Sayfalar

üniversite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üniversite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2011 Perşembe

Doğrudan Sorsam Ne olur Sanki

Bazen oluyor. Ara ara numarasını bilmediğim insanlar "Naber kitap gibi kız" diye mesaj yazdıklarında onların kim olduklarını sormaya utanıp "iyiyim sen nasılsın" diye cevap atmayı tercih ediyorum.  Zira diyorum ki "eğer benimle bu kadar samimi bir şekilde mesajlaşacak yetkiyi kendinde görüyorsa günlük hayatta çok iyi tanıdığım birisi olsa gerek." Ama kendimi koskoca bir riske de atmış oluyorum aslında. Çaktırmadan attığı mesajlardan onun benim neyim olduğunu çıkartabilmek riskine... Tabi işler maalesef hiç de istediğim gibi sonuçlanmıyor. Tıpkı şu vereceğim örnekte olduğu gibi.
1. Mesajlaşma

- Canım nasılsın?
- İyiyim ne olsun, pineklemece. ( Şimdi bu akrabadan biri ise pek lakayt oldu. Fakat tepki gösterirse, kim olduğunu keşfedebilirim.)
- Hmm, iyi bakalım dersler nasıl gidiyor? (Sınıftan değil, belli.)
- Eh işte, pek çalıştığım söylenemez. Sen? ( Öğrenci mi değil mi?)
- Valla ben çok çalışıyorum, yarın vizeler başlıyor. (Benimki de başlıyor. Bizim okuldan demek ki.)
- Kolay gelsin o zaman canım. tutmayım ben seni. (Sıkıldım. Hem sınıftan da değilmiş, kim olduğuna sonra bakarım.)
- Tamam canım sağ ol görüşürüz.

ikinci mesajlaşma

- Kitap gibi kız naber? (Eyvah gene aynı numara. Kız mı erkek mi, onu keşfedebilsem bari.)
- Ne olsun işte pineklemece, sen? (Aynı stil yazayım da tanımadığımı belli etmeyim.)
- Kpss çalışıyorum işte, ara verdim. (Hmm son sınıf!)
- Ee hangi şehir düşünüyorsun bakalım? (Memleketten ip ucu çıkar mı acaba?)
- Konya tabiki:) (Tara tara tara! Son sınıf konya'lı kim var?)
- Ne güzel, insallah kazanırsın memleketini (Konya'lı olduğunu kesinleştirme mesajı)
- teşekkür ederim canım. neyse görüşürüz, ben ders çalışayım. (Kız bu galiba.)

Üçüncü mesajlaşma

- Naber (Samimiyiz belli)
- iyilik senden (Bu sefer daha rahat yazacağım.)
- Ne olsun, sen de müzeyyen hocanın notları var mı diye soracaktım. ( Oha! Bizim sınıftanmış.)
- Hangi ders kuzu? (Aynı hocanın iki tane dersi var. Atağa geçtim, risk alıyorum.)
- E.K.Ö dersi canım, bilmiyor musun? (Eyvah çakılıyoruz.)
- Yok canım tabi biliyorum. Notlar ben de var kuzu. (Çamura yatma)
- Tamam onları bana getirir misin yarın? (İşte şimdi s.çtık. Soracağız el mahkum.)
- Eyvallah da şeyy, galiba telefonu değiştirdiğimden numaralar eski telefonda kalmış. Adını sorsam çok mu ayıp etmiş olurum? (Hep de aynı yalana yatılır.)
- Aşkolsun kitap gibi kız, beni nasıl hatırlamazsın, hani senle aşağı inen yürüyen merdivene tersten bilmiştik ya. (Allahım, galiba o kadar samimiymişiz(!) ki, ismi kayıtlı olmasa da onu tanımam gerekti. Bir de o değil de, ulan ben bir sürü arkadaşımla yürüyen merdivene tersten bindim yahu.)
- Şey gene hatırlamadım desem (Battı balık yan gider.)
- Zehra ben.
- Aa, zehra nasılsın? (Bu kadar heyecan yapmasa mıydım?)
- İyilik, neyse hadi görüşürüz. (Samimiyetimize(!) son nokta da böylece konmuş oldu.)

....................

Tam bir umutsuz vak'ayım değil mi? :(



21 Mayıs 2011 Cumartesi

Mezuniyet Düğünü

Balo hazırlığından sonraki devam yazısı.

Giyinmiş süslenmiş bir vaziyette yurdun önünde arkadaşlarımın beni almasını beklerken aklıma otellerde yapılan düğünlere kıl olduğum geliverdi. Dedim ki "Ben de kitap gibi kız'sam o tuhaf masa düzenlerini sabote ederim!" Biliyorsunuzdur, on kişilik yuvarlak şık masalarının ortasına kocaman abartılı bir vazo koyuyorlar. Masa süsüymüş haspam. Allahım yarabbim kimse onun yüzünden karşıdakini göremiyor ki. O halde benim ilk sabotajım bu vazoları cebren ve hileyle kaldırmak olmalıydı. (Gerçi baloda oynamaktan başka da bir sabotaj yapamadım.)

Neyse arkadaşlarım geldi otele doğru yollandık. Ben "Ayy yarım saat önce geldik. Şu işe bak meraklı gibi görüneceğiz." derken bir baktık ki bir yirmi kişi daha önceden gelmiş bile. Halbuki endişelenmeye ne gerek var, meraklı olacağız herhalde. Mezun oluyoruz boru mu?

................

Neyse efendim şimdi balo izlenimlerimize başlasak iyi olacak artık. Oyalamayalım, herkesin işi gücü var, değil mi ama.

- Bir kere bence bu "balo" adı kadar gereksiz bir şey yok. Zira Ne bileyim mezuniyet partisi ya da dur dur buldum mezuniyet düğünü desek çok daha iyi olur. Zira bir kaç serdar ortaç şarkısı hariç bildiğin Ankara havaları, halay, horon çalıp durdu. Yahu hiç bir düğünde bu kadar çok oynadığımı hatırlamıyorum. (Apaçi müziği hariç tabi. Biraz onamaya çalıştım ama o garip tuhaf figürleri yapmaya içim el vermedi. demek ki kendimi o kadar da çok kaybetmemişim.)

- Kıyafetler de düğün ismine yakışır cinstendi zaten. Herkes abiye seçimi konusunda bildiğin son noktayı koymuş. Ortama bir girdim "Oha gene aykırı koyun ben olmuşum." dedim. Kıyafeti pantolon olan tek bendim. Hoş zaten böyle olacağını bilsem bile abiye giymezdim herhalde. Kardeşim oynamaya gitmişiz oraya, rahat olmalı insan değil mi? (Aslında yalan olmasın bir tane daha pantolonlu vardı ama onu saymadım çünkü bol şifondan abiye pantolonlardandı onunkisi de.)

- Rahat demişken o kadar süslü insanı görünce insan etraftakilerin üniversiteli olduğunu unutuyor. Ta ki her bir yere atılmış topuklu ayakkabıları görene dek. Millet okula babetleri spor ayakkabıları giyerek gelmekten yüksek ökçelere alışkın değil tabi. Onlar da benim gibi atmışlar bir kenara ayakkabıları, oynuyorlar deli gibi.

- Tabi topuklu ayakkabıyı bir kenara atmak rahat ama teklikeli de. Zira o kalabalıkta ayağına basmaları işten bile değil. Neyse ki öyle bir kazaya kurban gitmedik.

- Ah bu arada masa sabotajını da tabiki gerçekleştirdik. O meynenetsiz kocaman vazoyu aldık, garsonların itirazları eşliğinde, kenara bıraktık. Oh be dünya varmış. Manzaramız güzelleşti yeminle. (İlerleyen saatlerde, oymaktan çevreye bakmaya fırsat bulduğumda, gördüm ki diğer masalarda tek tek vazoları indirmiş.)

- Mezuniyet balosu içkisizdi. Fakat gözümden ve burnumdan da kaçmadı değil. Bazıları gizlice kolalarına karıştırttıkları votkaları fazla kaçırmışlar. Zira o çılgın apaçi dansı ancak alkolün etkisiyle oynanabilir. (Bence!)

- Bu arada zıplamaktan depremi hissetmedik. (Haliyle)

- Kısacası mezuniyet balosu pardon düğünü güzel şey be!

Not: Dün o balodan kalma yorgunlukla ben bir de okuldaki manga konserine gittim. Ve konser hakkında tek bir şey yazacağım. Onu da okul önceciler anlayacak. Kusura bakmayın. "PMA A5 K4" başarıyla gerçekleşti.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Galiba Bu Sefer Gerçekten Mezun Oluyorum

Bu akşam mezuniyet balom var. Ama heyecan felcine mi uğradım nedir ben de tık yok. Öyle beş karış suratla ortalıkta geziyor, sallana sallana bu yazıyı yazıyorum. Düşünsenize yirmi beş buçuk yaşındayım. (yirmi altı değil!) Yarım bıraktığım Hacettepe matematikle birlikte, dokuz yıldır üniversite okuyorum. Biraz olsun heyecanlan, değil mi, ama yok olmuyor. N'apayım ben de dedim ki "Madem heyecanlanamıyorum bari bir şeyler yazayım vakit geçsin."

....................

Şimdi size günlerdir hummalı bir hazırlığa girdim, eteğimin pilesi için bile ne çok terzi gezdim, ne makyaj malzemelerine burun kıvırdım demek isterdim ya bunların hiç birini yapmadım. Hatta en kısa sürede yapılan hazırlıkta takım elbisesini çekip gelmiş bir erkekle bile yarışır, üstüne birinci, yok abartmayım, üçüncü bile olurum. Ayakkabı ve eşarbı ikinci dükkanda çantayıysa ilk dükkanda şıp diye buldum. Hatta bayıldım hepsine. Ama ben giyeceklerim arasında en çok topuklu ayakkabılarımı sevdim. Tabi bunu benim spor ayakkabısıyla lap lap yürümeye alışkın ayaklarım için pek söyleyemeceğim. Zira çoktan hayatından bezdi bile. Dün gece yurtta biraz yürüme talimi yapayım dedim ya zor arkadaş. Daha sendelememeyi bile beceremiyorum. Bir de ben tutmuş "Ankara havası çalarlarsa oynarım arkadaş." diye ahkam kesiyorum millete. Pehh! Adama hiç demezler mi "Sen ilk önce düzgün yürümeyi öğren de oynaması kalsın." diye. (Durun durun, en iyisi şu yazıyı bitireyim de gidip biraz daha talim yapayım.)

Neyse efendim yazmaya doyum olmuyor ama akşam saat yedi de balonun yapıldığı otelde olmam gerekiyor. Malum artık kalkıp giyimsem hiç fena olmaz. Zaten yurttaki peri memurdan kesin talimat var. Geceyarısı arabam balkabağına dönüşmeden yurtta olmam gerekiyormuş. Gerçi bizim bal kabağımız uyarı cezası şeklinde kendini belli ediyor ya neyse.

Not: Buradan- kitapların şekline kim karar veriyorsa artık- onlara sesleniyorum. Abiye çantaların içine sığabilecek ince uzun kitaplar çıkarın kardeşim. Aaa! olmuyor ama! Okumasam bile yanıma kitap almayınca kendimi çıplak hissediyorum yahu.

13 Ocak 2011 Perşembe

Param Olsa Yapmazdım. Valla Bak!

Bugün tek günlük bir işte çalıştım sayabilirim kendimi. Ama ne kadar kazandığımı sormayın daha ben bile bilmiyorum.

Bir kaç gün önce arkadaşım bizim bölümdeki hocalardan birinin adını vererek onunla bir günlük bir uygulamaya gitmek ister miymişim diye mesaj attı. Ücret vereceğini de eklemeden geçmedi. Şimdi para vermese öğrenci kafasıyla "Ne gideceğim abi, hoca değil mi, kullanıyor öğrencilerini işte." diye düşünürüz. Hatta "Ay canım ya..." diye kırıla kırıla bir mesaj atarak çok çok çok üzgün olduğumuzu, gelemeyeceğimizi, bazı önemli işlerimizin olduğunu anlataranaktan gitmeyiveririz. Ardından da kendimize ultra önemli işler icat etmeye çalışırız. Ee, hoca daha sonra sorarsa bir iki gerçek tecrübemiz cebimizde bulunsun değil mi? Ancak işin içine o gözü kör olasıca para girince insanın kimyası nasıl bir anda değişiyor. Arkadaştan gelen mesaja "Aa tabi gelirim canım. Ne zaman uygulama?" diye bir cevap atıyoruz hemen. Mesajda da asla paranın p'sinden bahsetmiyoruz ki ayıp olmasın. Hoş herkes orada onun için bulunduğunun bilincindedir ya neyse olacak canım o kadar.

Bugün mesajı atan arkadaşla bir anaokuluna gidip hocanın araştırmasına gönüllü(!) olarak yardımcı olmaya gittik. Bizi oraya hocanın eşi bıraktı. Böyle akademik bir iş için arabayla bırakılmakta pek havalı oluyormuş canım. Neyse efendim sabah sabah girdik anaokuluna, 50 sorudan oluşan bir testi yaklaşık 20 öğrenciye öğlene kadar sordum durdum. Tamam soruları sorarken çocuklar çok eğleniyorlar ya aynı soruları sor sor boğazım kurumuş lan. Son öğrencilerde dilim dolaşıp duruyordu. Sonra uygulama bitti. Ben de yurda geldim. İlk önce pek hissetmemiştim yorulduğumu ya yurda girip de yatağımla göz göze gelince hemen kendimi nevresim takımımın kollarına attım. Akşama kadar horul horul uyumuşum. Arkadaşımın "Gene mi uyuyor bu kız?" bağırtıları olmasa daha da uyurdum herhalde.

İşin komik yanı utanıp "kaç para vereceksiniz hocam." diye soramıyorsunuz bile. Aslında öyle çok bir şey vereceğini sanmam ya bu parasızlık günlerimde şahsen ne kazansam kar diye bakıyorum olaya. Ama şunu fark ettim. En azından bizim bölümde kariyer yapacaksam demir gibi bir bünyemin olması gerekiyor. Çok yorucu be. Stajda bile bu kadar beyni yorulmuyor insanın.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Utanıyorum: Dört Ayak Üstüne Düştüm


Sahnede yine "araştırma projesi dersi"... Hoca "pazartesi bilmem şu saatte toplantı var." diye panoya yazı asmış. Ben bu yazıyı dört beş gün önce okumuştum ya ne bileyim aklımdan çıkıp gitmiş. Dün gece hatırlayınca, dedim eyvah ne yapacağım ben. Elde ne makale var ne de tez. İşin daha da vahimi ertesi gün başka bir dersten sunumum var ve benim slayt hazırlamam, konuyu okumam lazım. Bu arada yarın için giyecek bir tane bile giysim kalmamış, bir iki parça elimde onları da yıkamam gerekiyor. Anlayacağınız iki ayağım bir pabuca girmiş durumda.

Neyse dedim artık hoca kızacaksa kızsın. Toplantıya gitmezsem daha kötü oluyor. Zira hoca arkandan "sınıfta kalacak bu." diye konuşmaya başlıyor ki fena. Bilgisayardan sunumumu hazırladım, giysilerimi yıkadım. Yattım uyudum. Sabah da kalkıp okula gittim.

Sormayın derste, arada, bulduğum her aralıkta nette litaratür araştırıp durdum. Zaten daha öncelerinde bir çok üniversitenin eğitim dergisini taradığımdan bakacak yer de kalmamış. Ara tara bir tanecik makale buldum milli eğitimin dergisinden. Üç tane de meğer çok önceden bilgisayara indirdiğim tez varmış. Baktım onları hocaya sunmamıştım, hepsini flash diske attım, sonra doğru çıktılarını almaya.

Bulduğum şeyleri okumaya bile vakit bulamadım, çıktıları alıp sınıfa gittiğimde toplantının başlamasına sadece dakikalar vardı. Yalnızca şöyle bir bakabildim kağıtlara. O da hoca bunlar ne dediğinde dut yemiş bülbül gibi kalmamak için.

Vakit geldi, hoca sınıfa girdi ama derste bir tek ben vardım. kadın nasıl sinirlendi görmelisiniz. Gelmeyenlere saymaya başladı, "Bu gelmeyenler bu şekilde geçebileceklerini sanıyorsa aldanıyorlar." dedi. Yalnız onca öfkenin arasında bana, geldiğime dair, imza attırmayı da unutmadı. Sonra geldi benim bulduklarıma baktı, inceledi. Meğer şuncacık bulduğum makale ve tezler tam da hocanın istediği gibi değil miymiş. Allahım resmen içimin yağları eridi. Kadın yanımda olmasa kacaman bir oh be koyverirdim herhalde.

Bir yirme dakika kadar sonra grupdaki diğer kızlar gelse de atı alan çoktan Üsküdar'ı geçmişti bile. O kadar seçmelisinde derse katıldığım halde beni tanımayan hoca bu sefer adımı yoklama kağıdından öğrenmiş "kitap gibi kız'ın da dediği gibi... kitap gibi kız'a da söyledim... kitap gibi kız'la siz gelmeden tartıştığımıza göre... kitap gibi kız sordu..." diye diye nedeyse her cümlesine benim ismimle başladı ve bu arada anlattıklarını sürekli bana bakarak anlattı. Bir de gelen kızların hiç biri yeni bir araştırmayla gelmemiş. Bir de bana geldi mi oradan da bir puan daha.

Vel hasılı kelam resmen Allah yüzüme baktı da, resmen dört ayak üstüne düştüm. Yalnız bununla birlikte içimi bir utanmadır almadı değil. Sonuçta bu günkü toplantı için kadının düşündüğü gibi bir efor sarfetmememiştim. Bundan dolayı şimdi oturup eşşek gibi araştırma yapacağım. Vicdanımı rahatlatmam lazım anlayacağınız.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Üç Alakasız Konu: Alt Ranza Savaşı, Son Sınıf Olmak ve Hamarat Kardeşim


Alt ranzayı kapmak: İşte yurt tarihinde hiç bitmeyecek bir kavga. Ne canlar yanmıştır bu kavgada, ne saçlar çekilmiş ne çemkirilmiştir suratlar. Uykusuz yolculuklar sonunda rahatlamaya bile izin vermez bu kavga.Hoş, yurdun er meydanından başarıyla çıkan azdır fakat zafer şerbeti de fevkalade lezzetlidir. Doğrusu alt ranza müthiştir, uykun geldi mi bir anda kendini yatağa atabilirsin. Dışarıdan geldin mi çantanı şöyle bir üstüne bırakabilir, üzerinde başka odadan gelen misafirleri ağırlayabilir, kimsenin yatağına oturmak zorunda kalmazsın.

İstanbul'a gelişimin ilk günü koştur koştur yurda gittim. Dinlenmedim, yemek yemedim, su içmedim. Ah şu alt ranza hırsı yok mu bende, dayanamıyorum. Zaten Ankara'dayken yurdu aradığımda telefondaki ses "Ohoo herkes geldi." dedi ya tüm yolculuk boyunca içim içimi yedi. "Ya herkes odadaysa!" Ama bir girdim ki odaya in cin top oynuyor. Kimse yok. Bir ohh! koyverdim önce sonra gittim hemen nevresimimi aldım, geldim, serdim. Nevresimli yatağa kimse dokunamaz. (muhahahaaa-kötü adam gülüşü) Valizin içindekileri de şöyle üstün körü dolaba yerlestirdim mi doğru kardeşimin evine. Haliyle oraya varmam öğleni buldu. Sen misin alt ranza da alt ranza diye tutturan. Eve bir vardım ki pert olmuşum. Akşama kadar yattım.

........

Son sınıf olmak hakikatan garip bir şeymiş. Sınıfa her giren altın günündeymişcesine birbirini öpmekle, sarılmakla meşgul. Yalnız ben şu sarılmalara, öpüşmelere sinir oluyorum. Sevmiyorum işte kardeşim. Ben illaki öpeceksem sevgimi göstermek için öperim. Eee herkese de diyemiyorsun öpüşmeyi sevmiyorum diye ben de n'apayım sadece öpeni öpüyorum. Alınıp da beni öpmedi diyense sırf bu yüzden trip yapıyorsa olmasın benimle arkadaş zaten. Galiba en çok bu yüzden yurdu seviyorum. Orada kimse tanıştığı kimseye sarılmaz. Sadece tokalaşır. Hatta yurdun havasında suyunda mı vardır bu bilmiyorum ilk defa çıkanlar bile aynısını yapıyor.

Sınıfta hal hatır sormalar, "gezelim, program yapıp." demeler... Herkeste buruk bir kavuşma sevinci. Bakışlarda "Laaan son sınıf olduk" ifadeleri, hocaların bazılarınaysa "şu mendebur kadını bile özleyecek miydim?" bakışları ve daha bir sürü son sınıfın garip psikolojileri. Kısacası son sınıf olmak hakikaten başka bir duygu.

................


Kardeşimin evine ilk defa gidiyorum ya bir garip oldum. Bir kere normalde Ankara'da olsak asla "Aç mısın abla, yemek hazırlayım mı?" demezdi. Şimdi böyle sorup üstüne üstlük masayı özenle hazırlayıverdi,  yetmezmiş gibi de "Doymazsanız bir şeyler daha hazırlayayım." dedi ya ben artık en sonunda patladım. 
"Yok ben alışkın değilim senin böyle yapmana. Bana yemek falan hazırlama. Tuhaf geliyorsun, yabancı gibi."
Bunları harbi ciddi söyledim aslında ama herkes güldü nedense. Abes kaçmış olacak. Velhasılı kelam, ben alışkın değilim kardeşimin bana yemek yapmasına.

Not: Bu yazıyı tee eylülün 21'inde yazmış taslak olarak bırakmıştım. Demek şimdiye kısmetmiş.

4 Kasım 2010 Perşembe

Anormallere Bayılıyorum


Hacettepe'li hezeyanlarımı saymazsak ilk defa tatilde bir sürü ödev yapacağım. Öncelikle pazartesine kadar ulusal tez merkezinden bulduğum tezlerin özetini çıkaracak ardından ALES'e çalışmaya devam edecek, pazartesiyse (inşaallah) ufak bir Ankara kaçamağı sonrasında Hacettepe, Ankara ve Gazi üniversitelerinin kütüphanesine gidip internette yayınlanmayan tezlerini inceleyeceğim. He bir de milli kütüphaneye gideceğim. Aslında bir değil iki ders için araştırma yapmam gerekiyor. Anne-Baba eğitimi dersi hocamız "Bilimsel araştırmalar dersi aldığınıza göre bu dersin ödevini bilisel makale şeklinde yazmalısınız." diyince zaten en tırt ödev için bile bir sürü ciddi araştırmaya giren grup arkadaşlarımın bu sefer etekleri harbi harbi tutuştu. Bu demek oluyor ki onca litaratür taradıktan sonra konuyla alakalı en az elli kişiye anket doldurtup onları değerlendirmemiz de gerekiyor.  İtiraf etmeliyim, bu sefer böyle araştırmalarla uğraşmak çok eğlendirecek beni . Belki de eski okulumu ziyaret edecek olduğum için ya da Gazi'nin çok güzel bir kütüphanesi olduğunu duyduğum için bilmiyorum. Belki de hiç birisi değil sadece sonunda Ankara'da boş boş oturmak yerine bir şeyler yapacağım için olacak bu. Ama n'apayım içinde eğlenmediğim hiç bir şey yapmayı sevmiyorum ben. (Misal konforlu şehirler arası otobüs yolculukları. Iyykk!)

Şimdi eğlence ile kütüphaneyi nasıl yakıştırdığımı merak ediyor olabilir bazılarınız. Hemen belirteyim ben de dahil düzenli kütüphane kullanıcıların neredeyse hiç biri normal değil. Ve ben normal olmayan insanları izlemekten son derece keyif alıyorum. (İstisnalar kaideyi bozmaz.)

Örneğin şu anki okulumda sırf bu yüzden drama, eğitim felsefesi, psikoloji derslerinin hocalarıyla eğitici materyaller hazırladığımız atölyenin ve şu anki staj yaptığım sınıfın hocalarını çok seviyorum. Onlarla konuşmak çok eğlenceli. Bayılıyorum onlara.

Bir de benim hem samimi hemde ödevlerde grup arkadaşı olduğum arkadaşlarım var. Dört çatlak kız! Birincisi aklına her takılan konu için ulusal tez merkezine bakan, ikincisi Hindistan'la alakalı her şeyi araştıran, gittiği tiyatro oyunlarını çok iyi eleştiren, üçüncüsü sürekli garip ve anarşik fikirleriyle siyaseti sorgulayan, dördüncüsüyse biz garip dört arkadaşını anaç mı anaç kollarıyla sarmalayan tatlı ve tek evli arkadaşımız. (Hey, ne oluyor bana. Ankara'ya gelir gelmez hemen onları özlemeye mi başladım yoksa.)

Son olarak bu kadar anormali saymışken anneannemi es geçmek olmaz değil mi? :)

Not: Anormal şeylerden bahsederken hep "kime göre, neye göre sorunu" yla da karşı karşıya kalıyorum ya bunu "BANA GÖRE" ifadesiyle belirginleştirsem iyi olacak.

Not2: Blog yazılarını google reader'dan okuyorum ve an itibariyle 596 tane okumamış olduğum yazı var. İstanbul'da biraz üşengeç oluyorum galiba. Neyse kendime ödev: Bütün yazıların hepsini okuyup bitireceğim.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Ukalayım EveT


İlk okuduğum üniversiteyi bir kenara bırakırsak eğitim hayatım boyunca sürekli dört ayak üstüne düştüğümü düşünüyorum. Yapmadığım ödevler bu zamana kadar hiç başıma dert açmadı mesela. Hep bir şey oldu o gün. Ya hoca gelmedi ya da ödev verdiğini unuttu veya da yapmayanlara şartsız koşulsuz ekstra vakit verdi. Yahut da ben ödevlerimi, sunumlarımı son dakikada hazırladığım halde çok güzel hazırladığımı belirtip kocaman aferinler verip beni sınıfa örnek gösterdiler. (Matematik öğretimi dersi hariç.)

Aslında bu giriş cümlelerinin şimdi yazacağım şeyle uzaktan yakında alakası yok. "Ee niye yazdın o zaman" derseniz verecek cevabım da yok."

.........

Birşey farkettim, insanlar internetten tez, bilimsel makale araştırmayı bilmiyorlar. Yani aslında biliyorlar da kolay arama yöntemlerinin hiç birini kullanmadıklarından gereksiz bir sürü vakit kaybediyorlar. Benim bir sabah sadece iki saatimi ayırıp bulduğum, konuyla alakalı beş tane tez için onlar günlerini harcamış oluyorlar. Bazen gereksiz yere bulduklarını baştan sona okuyorlarmış gibime geliyor. Ne bileyim konu araştırmalarının ilk başlarında teknik bellidir örneğin. Bulduğun tez ve makalelerin özet ve anahtar kelime bölümlerine bakıp seninle alakalı mı diye bakarsın, sonra da hocayla bilgi alışverişi için sonuç ve öneriler kısımlarını okursun. Ayrıca ulasal tez merkezinde de hızlı arayabilmek için tezlerin yayınlanmış kısacık özet bölümlerini okursun. Artık ondan sonra da konu yavaş yavaş şekillendikçe derine dalar ve kapsamlı araştıma yapmaya başlarsın. Anlayacağınız biz hala başındayız araştımanın.

Şimdi "Kitap gibi kız, neden bunları yazdın?" diye sormayın. Napayım son sınıfa gelip de hala "internetten nasıl  daha kolay araştırma yapılır" ı bilmiyorlar, sonra da napacaz napacaz diye kıvranıyor, beni de sinir ediyorlar.

.............

Uff, çok ukalayım bu aralar. Neyse ki yarın akşam Ankara'ya gidiyorum. Oh be!

28 Ekim 2010 Perşembe

Geldik yine hikayenin başına.


Ankara'ya gidiyorum. Koskoca iki haftalık vize günlerinde benim sadece bir tane vizem var. Gerisi ödev, sunum, staj. Tek vizemin olduğu 2 kasım akşamı trenle Ankara'ya gidiyorum. Bayramdan sonraysa yine İstanbul. Hem bu sefer Ankara'nın tadını daha çok çıkarırım diye düşünüyorum. Zira bu sefer kalabalık yok, düğün yok, "nereye gidiyorsun" diye soran insanlar yok, evde doğru düzgün kimse olmadığı için doğru düzgün bayram temizliği de yok. Şehir ve ben sadece.

Doğrusu ilk defa bu kadar çok sıkıldım İstanbul'da. Öyle bir son sınıf programı hazırlamışlar ki ortada ders yok. Olan üç beş kolay dersse zırt pırt iptal olup duruyor. Kendimi okula sadece kantinde arkadaşlarla oturmak için gidiyormuş gibi hissediyorum. Cumartesi gittiğim seminerler bile okul boşluğunu doldurmaya etmiyor. Örneğin bu hafta resmen üç tane kitap bitirdim. Okumak bu aralar benim için sadece daha fazla canımın sıkılmasını engellemek için yaptığım bir eyleme dönüştü. Gündemdense hepten uzak düştüm. Gazete okumuyor, haber sitelerini takip etmiyorum. Neler olup neler bittiğiyle alakalı tüm bilgilerimi siyaset manyağı iki samimi arkadaşımla odada sürekli gazete okuyan kıza borçluyum. Anlayacağınız onlara hangi haber kayda değer geliyorsa benimde kulağıma o bilgiler değiyor. Ancak Ankara'da bana ne oluyorsa bir anda gündemde ne var ne yok takip etmeye başlıyorum. Yani anlayacağınız kürkçü dükkanımı özledim.

Neyse bu kadar yetsin. Doğrusu ranza üstünde, etrafta insanlar sürekli konuşurken ancak bu kadar kafamı toplayabiliyorum. 

18 Ekim 2010 Pazartesi

RezilLiklerim ve MiM

"Bir gün içinde sevdiklerimiz için yaptığımız şeylerin neler olduğu"yla alakalı bir  konuyla Pixilated Bitch beni mimlemiş.  

İtiraf edeyim etrafta insanlar sürekli birbirini mimlerken bir hüzün kaplardı içimi. "Beni de mimleyen olacak mı acaba? Uzaktan çok mu ukala gözüküyorum da ondan mı mimlemiyorlar beni." gibi aptalca düşüncelere bile kapılıyordum ki sonunda birisi, sağ olsun, bu salakça iç konuşmalarımı duymuş da mimlemiş beni.

Şimdi yaptığım şeylere ve rezilliklerime geçeyim isterseniz.

Malum eğitim fakülteliyiz ya haliyle dersler genelde hep bizim yaptığımız sunumlarla ilerliyor. Bugünkü sunum yapan grubun da maşallah lafı sakız gibi uzatan bir elemanı vardı. Sormayın, güya sunumlar sınıfla birlikte tartışılacak, konuşmak istiyorsun bir türlü sözü bırakmıyor ki insana. Herkesin elleri havada, öyle malak gibi. Hocayı hiç sormayın zaten, böyle tartışmalar söz konusu olduğunda zevkten dört köşe kadın. Aman, işte tartışma mevzu "sınıf öğretmenleri anasınıfı öğretmenlerinden ne ister?" gibi bir konu. Kimisi diyor ki "ben istediğim gibi çocuğu serbest yetiştiririm, ertesi seneki öğretmen oryantasyonda çocuğa istediği esnekliği sağlamak zorunda.", kimisi "hayır masada oturtmayı öğretmeliyiz, o zaman suç bizde olur." diyor, kimse lafından dönmüyor. Bir de anlamıyorum bu kızları, insanlar her seferinde aynı düşünceleri farklı farklı ifade edip her seferinde birbirinden farksız yargılarda bulunuyorlar. Lafı uzatan kızsa cabası. En sonunda sınıf öğretmenliğinde çift ana dal yapan şirin bir kız söz alabildi de uzlaşmacı düzgün bir yargı ortaya konulabildi. Yalnız yok, kimse tatmin olmamış hala konuşmaya devam ediyor. Ben de lastik kız konuşmadan önce nasıl deli gibi elimi sallıyorum, nasıl konuşmaya çalışıyorum, bu başlarsa susmaz diye. Kız sanki benim onun hakkındaki düşüncelerimi okumuş gibi bana misilleme yaparcasına "Dur ben bir konuşmamı bitireyim, sen devam edersin." deyip duryor. Yahu diyorum "Benimki basit bir şey, kısacık neden ifade etmeme izin vermiyorsun?" Allem etti kallem etti, lafı zorla ağzıma tıkadı sonra da beni sinir küpü edene kadar uzun uzun konuştu. Bekledim bekledim ama biliyorum ki o sustuğunda artık benim söyleyeceklerimin hiç bir değeri olmayacak. hem zaten o kadar kısa bir şeydi ki diyeceğim. "Ç.A.D yapan şirin kız haklı, zira o iki tarafı da objektif olarak gözlemleyebiliyor." diyecektim. olmadı. Sözü en sonunda bana bıraktığında murdar oldu kelimeler. Dakikalar sonra benden gelen basit bir onaylama cümlesi, insanlara "Ulan, deminden beri bunun için mi yırtınıyordun." diye bir taraflarıyla gülmekten başka ne gibi etkisi olabilirdi ki. Hakkaten de uzun uzun dalga geçe geçe güldüler. Zaten ders arasında oda arkadaşıma yardım olsun diye sınıfta kızlara zorla erkek çorabı satmışım, bir de onun yüzünden bana gülüp duruyorlardı, bu da üstüne iyi cila oldu doğrusu.

Bu da ayrı bir vaka aslında. Oda arkadaşım harçlığını çıkartmak için bir sürü çorap almış satıyor, dedim ki ve "ben de sınıfta satayım senin için, yeni pazarlar lazım sana." Kız dedi ama "Elimde sadece erkek çorabı kaldı, senin sınıfında hep kızlar var, nasıl satacaksın?" İlla anlamak için görmem gerekiyormuş anlaşılan. Hakkaten de  sınıfta çorapları satmaya çalışırken bana gülmekte haklıydı kızlar. Ama olsun yine de 15 tane satabildim.

Neyse günün sonunda sakız uzatıcı kızı köşeye çekip şakayla karışık "Bak, ben söz aldım mı öyle uzun uzun konuşmam, biliyorsun. Bir daha söz istediğim de lafı uzatacağına diyeceğimi dedirt, karışmam yoksa." dedim. 
Bakalım daha diğer derslerin sunumu var, inşaallah sözümü tutar.

.............

Anlayacağınız bugün sevdiğim iki arkadaşım için bir şeyler yapacağım diye iyice rezil oldum sınıfta. 

Ve şimdi ben kimleri mimliyorum onlara geçelim.



Not: Yazıyı pek düzeltme şansım olmadı. Bu seferlik idare edin artık.

14 Ekim 2010 Perşembe

Kısa kısa...3

- Bu sene devlet yurtlarında haftasonu da yemek fişi veriliyor. Çok şükür! Benim gibi parasını erkenden harcayıp bitiren müsrifler için ne bulunmaz bir nimet.

-  İnsanlar yurt kaşık, çatallarını odalarına nasıl kaçırıyor, aklım almıyor doğrusu. Kantinin her yerinde görevliler var. Kağıtlar asılı dört bir yanına ,yasak diye. Ama pehh, yurt koridorları bulaşık tabaklarla dolu. Elemanlar yemiş, bir de pişkince koridora bırakmışlar. (Puff, zaten ben lisedeyken kopya da çekemezdim.)

- Ben birisine "benim bünyem sağlam hasta olmam." mı demiştim? Karnım ağrıyor resmen, üşüttüm mü ne?

- Diyorum ki "Bu aralar yurtta ne kadar çok kargosu gelen kız var, anons edip duruyorlar." Meğer Avon, Oriflame siparişleriymiş. Başka ne olabilirdi ki zaten, kız yurdundayız."

- Derste hep hocalara stajdan yakınıp duruyorlar. Neymiş efendim, öğretmenler bunlara angarya iş yaptırıyormuş. Oysa ben bu angarya işlerden büyük keyif alıyorum. Etkinliklerin ön hazırlığını yapmak, öğretmen çocuklara masal anlatırken yapılan faliyetleri panoya asmak, minik eklentilerini yapmak çok hoşuma gidiyor. Galiba bunları yaparken yalnız ve tek başıma kalabiliyorum, ondan hoşuma gidiyor. Bazen diyorum ki okulöncesi öğretmeni olmak yerine sınıfın düzeninden ve angarya işlerinden sorumlu yardımcı çalışanı mı olsam. Off, yok yok, o sınıf benim olmadığı için böyle diyorum ben. Yoksa böyle demezdim. Biliyorum tamam, üstüme gelmeyin!

- Yurtta sessiz olmaya çalışan eleman her zaman daha çok gürültü çıkarır, tecrübeyle sabittir. Abi yurda geliyorsan gürültüye alışacaksın başka yolu yok. Ben mesela sırf uyumak için kendime deniz ve yunus sesli yoga cd'si aldım. Zaman zaman onu dinleyerek uyuyorum. Zaten nasıl bir cd'yse dinlemeye başladığın anda uymaya başlıyorsun.

- Puff, bu aralar okula gitmek hiç istemiyorum.

- İlköğretim binasının kantini kendini yeniledi. Basit, yuvarlak masa ve sandalyelerinin yerine yumuşak koltuklar ahşap masalar, kenarlara köşemli, sırtları yüksek bar koltukları yerleştirdiler. Tavana afilli lambalar avizeler koydular. Hoş oldu olmasına da o koca koca koltuklu masalara bir kişi dahi otursa doluveriyorlar. Sormayın öğle vakti hiç oturacak yer bulamıyoruz. Millet yanına ilişecek tanıdık arıyor sürekli. Zaten kantin okulun ağır abileri, ülkücülerin esas mekanı. Bir de onların kalabalığı... Sinir bozucu harbiden.

- Ülkücüler demişken onların mekanını da tasvir etmeden olmaz şimdi.
Kantinin en baş kısmındaki üç beş masayı parsellemiş durumdalar. Duvarda çerçeveli bir türk bayrağı asılı. Kimse onların yerine oturamıyor. Olur da birileri yanlışlıkla(!) oturursa sonradan gelen kalabalık takım elbiseli, ağır abi grubu için yerlerinden kaldırıveriliyorlar hemen. Bir kere de biz oturmuştuk yerlerine de dik dik bakmışlardı bize. Meğer birazdan o kalabalık gruptan geleceklermiş. Hoş, onlar geldiğinde çoktan masa değiştirmiştik bile. Ama arkadaşımla bir ara özellikle oraya oturup inatla bizi kaldırmalarını bekleyeceğiz. Bakalım biz kalkmak istemeyince ne yapacaklar? Merakla bekliyorum. Herkesin görüşü, inanışı kendine. Asla karışamayız. Ama yani sizce de saçma değil mi? Kantinden bir kaç masanın parsellenmesi, oraya kimsenin oturamaması. Neyse bu konu uzar. Ben en iyisi burada keseyim.

(Bu arada mimlenmişim, aklımda. Onu da bir diğer yazıda yazmayı düşünüyorum.)

29 Eylül 2010 Çarşamba

Stajjj

Bizim bölümdeki insanların en büyük korkusu stajda ne yapacağıdır. Yahu duyuyorum diğer eğitim fakültelileri "Bizi sınıfın hocası idare edecek, gitmeyeceğiz, gelmeseniz de olur dediler." gibi şeyler diyorlar. Fakat bizim staj hocalarımız öyle mi?

- Yoo, mutlaka gelmelisiniz,
- Telafini ne zaman yapacaksın?
- istersen haftada bir günden daha fazla gelebilirsin.
- Bak gelmezsen devamsızlıktan bırakırım.
- Neden senden istediklerimi yapmadın, notunu kırarım bak.

Cümleleri böyle uzar gider.

Bölümümün okul öncesi öğretmenliği olduğunu söylersem ne demek istediğimi daha iyi anlatmış olurum.

Öncelikle böyle şeyler yazdım diye alanımı sevmiyor değilim. Fakat üçüncü sınıf staj faciamı hatırladıkça fenalıklar geçirmekten de kendimi alamıyorum doğrusu. Stajda iki kişiydik ve sınıfın öğretmeni sanki bu mesleği stajyer kullanmak için seçmiş gibiydi. Biz geldiğimiz anda sınıfı bırakıp doğru öğretmenler odasına çene çalmaya gidiyor ondan sonra da neden sınıf çok gürültülü, neden kendinizi dinlettiremiyorsun, neden faliyetleri uygularken zorlanıyorsunuz, neden sınıfın dağılmasına izin veriyorsunuz, neden susturmuyorsunuz? Neden neden neden...

Sevgili(!) öğretmenim sınıfta kalıp örnek mi oldunuz ki bizden bir şeyler bekliyorsunuz?

Okulda öğrendiğimiz teorik bilgiyi kafamıza kakıp bir şeyler yapmamızı bekliyor. En basitinden fakültede ne kadar şarkıları, parmak oyunlarını uygulamalı öğrensekte, nasıl öğreteceğimizi bir türlü kestiremiyoruz ki. Kaldı ki diğer etkinlikleri, faaliyetleri nasıl uygulayalım.

Sınıfın öğretmenine diyorum "Hocam ilk defa geliyoruz staja, hiç birşey bilmiyoruz, Anlayış gösterin..." yok anlamıyor. Biz geldiğimiz gün sınıf disiplinsizleşiyormuş. (Neden ,acaba hiç düşündün mü? Senin çığlıkların kadar yüksek desibelde bağırmadığımızdan dolayı sınıf bizi dinlemiyor olabilir mi?) Ay öyle bir sınıftı ki sadece kendi öğretmenlerinin çığlıklarıyla sessizleşiyorlardı, yoksa herkes birbirine bağırmakla meşgul.

........

Fakat eski anıları şöyle bir kenara bırakırsam, dün öyle bir hocayla staj yaptım ki lokum lokum. Yirmi beş yıllık okul öncesi öğretmeni meslek sevgisi ve ilgisinden hiç bir şey kaybetmemiş. Sınıfa ilk girdiğimde "Senin tecrüben var mı?" dedi ya utanarak yok dedim. Zira geçen seneki stajım karanlık bir odada siyah kediyi aramak gibi bir şeydi. "Tamam birlikte öğreneceğiz." dedi. Bir günde bu kadar çok şey öğreneceğimi asla tahmin edemezdim. Öğretmene hayran kalmamak içten bile değildi. Günün sonunda ondan birçok şey öğrendiğimi ve onunla staj yapmamın çok keyifli olduğunu belirttim. Olur da belki müdür sınıflara stajyerleri dağıtırken bu hoca beni talep eder diye. Bakalım haftaya salı hangi sınıfta olacağım.

23 Eylül 2010 Perşembe

Akbilin Dayanılmaz Hafifliği

İnsan boş olunca ne sıra beklemekten, ne sürekli yürümekten ne de bir milyoncuda tuzluk seçerken seni esir alan yaşlı kadından rahatsız oluyormuş.

Boşum bu aralar bomboş. Derslere sadece arada kaçınılmaz yapacağım devamsızlıklar için gidiyorum. Yoksa ilk haftadan nerde bizde derse başlayacak hoca. Hatta bazıları gelmiyor üstüne üstlük, tenezzül edip, bölüm sekreterini arayıp gelmeyeceğini söylemiyor bile. Öyle bir sınıf arkadaşlarım da var ki kimse dersi düşürme taraftarı değil. Bir saat kös kös oturup hocayı beklediğimizi bilirim. Hatta hocayı aramaya bile çıkıyorlar, anlayın. Sormayın bir o kadar dersten sıkılırız, bir o kadar da ders işleme meraklısıyızdır biz. Dört yılda ancak mı anladın diyeceksiniz ya en sonunda anladım ki bunun sebebi onca yol geldik “ders boş mu geçsin?” mantığıymış. Bir yerde haklılar ama yine de empati duvarımı bunlara karşı set çekmeyi uygun buluyorum. Zira ne güzel ders boş geçerse kampüsteki kütüphaneye gidebilir ve yeni gelen dergileri okuyabilirim. Biliyor musunuz bazen bazı dergileri sadece benim okuduğuma dair bir vahme kapılıyorum. Başka zaman aynı dergiyi okumak için gittiğimde onu bıraktığım gibi bulabiliyorum. Neyse bu da gereksiz bir bilgi olarak kalsn.

Ordan oraya atlayarak yazıyorum değil mi? Mazur görün, aklımda o kadar çok ve birbirinden farklı konular var ki onların hepsi aynı anda beynimin içine hücum edince hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Hatta ben aslında Bugünkü hasanpaşa'daki akbil sırasından bahsedecektim.

........

Bir akbil sırası bu kadar mı hastane sırasına benzer yahu. Öğrenci belgemi okuldan alıp oraya vardığımda saat 10'u geçmişti ve önümde 100 den fazla kişi vardı. Neyse allahtan o arada bir arkadaş gelip de “Benim dersim yok, senin belgelerini de veririm” demese dersimi daha ilk haftadan asmış olacaktım. (Hoş hoca gelmedi ders iptal oldu.)

Ders onbir buçuktaydı, birlikte hasanpaşa börekçisine oturup kır pidesi ve kürt böreği yedik. Küçücük, dışarıdan oldukça köhne bir havası olan bu yerin meğer ürünleri ne kadar lezzetliymiş. Herhalde görüntüden çok lezzete ihtimam göstermişler. Neyse aramızda mekan ve böreklerin lezzetleri hakkında yorum yapa yapa önümüzdekileri yedikten sonra benim kalkma vaktim geldi. Çıkarken az kalsın unutacak olduğum akbil parasını arkadaşa vereyim derken almadı parayı benden. Ben vermek için ısrar ettikçe “Lütfen, benden olsun, bir kere olsun senin için bir şey yapayım” deyip durdu. Kaldı ki oturduğun yerin çay parası benden olsun demiyor, bu tamamen başka bir şey. Uff, kendimi öyle minnet altında kalmış gibi hissediyorum ki anlatamam. Zaten aslında bu evli, çok parası olan, çalışan arkadaşların yanında parasal konu mevzu bahis olduğunda onlardan uzak duracaksın. Zira o anda kendi öğrenciliklerini unutup “olsun sende öğrencisin” deyip duruyorlar. Gönüllü çalıştığım kütüphanedeki memurlarda böyleydi. Aylık akbilimin olduğunu bağıra bağıra söylemek zorunda kalıyorum. Yoksa birlikte bindiğimiz otobüsün parasını ödemek istiyorlardı. Hatta bir iki kere de ödediler bile. Sinir olurum böyle parası illaki benden olsun diyenlere. Ne bileyim annen, baban, amcan, erkek arkadaşın değil ki ısmarlasın, senin yerine ödesinler. Annem işyerindeki empati seminerinde öğrenmiş. Bir arkadaşına sürekli hediye alıp, onun yerine ödemeleri sen yaparsan onu minnet altında bırakıp arkadaşlığını tehlikeye sokabilirmişsin. (Buna benzer birşeydi işte)

Neyse kız benim belgelerimi veremedi ama. Çünkü aslında önümüzde yüz kişi değil yediyüz kişi varmiş. Sıra numaraları 600 den sonra başa dönüyormuş. Biz de başa döndükten sonra almışız. Beni aradı eve gitmesi gerekiyormuş.Benim dersim boştu zaten okuldan çıkmıştım yapacak hiçbir işimde yoktu. "Ver ben senin belgelerini veririm." dedim. Ama bu arada parayı da zorla belgenin arasına koymayı unutmadı. “Lütfen bak ben vereceğim demiştim.” dedi. Sonra da ne cevap vereceğimi beklemeden konuyu değiştirip bir şeyler daha söyledi ve gitti. (uff ya)

Zaten önümde bir sürü kişi olacaktı, ben de aheste aheste Hasanpaşa'ya doğru yollandım. Eski bir arkadaşımı yolda görünce mutlulukla yok kenarında onunla uzun uzun sohbet ettim. Ne de olsa boş boş beklemek vardı ucunda. Sonra artık öğleni geçtiği için bir börekçiye attım kendimi yine. Karnımı doyurdum. Bilgisayarımı açıp dünkü yazdığım yazıyı hiç acele etmeden düzenleyip yayınladım. Birkaç blog okudum, çay içtim. Müşteriler sürekli değişti ben hala aynıydım. En sonunda yeterince oturduğuma kanaat getirip akbil yerine gittim. Hoş keşke biraz daha oturup fazladan bir çay içseydim daha iyi olacakmış. O kadar oyalandım önümde hala yaklaşık ikiyüz kişi vardı. (sağdan yaklaşık)

Bir de öyle bir yer ki orası, demir kapısından geçerken güvenlik görevlisine kimlik niyetine sabah aldığın numarayı göstererek gidiyorsun. Dedim ki sıra numaram var. Yok illa göstereceksin. La havle çektik, çantayı karışırıp buldum da gösterip geçtim.

İçeriye binbir güçlükle girdim bir sıra bulup otudum. Yakınımda bir kadın iki gençle sohbet ediyor.  Ay ama öyle rahatsız edici konuşuyor ki sormayın. Kadın sanki forrest gump'un türkiye şubesi. Hayat hikayesini özellikle de kızlarını anlatıp duruyor. O kalabalıkta bir gider ki bu konu da yani. Sormayın yanındaki gençler öyle sıkılıyordu ki o arada sırayla ilgili onlara bir şey sormam gerektiğinde bana "kurtar bizi bu kadından der gibi" baktılar. Daha sonra yanına oturan kızla oğlana ise kızlarıyla alakalı konulara devam ederken oğlan yeter ki gitsin yanımdan der gibi kadına önlerden sıra buldu resmen, olaya bak.

Vel hasılı kelam akbil belgelerimi sonunda verdim. Ama alabildin mi diye soracak olursanız hayır taa pazartesiye verebileceklermiş.

Not: Bu yazıyı dün yazdım ama birden ne olduğunu anlamadığım bir biçimde internetim gidince, bu sabah yayınlayabildim.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Ve Şimdi Haberler...

Marmara üniversitesi sonunda sır gibi saklanan akademik takvimini açıkladı. Dersler 20 Eylül'de başlıyormuş. Diğer bütün üniversiteler tarihlerini açıklamışken haftalardır akademik takvimini açıklamayan Marmara Üniversitesi yönetimi ise neden geç açıkladığıyla ilgili sessizliğini hala koruyor. Ancak kulislerden alınan son bilgiye göre bunun nedeninin yeni rektör seçimleriyle alakalı olabileceği yönünde.

Bununla birlikte okullarının açılmasına bir aydan az bir süre kaldığını yeni öğrenen Marmara öğrencilerinin etekleri tutuşmuş durumda. Yaz boyunca birbirlerinin hatırlarını netten bile sormaya tenezzül, pardon vakit bulamayan gençler yeni sms kampanyasıyla birlikte hummalı bir mesaj atma trafiğine giriştiler. Ancak arayı bu kadar açan gençlerin arasına girmesi kesin olan soğukluk, sms'lerini chat olarak kullanamamalarına neden oldu. Bu konuda röportaj yaptığımız son sınıf öğrencisi "Kitap gibi Kız" ise endişelenecek bir şey olmadığını yakında bayramla birlikte atılan tebrik mesajlarının da etkisiyle aradaki buzların eriyeceğini ve yine eski geyik mesajlarına dönülebileceğini belirtti. Mesajların ne şekilde devam ettiğini sormamız üzerineyse önce "hiç sesin soluğun çıkmıyor" "nerdesin" gibi sıradan fakat pişkince mesajlardan sonra yavaş yavaş "naber" "uyudun mu" "napıyorsun, canım sıkıldı bi msj atayım dedim" ve akabininde "yarın ders kaçtaydı" "hoca derse girdi mi" ye ve en sonunda "kendimi iyi hissetmiyorum ödevi bensiz yapın" densizliğindeki mesajlara değin ulaşabileceğini söyledi. Onu yeni yaptığı 11000 sms ile başbaşa bırakırken size de bol sms li günler diliyoruz. Ve aman diyoruz. Lütfen arkadaşlarınızla aranıza fazla uzun mesaj aralıkları koymayın.

İyi günler Türkiye. Her nerde yaşıyor ve yaşatıyorsanız...