir markette kasiyerlik işine gireli tam on bir gün oldu. Sonuçta evde boş boş oturmaktan sıkılıyordum. Kpss'den de yüksek almamıştım ki zaten atanamadım da. Ben de yaklaşık bir buçuk ay öncesinde yaptığım bir iş başvurusundan gelen çağrıyı değerlendirdim. Sonuçta çalışıyorum. Market işi harbiden yoğun. Zaman zaman yorgunluktan eve sürünerek geliyorum. Annem onca okuduğum fakülteden sonra bu işte çalışmama hala çok sinir oluyor. Özel sektörde çalışmak kolay mıymış? "Dünyanın kaç bucak olduğunu göreceksin." diyor. Halbuki annem bilmiyor ki bu dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenmeye gerçekten de can atıyorum. Düşünsenize şu yaşıma kadar tek bildiğim şey öğrencilik yapmaktı, o da baydı zaten. 

"Harbiden yahu çalışmak nasıl bir şey." Çalışmak yorucu bir şey. Ama, tamam kabul ediyorum zaman zaman özellikle laf anlamayan müşterilere papaz olsam da, market çok eğlenceli bir yermiş yav. Ne bileyim, bir kere akşam eve iş getirme gibi bir derdin yok. Öğrenciliğimiz okul dışında ödev yapmakla ya da ödevi ne zaman yapsam diye düşünmekle geçiyordu. Sürekli bir zihin çalıştırma gibi bir derdin de yok. Kasaya dikkat et. Açık çıkarma yeter. Yılların verdiği zihin sıkışmasını en sonunda rahatlattım bu iş sayesinde. Artık eve geldiğimde daha rahat yazı yazıyor daha rahat kitap okuyorum. Hiç bir şey zihnimi meşgul etmiyor.

Şimdilik bu zihin boşaması güzel şey. Ama yine de uzun sürmez. Bakalım gelecek ne getirecek?

29 Temmuz 2011 Cuma

Evden Kaçtım Ama Parka

Bu sabah üç gibi uyandım. (Yoksa gece üç mü demeliydim?) Bir gün öncesinde çok fazla yorulduğumdan erken yatmıştım. Haliyle gece yatakta dön dön, en sonunda pes edip kalktım. Kalktığımda ne yapacağımı bilemedim. Mesane doluluğundan karnım felaket ağrıyor, midemin açlığı ise ağrıda onunla yarışıyordu. İlk önce hangi ağrıyı teskin etmeliyim düşüncesinin kafa ağrısıysa cabasıydı. Ama en sonunda dolu olan boş olana galip geldi. Önce banyoya gittim. Ardından doğru mutfak. Buzdolabını açtım. Hmm, dünden kalan pilav gözüme oldukça cazip görünüyordu. Açlık böyle bir şeydi anlaşılan. Karnımı doyuırdum. Sonra "ne yapsam, ne yapsam, bari kitap okuyayım, kaç gündür elimde sürünüyor bir tanesi." dedim. Ama evin tüm odaları uyuyan insan, mutfaksa bulaşık doluydu. Fakat başka   alternatifim olmadığından, el mahkum, mutfak masasında kendime küçücük bir yer açıp kitap okumaya başladım. Canım sıkıldı. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürümeye başladım. Yok, insan gece gece sandalye tepesinde değil yatağında okumak istiyor. Kalktım, banyodan gelen cılız ışıkla odaya girip hala boşaltmadığım valizi el yordamıyla buldum, İçinden masa lambamı çıkardım, Fişe takıp yattığım yerden okumaya devam ettim.  Hava aydınlanmaya başladı bu arada ya gün benim için öğlene yaklaşıyordu aslında. "Dışarı çıkmalıyım." dedim. Hoş insan kendi şehrinde ha deyince çıkamıyormuş, tekrar tecrübe etmiş oldum. "Mahalleye çıkıyorsun, sen kimseyi tanımasan da herkes anneanneni tanıyor." düşüncesinden mütevellit doğru banyoya gittim. Tipime çeki düzen vermem gerekti. İlk önce dişleri fırçalandım sonra başımın ön bölgesini yüz yıkama jeliyle bir güzel pakladım, tonikle son bir rötuş yaptım. Ardından geri odaya geçip, düzgün pantolon, düzgün tunik giydim; uyumlu eşarp taktım. Mutfağa geçtim, peynirli, domatesli sandviç; mini termosa kahve yaptım. Ve oh, sonunda dışarı çıktım. (Ee, konu komşu ne der sonra!)

Neyse şimdi her zamanki parkta, her zamanki kamelyada, her zamanki yerde oturuyor ve bu yazıyı yazıyorum.

Not: Yazım bu sabah parkta otururken yazdığım günlükten.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Anne Evi İyidir Ama Kendi Evin Candır!

 Artık mezun olup Ankara'ya kavuştuğuma göre şimdilik annemin evini mesken tutabilirim. Kendi evime çıkabilecek kadar parayı kazanana kadar tabi. Zira insan evden ne şekilde çıkarsa çıksın geri döndüğünde "benim evim" diye hanesini sahiplenemiyor. Ben de bu yüzden "Ne olur ne olmaz belki Ankara'da kalacağım tutar." diyerek şimdiden herkesi "ayrı evde yaşayabilirim" olgusuna alıştırdım bile. Yalnız büyük amcamın manevi desteğini almak bayağı zor oldu. Zira amcam "başınızda ben olsaydım (kendisi yurt dışında yaşıyor.) böyle olmazdınız." deyip duruyor. Yani ne şehir dışında okuyabilir, ne ayrı ev diye tutturabilir, ne de kafama estikçe şehir şehir dolanabilirmişim.


Amcama göre bazı zorunluluklar olmadıkça insanın kendi evine çıkmaması lazımmış. İşte benim kayış tam da bundan dolayı kopuyor ya. Çünkü bir insanın kendi hayatını kurabilmesi için illa da zorunlulukların baş göstermesi gerekli olmamalı. Hem, haydi itiraf edelim, bir çok zorunluluğu biz kendimiz oluşturuyoruz aslında. Başka bir şehirde okumayı seçiyor sonra da "Ama İstanbul'u kazandım ne yapayım" diyoruz. Veya bile isteye birisini sevip evleniyor sonra da "Ama yani evli barklı kadınım, kendi hayatımı kurmayım mı?" diyoruz. İnsan evlendiğinde ya da başka bir yere çalışmaya\okumaya gittiğinde tabiki kendi hayatını kuracak. Ama şimdi durup bir de benim açımdan bakalım. Hadi ölene kadar hiç evlenmedim ve hep Ankara'da yaşadım. Peki neden bundan dolayı "Annemin evi" nde  oturmak durumunda kalayım ki. Bakın annemin evini tırnak içine alıyorum, çünkü gerçekten de annemin evi. Tamam istediğim gibi girip, çıkıyor, kimseye hesap vermek zorunda kalmıyorum ama yine de bardaklarla tabakların yerini mutfakta bir değiştir de gör bakalım n'oluyormuş. Bir kere en azından annemin şöyle diyeceğinden yüzde doksan dokuz eminim. "Kızım ben sana karışmıyorsam sen de benim düzenime karışma!" İşte gördünüz mü? Ev onun evi, düzen onun düzeni. Benimse artık kendi düzenimi kurmaya ihtiyacım var. Evli ya da bekar. Ankara'da ya da başka bir şehirde.


Hoş bunca lafı anlatmama gerek yoktu aslında. Zaten bir şekilde İstanbul'da yaşamaya çalışan ben, "İstanbul'da iş buldum." diye ortaya çıkabilirdim. Ama işte maksat çıkıntılık olsun. Zaten amcam da konuşmanın sonunda "Biz seni biliyoruz yeğenim, ne desek değişmezsin, sen önceden de böyleydin." diye konuyu kapattı.

11 Şubat 2011 Cuma

Oğlanın Kendini Göreydik İyiydi

Bu güne kadar bizim aileye gelen sadece bir tane görücü görmüştüm. o da ablama lisedeyken gelmişti. Genellikle bizimkiler herhangi bir görücülük muhabbeti geçtiğinde "Bizim kız okuyor." diye daha başından kestirip atar evimizin kapısına dahi uğratmazlardı onları. Zaten ablamla kız kardeşim kendisi bulmuştu eşlerini. Öyle görücü usulüne ne gerek vardı?

Ancak iş benim gibi dokuz yıl üniversite okumuş 25 yaşında kazık(!) kadar kıza gelince öyle kendimin bulmasını pek bekleyemediler maalesef.

"Çok iyi bir aileymiş, Oğlan Amerika iyi bir işte çalışıyormuş. Durumları iyiymiş."

Eğer bir erkek bir kızı istiyorsa onu yaşına başına bakmadan hemen oğlana dönüşüveririz. Bu değişmez bir kuraldır. İyi bir aile olmasına gelince hangi kılavuz kadın kızın ailesine getirdiği görücüyü kötüler ki? Bizimkilerin tek çekincesiyse çocuğun ailesinin durumunun çok iyi olmasıymış. Çünkü maddi durumlar iyi olan aileler nedense (niyeyese, ne zorları varsa) gelinlerini çalıştırmak istemiyorlar. Bu yüzden bizimkiler için en ideali karısının ve kendisinin alacağı maaşla evi ancak döndürebilen erkekler. Anlayacağız bizimkilerin, zorunluluktan, öyle fazla malda mülkte gözleri yok.

Aslında Yazın İstanbul'a yeni gitmişken ortaya çıkan bu görücülük oyunu benim Ankara il sınırları dışında olmam dolayısıyla sekteye uğramış çoktan unutulup gitmişti. Benim eş aday adayım da yarı yıl tatilinde taa Amerikaları komşu şehir belleyip bir kez daha Türkiye'ye gelince bizim gönüllü kılavuz kadınımız, aile dostumuz  benim olumlu tepkim üzerine oğlanla beraber anneannemlere geleceğini söyledi bugün. De maalesef oğlundan önce kızı kendisi görmek isteyen kaynana aday adayı yüzünden biz Amerika'lıyı hala göremedik!

Aslına bakarsanız bu aralar öyle hemen evleneyim, başım bağlansın gibi bir düşüncem yok. Öyle yurtdışı diye bir sevdam da yok açıkçası. Tamam bir burs çıksa master için oralara koşa koşa gideriz ama orada yaşamak! İşte bu noktada durmak lazım. Türkiye'nin suyu çıkmadı ya. Hele İstanbul'un suyu hiç çıkmadı. Buraları bırakıp elin Amerika'sında yaşamak da neyin nesi. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse bu sefer fena halde merakıma yenildim. Kimmiş şu öve öve yerlere göklere sığdıramadıkları Amerika da görevli velet!

.......................

"Oğlan ilahiyat bitirmiş, hocaymış. Sen yapabilir misin ki hocalarla hıı?"

Bir de annemde genel bir kanı var. Her ilahiyat mezununu şıppadanak hocaymış, tutucuymuş diye yaftalayıveriyor. "Anne" diyorum. "Mesleğini daha bilmiyorsunuz ki." Aslına bakarsanız eskiden bende annem gibi düşünürdüm. Fakat gittiğim tiyatro kursunda ilahiyat mezunu, mesleğinin hocalıkla yakından uzaktan ilgisi olmayan, fırlama Ömer'i tanıdıktan sonra bu ön yargım tamamen silindi. Bir de tabi gönüllü çalıştığım kütüphaneye gelen ilahiyatlı bebeleri gördükten sonra... (Zaten sonradan öğrendik ki oğlanın- bak ben bile oğlan diyorum- mesleği dil rehberliği miymiş neymiş. Hoş Nasıl bir meslektir onu da bilmiyorum ya.)

......................

Neyse efendim, çağırdık geldiler. Ancak önemli bir eksikle beraber! Yanlarında oğlan yok. Olur mu hiç anam babam. Ben sizi buraya gül cemaliniz için mi çağırdım?
Kadın salona girdi, oturdu, bana şöyle baktı baktı baktı. Benden hoşlanmamaya karar verdi, ben de ondan hoşlanmamaya.  Zaten bu memmuniyetsizliğini benim İstanbul'a erken gidişimle bağdaştırdı. Sonra yanlış anlamayalım diye yanındaki kılavuz bacıya "neden bu kızın geldiğini bir hafta önce söylemiyorsun?" dedi, "ben mi evleneceğim, daha bunların bir kaç kere dışarı çıkıp gezmesi ilazım idi." dedi. Dedi dedi dedi. Ancak konuşurken benim "ay parçası" gibi bir kız olduğumu da araya sıkıştırıverdi. (Maksat kızın ailesi kırılmasın!)

Ben sırıtıyorum, gülüyorum ama hiç lafa karışmıyorum. İçimdense "Oğlanın Kendini Göreydik İyiydi" diyorum sadece. Çünkü kendimi biliyorum bu iş olmaz arkadaş diyeceğim. Sadece merak ediyorum o kadar! Anlayacağınız şu görücülük tecrübesini sonuna kadar tatmak istiyorum. Bu yüzden oyunu kuralına göre oynayacağım. Bundan dolayı kadına yani müstakbel kaynana adayıma İstanbul'a giderken bir iki gün opsiyon yapabileceğimi söyledim. (Maksat oğlunu getirsin.)

Not: Yurt dışındaki oğlu için kız bakan anne pek kendini beğenmişti. Sanki Amerika Vespuçi kendisiymiş de keşfini bana lutfediyor gibiydi. (Zaten bana şöyle normaller denk gelmez ki.)

Not2: Anneannem dedi ki "Görücülerin yanında gözlük takarak gözlerinin bozuk olduğunu sergilemek mi zorundaydın?"

Not3: Belki oğulları akşam beni görmeye teşrif ederlermiş.

Notlar çığ gibi büyürken: Bakalım oğlan gelirse izlenimlerimizi yazarız. Gelmezse sen sağ ben selamet.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Erkek Kardeşim Ders Çalışıyormuş!

İzmir'den pazartesi günü nihayet Ankara'ya gelebildim ya beni kötü bir sürpriz bekliyormuş meğerse. Erkek kardeşim dersanesinden bir kaç arkadaşını eve çağırmış güya kendi kendilerine ders çalışacaklar. Anneme sormuş "gelebilirler mi, ama bak evde sadece biz olacağız." diye. annem de tamam demiş. Ancak farketmemiş ki erkek kardeşimin programı benim İzmir'den geldiğim günle çakışıyor. Bir de üstüne kız kardeşim de benimle aynı gün İstanbul'dan çıkıp gelmez mi? Resmen cuma'ya kadar annem ve kız kardeşimle alt kattaki anneannemlerin misafir odasında ev içinde ev olduk.

Neyse cuma günü neden sonra arkadaşları gitti de eve girebildik. Aslında girmekte biraz zorlandık diyebilirim. Ev resmen savaş alanıydı. Mutfakta dizi dizi bulaşıklar, salondaki yemek masasında yenmiş ama hala kaldırılmamış bir sofra, oturma orasındaki kuruyemiş kabukları, her tarafta üstü açık yatak ve çorap, parfüm, erkek teri, ve havasızlıktan müteşekkil bir koku. Şahsen o anda bir kez daha burnumun iyi koku alamamasına şükrettim.

Kaşıklıkta ne kaşık, çatal kalmış ne de bıçak. Neredeyse bütün tabak, kase ve tencereler bulaşık gibiydi. Düşünsenize raftaki tüm bardaklar bulaşık olduğundan son kolalarını dondurma kupalarında içmişler. 

Ara ara kız kardeşim yukarı çıkıp gerçekten çalışıp çalışmadıklarını kontrol etti, hakikaten de çalışıyorlarmış. Tamam helali hoş olsun ama bu kadar da etraf dağıtılmaz ki canım. Valla daha makyaj kısmı bitti. Asıl temizliği yarın yapacağım.

Yok yok benim imtihanım bu. Temizleyeceğiz el mahkum! Neyse allahtan bulaşık makinesi var :)

23 Kasım 2010 Salı

Elim Dolu, Kolum Dolu, Oldum Renga... Rengarenk


Kadınlar canı sıkıldığında ya saçıyla oynarmış ya alışverişe çıkarmış diye bir laf vardır. Ben burada alışveriş seçeneğinin kitapçı kategorisine dahil oluyorum sanırım. Hatırlıyorum da Hacettepeyi bırakma evresinde satın aldığım Vcd-Dvd ve Kitabın haddi hesabı yoktu. Hatta bir keresinde resmen 250 tl'lik kitap aldığımı hatırlıyorum. Allahım ne fenaydı aylarca kredi kartımın taksidini ödemeye çalışmıştım.

Bu gibi durumlarda canını sıkan şey büyük ölçüde geçiyor ya geçtiği ölçüde de başka bir pürüz de ortaya çıkıyor.

“Kitapları Annen görmeden eve nasıl sokacaksın?” pürüzü.

Hacettepe zamanında kolaydı. O zamanlar hep kocaman sırt çantalarıyla dolaşırdım. Çok iyi hatırlıyorum aldığım şeylerin büyük bir kısmını çantaya tepmiş elimde üç beş kitapla sakin, bir şey sakladığımı asla belli etmeyecek şekilde durduğumu zannettiğim görünüşümle girmiştim eve. Yine çok iyi hatırlıyorum annem “Yine mi kitap aldın, evde koyacak yer kalmadı, kütüphane kullan demiyor muyum sana?” demişti de öylecene durup sırıtmıştım.

İstanbul'a giderkense annem işi iyice abartıp elime bir bilgisayar çıktısı uzatmış ve al demişti. “Bunlar istanbuldaki kütüphanelerin listesi.” (Kadın hakikaten haklıydı yahu. Kitapları yerleştireceğim diye kız kardeşimin küçücük raflarını bile işgal etmiştim. Allahtan evlendi de benim bu zulmümden kurtuldu.)

“Şimdi bayram bayram Kızılay'dan dönüşte zaten kendi evine değil, amcanlara oturmaya gideceksin, bu kitapları da sabret yarın al değil mi?” Aaa, olur mu o kitaplar alınacak. Gittim şu yazıda anlattığım sahaftan kitapları oburlukla seçtim, seçtim, seçtim. Bazen seçerken bir tereddütte kalıyorum adam “Siz rahat olun, seçin, ben size yardımcı olacağım.” diyor. Bilmiyor ki- parası da elbette sorun ama- asıl rahatsız edici olan şey aldıklarımı nasıl gizleyecek olmam. Sormayın içine minicik netbook'mu bile alacak kadar bile büyük olmayan çantama tıkıştıra tıkıştıra kitapların incelerinden bir on tane sıkıştırmayı başardım. Bu noktada kalınlık değil, sayı önemliydi zira. “Az tane aldım.” diyebilmekti asıl derdim.

Ve sonuca gelirsek amcamlara gittim, herkesin derdi başından aşkın, konuştuğu mevzularla kendinden geçmiş olduklarından benim elimdeki poşette ne olduğunu kimse sormadı, eve gelince de annem kitap sayısının azlığını görünce hiç ses çıkarmadı. Ertesi gün de bir güzel valizimi yerleştirdim. Şimdi tek sorun yarı yıl tatilinde bu kitapların zaten hep rafta oldukları süsünü düzgün verebilmek. Fakat başaracağıma eminim. :)

Not: Kızılay'a bir daha ki sefere gittiğimde sahafı görmemek için yolumu değiştireceğim. 

11 Kasım 2010 Perşembe

Ayırıp Özletmeyin Bizi Efendiler

Aileye sonradan katılan gelinleri  saymazsak (ki onları ayırmak gibi bir niyetim yok, hepsini çok severim.) sayıca erkeklerin ezici üstünlüğüne sahibiz. Bundan dolayı topluca düğüne, ev oturmasına giderken kalabalıktan, gidilen yerdekilerin dini hassasiyetinden veya başka herhangi bir sebepten dolayı bizimkilerden ayrı kalmaya sinir oluyorum. Zaten bir tatillerde görüyoruz biribirimizi, bir de böyle ayrı oturma durumu yok mu gıcık oluyorum. İnanmazsınız o anda nasıl özlüyorum amcamları, kardeşimi, kuzenleri. Kocaman da kız olduk "Ee, amca nasılsınız, canım sıkıldı, yanınıza geldim" de diyemiyorum. Tabii kaderime razı olup oturmuyorum da, tetikte bekiyorum.

Misal sadece kalabalıktan mı ayrılmışız, o zaman gittiğimiz yerde anında son model, full hamarat, gelinlik kıza dönüşüyorum. Sofra mı kurulacak kim gönüllü? Ben. Erkek tarafında çaya kim bakacak? Ben. "Ay valla sen olmasan nasıl yetişirdik, sağolasın" cümleleri eşliğinde normalde sinir olduğum çay getirip götürme işlemini büyük bir zevkle yapıyorum. Hatta orada hiç sinirlenmem küçük amcama. Sünger gibi çay içer maşaallah. Bir dakika yerine oturtmaz kimseyi ama ben orada hiç ikiletmeden doldururum. Gelip giderken de bahane ya işte. "Yoruldum amca, iki şurada dinleneyim, çayı şimdi doldururum der, konuşmalarının kıyısına, köşesine katılırım. Peki ne mi konuşurlar? Ne olacak her zamanki şeyler. Siyaset, belediye, ekonomi, özal'ın liberalliği, Menderes'in idamı, Kenan evrenin diktatörlüğü vs vs. Arada bir değişik hava atımları da söz konusudur bu konuşmalarda. Yerinden çıkmış logar kapağını belediyeyi taciz ede ede zorla yerine taktırtma zaferi. Taksiye bindiğinde yaptığı pazarlık sonucu kar etme, çocukların karneleri, yanlarındaki gençlere nasihat falan filan. (Tabi yanlarında ben olduğumda da, "Kızım senin okul ne zaman bitecek?" diye soran olursa amcamlar, benim gül gibi matematiği bırakıp okul öncesi öğretmenliğine geçtiğimi anlatırlar. Normalde bu konuya hep sinir olmuşumdur ama bu konuşma benim bir anda o ortamın parçası olduğum anlamına da geldiğinden fazla ses etmem, neşeyle gülümserim.)

Aslına bakarsanız siyaset konuşmalarının alasını okulda yeterince duyuyorum. Apolitikliğimle ve siyaset özürlülüğümle katılmaya da çalışıyorum falan. Fakat işte ayırdılar ya bizi. Onların o her zamanki konuları bir anda kıymete biniyor. "Yahu" isyanına geçiyorum hemen. "Yahu biz burada bebek mamalarınnın püf noktalarından bahsedelim, onlar içeride ülke meselelerinden dem vursunlar. (Akıl akıl gel peşime takıl! Sanki devleti onlar ihya edecek.)

Yok, sevmiyorum ben misafirlikte sevdiklerimden ayrı kalmayı. Anca beraber kanca beraber.

Not: Bakar mısınız, kardeşimin düğünü bitti, İstanbul'da da Ankara'yı özledim ya bir anda u dönüş yapıp akraba delisi oldum. :))

4 Kasım 2010 Perşembe

Anormallere Bayılıyorum


Hacettepe'li hezeyanlarımı saymazsak ilk defa tatilde bir sürü ödev yapacağım. Öncelikle pazartesine kadar ulusal tez merkezinden bulduğum tezlerin özetini çıkaracak ardından ALES'e çalışmaya devam edecek, pazartesiyse (inşaallah) ufak bir Ankara kaçamağı sonrasında Hacettepe, Ankara ve Gazi üniversitelerinin kütüphanesine gidip internette yayınlanmayan tezlerini inceleyeceğim. He bir de milli kütüphaneye gideceğim. Aslında bir değil iki ders için araştırma yapmam gerekiyor. Anne-Baba eğitimi dersi hocamız "Bilimsel araştırmalar dersi aldığınıza göre bu dersin ödevini bilisel makale şeklinde yazmalısınız." diyince zaten en tırt ödev için bile bir sürü ciddi araştırmaya giren grup arkadaşlarımın bu sefer etekleri harbi harbi tutuştu. Bu demek oluyor ki onca litaratür taradıktan sonra konuyla alakalı en az elli kişiye anket doldurtup onları değerlendirmemiz de gerekiyor.  İtiraf etmeliyim, bu sefer böyle araştırmalarla uğraşmak çok eğlendirecek beni . Belki de eski okulumu ziyaret edecek olduğum için ya da Gazi'nin çok güzel bir kütüphanesi olduğunu duyduğum için bilmiyorum. Belki de hiç birisi değil sadece sonunda Ankara'da boş boş oturmak yerine bir şeyler yapacağım için olacak bu. Ama n'apayım içinde eğlenmediğim hiç bir şey yapmayı sevmiyorum ben. (Misal konforlu şehirler arası otobüs yolculukları. Iyykk!)

Şimdi eğlence ile kütüphaneyi nasıl yakıştırdığımı merak ediyor olabilir bazılarınız. Hemen belirteyim ben de dahil düzenli kütüphane kullanıcıların neredeyse hiç biri normal değil. Ve ben normal olmayan insanları izlemekten son derece keyif alıyorum. (İstisnalar kaideyi bozmaz.)

Örneğin şu anki okulumda sırf bu yüzden drama, eğitim felsefesi, psikoloji derslerinin hocalarıyla eğitici materyaller hazırladığımız atölyenin ve şu anki staj yaptığım sınıfın hocalarını çok seviyorum. Onlarla konuşmak çok eğlenceli. Bayılıyorum onlara.

Bir de benim hem samimi hemde ödevlerde grup arkadaşı olduğum arkadaşlarım var. Dört çatlak kız! Birincisi aklına her takılan konu için ulusal tez merkezine bakan, ikincisi Hindistan'la alakalı her şeyi araştıran, gittiği tiyatro oyunlarını çok iyi eleştiren, üçüncüsü sürekli garip ve anarşik fikirleriyle siyaseti sorgulayan, dördüncüsüyse biz garip dört arkadaşını anaç mı anaç kollarıyla sarmalayan tatlı ve tek evli arkadaşımız. (Hey, ne oluyor bana. Ankara'ya gelir gelmez hemen onları özlemeye mi başladım yoksa.)

Son olarak bu kadar anormali saymışken anneannemi es geçmek olmaz değil mi? :)

Not: Anormal şeylerden bahsederken hep "kime göre, neye göre sorunu" yla da karşı karşıya kalıyorum ya bunu "BANA GÖRE" ifadesiyle belirginleştirsem iyi olacak.

Not2: Blog yazılarını google reader'dan okuyorum ve an itibariyle 596 tane okumamış olduğum yazı var. İstanbul'da biraz üşengeç oluyorum galiba. Neyse kendime ödev: Bütün yazıların hepsini okuyup bitireceğim.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kısa... Kısa... 4

- O kadar trene methiyeler düzdüm ama sanmayın ki beğenmediğim yönleri hiç yok.

Bir kere vagonlarda priz olması o ekspresin pahalılıyla değil tamamen tesadüfe bağlı. Bunun yüzünden dün yazımı zar zor yayınlayabildim mesela. Yayınladıktan hemen sonra da şarjı bitti garibimin. İnanın abartmıyorum bir keresinde Anadolu ekspresiyle Ankara'ya gelirken bacaklarımı biraz açmak için vagonlar arasında yürüyüşe çıkmıştım, bazı vagonların prizinin olduğunu bazılarınınsa olmadığını görmüş, iyice sinir olmuştum. Anlayacağınız bu priz olayına takmış durumdayım.

Ayrıca neden inatla hep bir saat gecikmeli Ankara'ya varan güney ekspresinin varış saatini düzeltmiyorlar onu da anlayamıyorum. (Aaa, durun durun! Ben tcdd'ye bir mail atayım. Çok ilgililer hemen cevap veriyorlar.)

- Son sınıftayım, ilk defa valizimle sınava gittim. Hatta o da yetmedi sınavdan sonra valizimle staja gidip, "Stajdan sonra kocaya mı kaçacaksın ne bu hal?" esprilerine de maruz kaldım.
Olay şu aslında. Bilimsel araştırmalar dersi hocasının panodaki "pazartesi saat bir de toplantıya gelmeyen devamsızlıktan kalacaktır." notuyla karşılaşınca benim staj da pazartesiden salıya alındı. Tamam ana sınıfına öğleden sonra gitmem gerekiyordu ama sabah da sınav vardı, hem trene de akşam altı buçuk gibi binecektim. Ee, haliyle ben de kaba bavulumla önce sınava sonra da staja gittim. Allahtan okul pendik garına yakın, tren de pendikten yolcu alıyor da, paydos saatinden sonra rahat rahat gara gidebildim. Ama felaket yorulduğum için eve gelince öğlen bire kadar uyumuşum.

- Ankara'ya geldiğimi tam olarak sabah dolmuşa binerken valizime yardım etmek yerine yolcuların kös kös oflayıp puflamalarından anladım. Oysa İstanbul'da valizi neredeyse hiç indirip bindirmene fırsat vermez, hemen yardım ederler. (Demem o ki, bu yazıyı okuyanlar Ankara'lı arkadaşlar, bakmayın öyle bön bön, koşup yardım edin. Şu ön yargıyı bir kıralım artık yahu.)

28 Ekim 2010 Perşembe

Geldik yine hikayenin başına.


Ankara'ya gidiyorum. Koskoca iki haftalık vize günlerinde benim sadece bir tane vizem var. Gerisi ödev, sunum, staj. Tek vizemin olduğu 2 kasım akşamı trenle Ankara'ya gidiyorum. Bayramdan sonraysa yine İstanbul. Hem bu sefer Ankara'nın tadını daha çok çıkarırım diye düşünüyorum. Zira bu sefer kalabalık yok, düğün yok, "nereye gidiyorsun" diye soran insanlar yok, evde doğru düzgün kimse olmadığı için doğru düzgün bayram temizliği de yok. Şehir ve ben sadece.

Doğrusu ilk defa bu kadar çok sıkıldım İstanbul'da. Öyle bir son sınıf programı hazırlamışlar ki ortada ders yok. Olan üç beş kolay dersse zırt pırt iptal olup duruyor. Kendimi okula sadece kantinde arkadaşlarla oturmak için gidiyormuş gibi hissediyorum. Cumartesi gittiğim seminerler bile okul boşluğunu doldurmaya etmiyor. Örneğin bu hafta resmen üç tane kitap bitirdim. Okumak bu aralar benim için sadece daha fazla canımın sıkılmasını engellemek için yaptığım bir eyleme dönüştü. Gündemdense hepten uzak düştüm. Gazete okumuyor, haber sitelerini takip etmiyorum. Neler olup neler bittiğiyle alakalı tüm bilgilerimi siyaset manyağı iki samimi arkadaşımla odada sürekli gazete okuyan kıza borçluyum. Anlayacağınız onlara hangi haber kayda değer geliyorsa benimde kulağıma o bilgiler değiyor. Ancak Ankara'da bana ne oluyorsa bir anda gündemde ne var ne yok takip etmeye başlıyorum. Yani anlayacağınız kürkçü dükkanımı özledim.

Neyse bu kadar yetsin. Doğrusu ranza üstünde, etrafta insanlar sürekli konuşurken ancak bu kadar kafamı toplayabiliyorum. 

18 Eylül 2010 Cumartesi

Kısa Kısa... 2

- Yok kardeşim düz yazılar, denemeler yazarken ne kadar insanla konuşursam konuşayım rahatsız olmuyorum da öykü'nün ilk taslağını yazarken felaket sinir oluyorum. Tamam bu gibi durumlarda cep telefonumu kapatabiliyorum ama o anda çalan kapı, ev telefonunun sesi, "annemin ne çok yazıyorsun, iyice yazar oldun." diye odaya gelmesi, babaannemin bakkala gitmemi buyuran lafları, kardeşimin canının sıkıldığında odaya gelip "abla n'apıyorsun" demesi, hepsi hepsi dikkatimi dağıtıp aklımdakilerin uçmasına neden oluyor.
Zaten yazdığım öyküler bir b.ka benzmiyor. Böyle de olunca iyice fıttırıyorum. Ama bu sefer fena hırs yaptım. inatla yazıp, düzeltip bitireceğim. Neyse bakalım bu seferki nasıl olacak. Bitirince burada yayınlayayım diyorum.

- Tren manyağı bir kız olmam yetmiyormuş gibi vangölü, güney ve doğu expreslerine takmış vaziyetteyim. O trenlerde herkese iğrenç, kötü, çirkin gelen pekçok şey bana oldukça çekici geliyor. Ankara'ya en az iki saat gecikmeli gelen bu hatlara bindiğimde içeriden gelen haşlanmış yumurta, çemen, köy peyniri, çokokrem kokularıyla iyice sarmaş dolaş olmuş ağır ter ve havasızlık kokusu bende bilmediğim milyonlarca hikayenin varlığını, gidip göremediğim uzak anadolu şehirlerininin efsanelerini fısıldıyor adeta. Vazgeçemiyorum onlardan. Sıkıntıdan vagonların arasında dolaşan insanlar, susmak bilmeden ağlayan çocuklar, uyurken binbir garip şekle bürünmüş yolcular, birbirlerinin omzunda uyuyan çiftler, görevlilere görünmeden gizlice sigara içenler, onları yasak diye uyaran ukalalar, tren istasyonlarda durdukça inenler, binenler ve onların çuvalları, denkleri, valizleri... Hepsi hepsi görsel bir şölen ve nostalaji vadediyor insana.
Hem bu sefer ilk defa annemlerle bereber biniyoruz trene. Ben, erkek kardeşim, annem ve babaannem bu gece hep birlikte doğu expresinde olacağız.  Bizimkiler zaten İstanbul'a kız kardeşimin yanına gideceklerdi. Hadi bizde seninle gelelim dediler. Bakalım onlar nasıl bulacaklar treni.

- Eski günlüklerimi şöyle bir düşündüm de acilen onları dijital ortama aktarmam gerekiyor. Yoksa o kadar fazla ve ağırlar ki onları İstanbul Ankara arası taşımaktan çok sıkıldım. Hem bir çoğu el yazımın çirkinliği yüzünden okunamaz durumda. Bazıları ise o kadar bunalım ki geri dönüp okunmaya değmezler. Hem onları da elemiş olurum.
(Günlüklerimden bahsederken Andre Gide geldi aklıma. Güncesinde bazı günlerde yazdığı yazıları bunalımla birlikte yırtıp attığını söyler de içim hep cız eder ah niye o yazıları okuyamadım diye. İşte şimdi de ben öyle yapıyorum galiba. Gerçi o ünlü bir yazar bense sıradan bir blogcu. Kimsenin böyle birşey dikkate alacağını sanmam.)