Sayfalar

istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2016 Cuma

Yeni Yıla Nasıl Girdim?

Yeni yıla uyuyarak girmeyi planlıyordum,olmadı. Karanlıklar içerisinde birden uyanıp sağa sola dönmeye başladım. Burnumda baharatlı tavuk ya da hindi kokusu, Kalktım, ışıkları açıp saate baktım ki yeni yıla girmeye beş dakika kalmış. Dışarıda göz gözü görmüyor, bembeyaz bir tipi var sokaklarda. Dairelerden taşan sorhoş kadın bağırtıları. "Herkese mutlu seneler, iyi yıllar." Dışarıda havai fişek sesleri. Ev buz tutmuş. Birden bire soğumuş. Sırtıma bir yelek, ayağıma bir çorap geçirdim. Dış kapıyı açıp havayı kokladım baharatlı koku bütün katı sarmış. Kapıyı kapatıp saate baktım 23:59. En iyisi haber kanallarını gezeyim dedim. Aklınızda bulunsun, yeni yıl bombardımanı en yumuşak haber kanallarıyla atlatılıyormuş. Hem sesini yüksek açarak dışarıdaki seslerden kurtuldum hem de birkaç dakika havai fişek gösterileriyle yeni yılı kotarıp Rusya, terör gibi olaylara geri döndüler. Böylece fazla sıkıntılanmadan yeni yıla girmiş oldum.

Bu sene, yeni yıl kutlaması yapmak istemedim. Yalnız ve tek başıma olmanın bana daha iyi geleceğini düşündüm. Zira ailem yanımda olmayacaksa bana pek anlamlı gelmiyor yılbaşları. Yaşlanıyorum demiştim, artık çocukluğumdaki yılbaşlarını arıyorum. Dışarıdaki eğlenceler mantıksız geliyor. Zaten o anda arkadaşlarımı da tanıyamıyorum. Herkes bir tuhaf oluyor. Herkesin psikolojisi birden bozulmuş gibi. Bilmiyorum, belki de o anda asıl ben tuhaflaşıyorumdur. Ankara'ya da gitmedim hem. Ne bileyim, sömestr'a çok az kalmış. Bir defa git, tam git değil mi?

Vel hasılı kelam, yeni yıla yalnız ve uykuda girmek istedim, olmadı. Yalnız ve uyanık girdim. Ve şu anda yılbaşından istediğim tek şey bu gece yayınlanacak olan sherlock'un özel bölümünü uyuya kalıp kaçırmamak.

Herkese iyi seneler... 

29 Aralık 2015 Salı

Orta Halli Site Züppeleri


Bir önceki yazının maddelerine baktım ve oturduğum site ile ilgili züppelikleri yazmaya karar verdim.

Misal, geçen yaz tatil için eve geldiğimde ( o zamanlar daha Diyarbakır'da çalışıyordum.) dibini gördüğüm antidepresan için bir aile hekimi bulmam gerekiyordu. Önce güvenlikçilere sordum. Hemen bilmiyoruz "Şurada ve ya şurada özel hastaneler var." diye anlatmaya başladılar. Kardeşim raporlu ilaç, aile hekimi lazım işte. güvenlikçilerle ben böyle konusurken oradan geçen bi yaşlı teyze gördüm. Pek de nane molla birine benziyordu. Hah dedim. Bu kadın kesin biliyordur. 

- Han'fendi (Teyze deyince ters ters bakıyorlar, aman!) Aile hekiminin yeri nerede? Buraya yeni taşındım da.
- Bilmiyorum kızım. Biz hep özel hastaneye gidiyoruz.
Ana! 
Bir de konuşurken beni kötü kötü süzdü ya (Seni pis fakir!!!) 
Al yerden bir avuç çamur bula kafasına kafasına! (Tamam tamam kadına şiddete hayır da düşünmekte mi yasak!)

Bir de "Nereye gidiyor bu verdiğimiz aidatlar?" cılar var. Dört asansör var kardeşim. Biri bazen servis dışı olsa n'olur? Yok bunlar "Nerde verdiğimiz aidatlar?" asansör bir kaç saniye geç inse "Nerde verdiğimiz aidatlar?" Sonra sıcak suları az biraz ılısa  "Nerde verdiğimiz aidatlar?" 
Sanırım en çok bu tiplere gıcık oluyorum. 

-Sonra bir de tek başına yaşayanlara alttan alta gözdağı veren "Aile babası" tipler var. Önce "merhaba komşu" gibi yaklaşıp ondan sonra da "Siz bilmezsiniz, biz ne kokaincileri, alemcileri attırdık buradan. Dışardan belli değil ama aile sitesidir buralar." diyenler. 

- Bissürü bissürü arap var sonra. Sitedekilerin züppeliğine inat yazın en sıcak gecelerinde bir kilim, bir kahve takımı kapıp, küçük çocuk parklarının yeşilliklerine bağdaş kurup kahve içiyorlar. Tabi milletin hem içi gidiyor, hem sinir oluyorlar, havamızı bozuyorlar diye. Kardeşim sıcak işte. Nazar etme n'olur. Yap senin de olur.

- Markete pazar arabası ile gidiyorum. Her gidiş ve dönüşümde  "Bu ne ya, hangi çağda yaşıyoruz." der gibi bakışlara maruz kalıyorum. Kasiyerler bile öyle. pazar arabalı git, seni tınmıyor. Grand tuvalet git. Bir ilgi bir alaka. Bir tek sitenin değil ki, tüm İstanbul'un bu özelliği var işte. Ye kürküm ye. Bu bakışlara bir de "Bim, A101 poşetleri ile sitenin içinden geçerken maruz kalıyorum. Sanki evi alırken sözleşme imzalamışız da İlle migros, carrefour'dan alacağız.

- Gerçi bende de züppelik var. Züppelere kıl olma züppeliği.

27 Aralık 2015 Pazar

Aaaa! Yazıyorum Tekrar:)

Aradaki attığım kısa yazıyı saymazsak yazmayalı yaklaşık iki yıl olmuş.

Ama tekrar buraya döndüğümde her şeyi yerli yerinde görmek çok güzel gerçekten.

Merhaba:)

Bu üç yıl içerisinde hayatımdaki değişikliklerin özetini geçeyim dedim. Diğer yazılarda olmadı bazı konuları geniş geniş yazarım.


1-) Depresyondan tamamen kurtuldum. Yani sanırım. 7 sekiz aydır ilaç kullanmıyorum yani. Tabi ara ara geliyor bir melankoli ama o hep vardı. Yalnız kalma isteği de. Hem artık yalnız yaşıyorum zaten.

2-) Böylelikle ikinci maddeye geçmiş oldum. Bu yaz tayinim çıktı. Sonunda sonunda sonunda!!! Hatta son günlerde Diyarbakır'daki ağlamalarım o kadar artmıştı ki, benim okulumla ilgilenen şube müdürü tayin evraklarına mührü vururken "Artık ağlamak yok değil mi, hoca hanım?" diye tatlı tatlı takılmıştı. Tabi o zaman biraz sinir olmuştum. Ama şimdi dedikleri hoşuma gidiyor.

3-) Diyarbakır'dayken beni istifa etmekten caydıracak bir şey yaptım. İstanbul'dan küçücük tıfıcık bir ev aldım. Borcum 2023'te bitecek. Hedef 2023 yani:) Bu tarihte misak-ı milli anlaşması sona eriyormuş. Dur bakalım, ev elimizden gitmesin de. ( Bak, depresyonun yan etkileri. Anca karamsar düşünüyorsun. Etkileri bitecek gibi değil.  Hala olumlu bakabilmek için çevremdekileri darlıyorum.)

4-) Evim- hani şu varoşların kenarında, kendini soyutlayan yüksek duvarlı, çok katlı siteler vardır ya, hah orda işte. Balkonum yok. 39 m2. Ortadan  bir duvar geçirip, bir artı bire benzetmişler. Balkonum yok, ama havuzum, çocuk parkım, güvenliğim var. Ayrı bir salonum yok ama spor salonum, saunam, var. Arabam yok, otopark'ım var. Anlayacağınız bayağı bir havalıyım.(!) Hatta öyle ki, sitenin teknik elemanı eve geldiğinde inceden alay bile etti. O teknik eleman da ayrı bir yazı konusu. Neyse ki artık havuz temizliğinden sorumlu da, sinirlenmiyorum. (Bakın şimdiden, züppe sitelilere benzemişim.)

Yok yahu, küçümsediğime bakmayın. Evimi çok seviyorum. Tam kendi istediğim gibi döşedim, bol güneş alıyor ve kışları sıcacık oluyor. Yalnızım ve eve sadece benim istediğim dostlarım gelebiliyor. Ev arkadaşlarımın tuhaf erkek arkadaşı, tanıdıkları değil.

5-) Yeni okulum eve yürüme mesafesinde. Tabi adaptasyon sorunlarım devam etmekle birlikte, buna da şükür diyorum. En azından bildiğim, sevdiğm şehir ve ev benim evim.

Bunların haricinde hayatımda hiç bir değişiklik yok.

- Hiç mi Kitap Gibi Kız?
- Hiç!Sadece yaşlanıyorum sanırım, yaşlı düşünüyorum.


Not: Bu arada "Tam zamanında dönmüşsün Diyarbakır'dan" türü cümlelerinden bıktım usandım. Zira geride bıraktığım dostlarım için daha fazla vicdan azabı çektirmekten başka bir işe yaramıyor.


12 Şubat 2013 Salı

Zaptedilemeyen Çocuk ve Onun Şirret Annesi

Dostlar, Diyarbakır'dayım. Gene! Moralim fena halde bozuk. Zira ben, saf yeni öğretmen bulunduğu şehirde beş yıl çalışmadan il dışı tayin isteyemediğini öğrendi. Hoş bazısı "Ne biçim öğretmensin, nasıl bilmezsin falan." diyecek ama bilmiyordum harbiden. Neyse yahu. Ben yolculuğumdan bahsedecektim aslında.

Dün akşam uçağıyla İstanbul'dan Diyarbakır uçağına bindim. Havaalanı çok çok çok kalabalıktı. İlk aramadaki kuyruk devasaydı. Sonra check-in kuyruğu bezdirici, kapılara giden kuyruksa ölüm gibiydi. Erken gideyim oyalanırım dediğim havaalanında uçak saatine anca yetiştim diyebilirim. Tabi uçak rötarlı kalkmasaydı. sekiz buçuk uçağı oldu mu sana dokuz. Sonra birde havada tur attı, valiz bandında bavulum bir türlü meydana çıkmadı. Oldu mu sana gece on bir. Yani bu yorgunlukla, ertesi gün çalış çalışabilirsen.

Uçağın içindeyse az kaldı, bir ara avaz avaz bağırıp "Durdurun, inecek var." diye bağıracaktım. O kadar daralmıştım.

Uçağa zar zor binebildiğimde sıranın en arkalarındaydım. Ve düşünün ki valizim ağır geldiğinden dolayı el bagajıma daha çok eşya binmiş ve ağırlaşmıştı. Bir de üstüne üstlük pencere kenarındaydı yerim. Yerime bir ulaştım ki ızbandut gibi iki adam orta ve koridora yerleşmişler, beni görünce sırıtıyorlar. "Iykk. Kimlerle havada bir başıma kalacağım yav." demekten kendimi alamadım. Adamlardan birisi "İsterseniz biz kayalım siz dışa oturun." dedi. Belli ki pencere kenarını asıl kendi istiyordu da ona yer kalmamıştı. Neyse koca koca adamların arasında sıkışacak değildim. Minnetle kabul ettim. Sonra da yerleştikten sonra özellikle adamlarla göz göze gelmeyim diye bir kitap çıkarıp okumaya başladım. Ta ki tavan bölümündeki minik paneller açılana kadar. Kafamı bir kaldırdım yanımdaki insan irisiyle göz göze geldim. Gözlerimiz çakışınca adam ani bir hareketle otuz iki dişini çıkartıp, heyecanla "Siz öğretmen misiniz?" diye sormaz mı? Yahu kardeşim, insan yanındakiyle iletişim kurmaya çalışır da bu kadar mı itici olur. Adam ansızın konuşmaya başladığında kendime hakim olmasam "ayy!" diye küçük bir çığlık koparacaktım. Haliyle adama o dakikada sinir oldum. "Evet, ne alaka?" dedim en ukala halimle. "Kitap okuyorsunuz da." dedi saçma sapan bir gerekçeyle. "He öyle mi?" diyerek kafamı bir kez daha eğdim kitaba ve bir daha da kaldırmadım. Yav, biliyor musunuz? İnsanlarla göz göze gelmemek için kafayı bir yere sabitlemek öyle sıkıcı ki iyice bunaldım. Ya, işte bu yüzden durdurun, inecek var diyecektim. 

Zaten uçağa binerken belliydi yolculuğun kötü geçeceği. Tünelde ilerlerken zaptedilemeyen çocuk ve annesi lap lap gelmeye başlamışlardı. Sonra da şıp diye arkamda duruverdiler. Çocuk kadını bunaltıyor ama yetmiyormuş gibi elimdeki bagajıma ayağıyla tekme atıp duruyordu. "Şişş, çocuğum yapma!" dedim haliyle. Kadın yüksek perdeden "H'anfendi bir şey mi oldu?" demez mi? "Çocuğunuz valizime vuruyor." dedim kuyruğu dik tutmaya çalışarak. Kadın suçun tekrar kendi çocuğunun üzerine kalmasından mütevellit, çocuğuna daha çok kızdı. Ardından da ilerlemeye başladık. Kapının ağzında trafik iyice sıkıştı. Çocuk ittirip duruyor beni. Resmen düşeceğim. Gene "Şişş, yapma!" dedim artık. Kadın oğluna gene kızdı ama bana da burnundan soluyarak baktığından da adım gibi eminim. O arada yürümeye başladık. Kol çantamın kulpu, çocuğun ittirmesi yüzünden, önümdeki koltuğa sıkıştı. Çıkartayım derken kadının "Çocuğumu eziyorsunuz h'anfendi!" sesini duydum. Hem de avaz avaz. Beni millete "çocuk ezici, çocuk düşmanı" gibi lanse etmeye çalıştı belliydi. Altta kalacak değilim. "Pardon" dedim. Pardon çıkalı eşekler çoğaldı dese yeriydi. O kadar pervasız, o kadar pişkince. Kadın "İnşallah yan yana oturmayız." dedi tıslayarak. Sırıttım. Ama göstermelik. Nasıl sinir olmuştum. Bir de koltuğumu bulunca gördüğüm iki gıcık, sırıtkan izbandut. Off! Bu yolculuk hiç iyi geçmeyecekti.

26 Ocak 2012 Perşembe

Akbil Makinesi

Bazen cihazlarla aramda kocaman bir anlaşmazlık olduğunu düşünüyorum. Arkadaşın wolkman'ı benim elimde bozulur, tren ben içindeyken greve başlar, çamaşır makinesi benim çamaşırımı yıkarken su kaçırır vs.

En son olarak istanbul'da akbil makinesi yaptı yapacağını. Hani şu sadece kağıt para ile çalışan makineler. İşte bu yüzden arkadaşa demir paraları tümlettim. Sonra koydum kartı makineye, parayı yuvasından itiverdim. Cihazdan "Kartınıza para yüklemesi gerçekleştirilemedi." diye bir ses gelmez mi? Ardından da iade etti parayı. Ama bakın nasıl? Parayı alt bölmeden beş tane demir para olarak verdi. Ana! Az önce arkadaşla bir kağıt, bir de beş demir liralarımız vardı. Şimdi size etti mi 10 demir para.

Neyse işte, demem o ki siz siz olun akbilinizi büfelerde yükleyin. Daha garanti.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Ders Çalışmak Öyle Sıkıcı Bir Şey Ki İnsana Şiir Bile Yazdırtır


Bu yazıyı taslaklarımı karıştırırken buldum. Artık ne düşündüysem yayınlamamışım. Geride kalan öğrenciliğimden bir yazı olsun bu da. Hadi şimdi okuyun lütfen
.
***

Dün gece KPSS'ye çalışıyordum. Ama ders çalışmak gerçekten bana göre değil. acayip sıkılıyorum. Hatta sıkıntımı alsın diye zaten yapabildiğim geometri sorularını bile çözdüm bana mısın demedi. Ben de yazı yazmaya başladım. Baktım içim o kadar dolmuş ki bu öyle sıradan yazıyla atlatılabilcek bir şey değil. Sonra aklıma şiir yazmak geldi. İlham gelmeden şiir yazmaya çalışmak gibi tuhaf, aptalca bir şey yapmaya başladım anlayacağınız. Zaten hayatımda elle tutulabilir topu topu bir şiir yazmıştım. O da babamın ölüm yıl dönümündeydi zaten. Neyse dört beş mısrayı yazdım öylesine ama yok, ilham öyle benim şiir yazdığımı görüp arkamdan koşturmuyor maalesef.


Ben böyle olmuyor olmuyor diye kendimle cebelleşip dururken "Aaa!" dedim. Aklıma birşey geldiğinden değil tabi telefon çalıyordu ondan. Baktım arkadaşım. Hemen müsait misin diye sordu açar açmaz. Evet dedim, üsteledi aynı soruyu bir kaç kez. Zaten müsait misin cümlesini ne kadar bastırarak soruyorsa o kadar uzun konuşmak istiyordur bu arkadaşım. Öyle de oldu. Bir saatten fazla konuştuk. Sonra telefonu kapattım baktım bir mesaj. Başka bir arkadaşım acil konuşalım diye mesaj atmış. Onu da aradım. Oldu mu sana toplam bir buçuk saat. Artık aklımda ne şiir vardı ne ders.

Etüt'e geri döndüm eşyalarımı toplayıp yatakhaneye dönecektim ki yarım kalan şiiri gördüm. Dur dedim bir kez daha deneyeyim. Yazdım bu sefer kolayca biliyor musunuz?

Yahu ben insan hikayeleri dinlemeyi seviyorum. Çoğu insanın kafası kazan olur dinlemekten. Bense karakter heybeme bir sürü kişinin dolduğunu düşünürüm. İnsanları dinlerken onları tekrar tekrar keşfederim. Mutlu olurum. Hem doğrudan değil ama insanların anlattıkları zihnimin gerisinde bir yerlerde yer ettikçe vakti zamanı geldiğinde onlar bir şekilde bana yazılarımda yardımcı olmuş oluyorlar. Yahu rahatlıyorum be! Galiba bu yüzden öykü ve roman okumayı seviyorum ben.

Neyse fazla uzatmayım. Sonuçta şair değilim. Pek kendime de güvenmiyorum ya yine de yayınlayım dedim.

Diyalog

Dedim:
   Zihnimi doldurma
   Doldurma hayatımı
   Kabul et!
   Yoruyorsun.

Dedi: 
   Çöldeki kaktüs gibi yalnızım.
   Gövdesindeki su kadar boşum.

Dedim:
   Değilsin.
   Kaktüs su dolu
   Sen de hayat dolusun.
   Ama tavus kuşu gibi için.
   Kabarıyor, batırıyorsun.

Dedi: 
   Rahatlatıyorsun beni.

Dedim: 
   Yoruyorsun, anlamıyorsun.

Dedi:
   Yoruyorum, anlıyorum.
   Fakat, kabul et.
   Seni seviyorum!

***

Not: İnsan hikayeleri dinlemeyi o zamanlar seviyorum demiştim ama dinlediğim onca tuhaf hikayeden sonra artık sevmiyorum galiba.

7 Haziran 2011 Salı

Kadıköy'ü Geziyorum

Dün Kadıköy'de manzarası manav olan bir pastanede çay içtim. Sonrasında da iskeledeki konservatuvarın dibindeki çingene manzaralı bankında...  Sanırım bunun sebebi artık İstanbul'da geçireceğim vakitlerimin çok sınırlı olması ve sadece deniz değil her tarafını özlenecek manzara gibi görmem. Yahu şimdiden özlüyorum bu şehri. Daha doğrusu Kadıköy'ü. Misal şimdi final haftasındayız, iki kır dizini de çalış değil mi? Yok ben Kadıköy'ün ara sokaklarında dolanıp duruyor, her bir yerinde oturup çay içiyor, her parkında sırtımı bir ağaca dayayıp kitap okuyor ya da insanları izliyorum. Hani insan arkadaşıyla son gecesinde sabaha kadar oturup sohbet eder ya benim ki de o hesap. Sürekli halleşiyorum Kadıköy'le.

Artık başka hiç bir yere de gitmek istemiyor canım. Tamam, kesin öyledir, biliyorum bu şehrin çok daha güzel, görülmeye değer muazzam yerleri vardır ama doğrusu beni bu ara hiç mi hiç ilgilendirmiyorlar. Şurada topu topu iki hadi bilemedin üç haftam kaldı, Ankara'ya dönüyorum. Ve eğer bir önceki yazımda annemin öngörüsü çıkarsa temelli olarak dönüyorum. Haliyle şimdiden acayip özlüyorum bu ilçeyi, çarşısını, garip balık kokteylleri yapan dükkanlarını, hırdavatçılarını, kitapçılarını, çingenelerini, denizini, herşeyini. Ancak yine de biliyorum, o kadar da üzülmeme gerek yok. Bu ayrılış nokta değil sadece virgül. Ben de bu istek ve azim varken dünyanın neresinde olursam olayım mutlaka bir kaçamak yapar, kavuşurum İstanbul'a, Kadıköy'e.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Kitap Meraklısı Keş Amca Ömrümü Yedin

 Dün kendi kendime bütün gün yurtta kalacağım diye söz verdim ya bu bünye öyle uzun süre kapalı kalmaya alışık olmadığından, gene dayanamadım attım kendimi dışarıya.

İlk önce Kadıköy'e gittim. Şöyle Mühürdar'da dolandım, hava aldım. Bir banka oturup kitap okudum. Yanımdan insanlar geçti. Rahatlamam gerekiyordu ama rahat değildim. Gittim Eminönü vapuruna bindim. Üst kattaki kantin bölümünde masaya oturdum, kitabımı okumaya başladım. Amacımın tamamen kendi kendime kitap okuyabilmek olduğuna karar verip vapurların bunlar için ideal yerler düşündüm. "Eminönü'nde iner sonra Üsküdar vapuruna geçip kitap okumama devam ederim." diyordum. Ancak inmeye yakın aklıma bir arkadaşla konuştuğumuz proje geldi. Birini belirleyecek, onu 15-20 dakika takip edecek, kendimizi fazla belli etmeden neler yaptığına dikkat edip eğlecektik. Dedim ki  "şimdi de yapsam ne olur ki sanki." Hemen karşı taraflarda oturan birini gözüme kestirdim. O kadar kendi halindeydi ki beni kesin fark etmezdi. Sarı kısa saçlı, uzun boylu, hantal bir oğlandı. Sırtında kocaman bir dağcı çantası, elinde bir sürü migros poşeti vardı. Vapur iskeleye yanaştı çocuk indi, sirkeci yönüne doğru seyirtti. Ama sadece seyirtti. Yürümedi. Allah kahretsin ki yürümedi. Durdu, poşetlerini yere koydu, çantasını açıp bir şeyler yapmaya başladı. Haliyle ben de biraz uzağında durdum. Adamımı gözden kaçırmadan etrafa boş boş bakışlar atmaya başladım. Herhalde nereye gideceğine karar verememiş kız pozunda olmalıydım ki taksilerin orada duran esmer, bıçkın bir çocuğun ilgisini çektim. Haydaa al başına belayı. Allahım ilk takip vak'amdaki olaya bak. Oğlanında kalkıp yürüyeceği yoktu. Dedim "Bari yürüyüp gideyim de başka birilerini gözüme kestireyim." Bıçkın çocuksa peşimden gelip "konuşabilir miyiz?" demesin mi? Ben gayet ukalaca "Sanki hayır desem konuşmayacaksın?" dedim, yürüdüm, gittim. Neyse allahtan peşimden gelmeye devam etmedi.

Şimdi gözüme öyle birini kestirmem gerekiyordu ki ne çok yavaş olsun ne de fazla hızlı. Çevresindeki insanlara da dikkat etmesin, hedefine odaklanmış bir halde yürüsün. Öyle uzun uzun seçme sansım yoktu, akşam üstüydü ve birazdan hava kararmış olacaktı. Uzakta, bayağı bir uzakta kırmızı trençkotlu, kahverengi dalgalı saçlı bir kadın gördüm. Biraz hızlandım peşine takıldım. Burada kendime not da çıkardım. Birini takip edeceksem mutlaka gözlük takmalıydım. Bir numara bozuk gözle kadını uzaktan net göremiyorsun ki anasını satayım. Neyse bayan yanındaki kahverengi kısa saçlı bir kızla galata köprüsüne doğru gidiyordu. Köprü kalabalıktı, her telden insan bir yandan denizi izliyor bir yandan karısı, kocası, arkadaşı, sevgilisi, çoluğu çocuğuyla konuşuyordu. Bense sadece kadına bakarak yürüyorum. Birden karşıdan üstü başı kir pas içinde, göbekli, kirli sakallı esmerliği kirden mi doğuştan mı olduğu belli olmayan yalpalayan bir adam yoktan var olmuş gibi karşımda peyda oldu. Adamdaki tek temiz şey elinde tuttuğu yeni yakılmış sigaraydı ve bu adamın mide bulandırıcı olmamasına hiç de yardım etmiyordu. "Allahım ne tuhaf adam sarhoş mu tiner mi çekmiş belli değil" diye kadını unutmuş adam hakkında fikir yürütürken önümde durup benimle konuşmaya başlamasın mı? Kulağımda kulaklık olduğundan ilk başta ne dediğini anlayamadım. Kulaklığımı çıkarıp korkudan fare sesi kadar tizleşmiş sesimle "beyfendi gider misiniz" dedim, gitmedi. Ellerimi adama doğru siper ederek. "Ne diyorsunuz anlamıyorum, param yok benim." dedim. Adamsa dili iyice dolaşmış halde "kitabına bakacağım" diye tutturmasın mı? Haydaaa! "Kitap mı, ingiliz edebiyatı tarihi." diye adama hesap verirken korkudan çıkan sesimi ben bile tanıyamıyordum artık. Adam dediğime inanmıyor illa bakacağım diye tutturuyordu. Ben bir kaç adım gerileyip kitabı açıp içini gösterdim "İngiliz edebiyatı tarihi inanmıyor musun?" dedim viyaklayarak. Resmen öl kızım şurda deseler ölecektim. O kadar korkunç bir adamdı. En sonunda arkadan iki oğlan "Hişştt, hoop, amca!" diye bağırdılar da bay sarhoş yanımdan okkalı küfürler savurarak ayrıldı. Hay Allah müstakını versin bu adamın. Resmen tüm pazar eğlencemin içine etti.

Neyse ki kadın bayağı uzaklaşsa da gözden yitmemişti de hızlı hızlı yürüyüp ona yetişebildim. Ama benim sinirler perperişan. Takip etmek de yalan oldu iyi mi? Kadın köprüyü geçti tophaneye doğru yürümeye başladı. Ben "Yok- dedim- bana bu kadar macera yeter." Ancak kadını tophaneye uğurlamadan önce yüzünü görebildim yine de. Kırk yaşlarında, çıkık elmacık kemikli, zayıf, esmer, sinirli yüz hatlarına sahip bir kadındı ve beni kuşkuyla süzen gözlere sahipti. Anlaşılan köprü macerasından sonra kendimi farkettirmeme ilkeme hiç de uygun hareket etmemiştim. Geri döndüm, köprüyü hızla geçerken herkesin bana baktığı gibi salak bir hisse de kapıldım. Hatta travmanın şokundan ne kadar aptallaştıysam artık yanımdan geçen bir kadının ayakkabısına "Vay be artık iskarpinlerin kenarlarına minik ışıklar da yerleştiriyorlar." diye kendi kendime yorum bile yaptım. Meğer kadının ayakkabısı yanıyormuş. Kadının yanındaki çocuk "Anne ayakkabın..." dedi. Teyze ayağını yere sürtmeye başladı. Bir sürü kıvılcımlar çıktı iskarpininin altından.


Not: Bundan böyle Galata Köprüsünden geçerken kalın ve kahverengi ciltli kitaplarımı gazeteye sarıp onlara bir kalıp peynir süsü vermeye karar verdim. Düşünsenize adamın elimdeki kitabı kapıp gittiğini.

Not2: Korkulu bir macera geçirsem de bir seyyar satıcının elindeki sigarayı arkadaşına uzatarak, eşofman satışıyla alakalı sosyolojik çıkarımlarını duymadan da edemedim. "Yav kardeşim kadınlar hep siyah, lacivert alıyor, erkekler de nerde pembe, yeşil var ona gidiyor. Anlamadım gitti."

26 Şubat 2011 Cumartesi

Çanta Hikayesi

Hafta sonu Moda'dan kendime çanta satın aldım. Orjinal plakları çanta şekline getirmişler satıyorlar. Tam bir tasarım harikası. Resmen iki aydır o  çantayı alabilmek için gün sayıyordum. En sonunda muradıma erince büyük bir heyecanla çantayı taşımaya başladım. Yalnız ben ne kadar çantanın çok tatlı, şirin olduğunu düşünsem de bu kadar dikkat çekeceğini hiç düşünmemiştim. İşte benim böyle ara ara saflığım tutabiliyor.

Hafta sonundan beri hergün ama hergün tanıdığım tanımadığım neredeyse herkes en az bir kere çantamla ilgilendi. Kampüsteki cafenin balık etli güzel kasiyeri, yol üstünde uğradığımız yaşlı eczacı, okuldaki hocalar, stajdaki öğretmen ve bakıcı kadınlar, banliyo trenindeki kadın, oda arkadaşlarım, okul arkadaşlarım, kütüphane arkadaşlarım;erkek, kadın... Yani beni gören çantaya bakmadan geçmiyor. Kimisi şu kadınların işine akıl sır ermez derken, kimisi senin tarzın değil ki bu diyor. Başkası ise aaa tam senin tarzın, senden başka kim takar ki bunu diyor. Elli yaşlarındaki bir hanım ablamız alet çantası sandım elindekini derken bir başkası rock müzik dinlemeyi sever misin diyor. Sanki plaklarda sadece rock müzik kayıtlı. Kimisi gotik buluyor, kimisi komik, kimisi de tam bir tasarım harikası diyor. Ancak tüm bu denilenler bir yana yolda bu çantayla yürümenin bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Ye kürküm ye hesabı çanta yüzünden bir haftadır sürekli atraksiyon yaşıyorum. Bakalım ne zaman insanların ilgileri tükenecek?

13 Şubat 2011 Pazar

İstanbul'a gelmek Güzel De...

Yolculuk nasıl derseniz yer yer b*k gibi geçti desem yalan olmaz açıkçası. Hemen arkamda iki şımarık çocuğuyla bir anne oturuyordu. Allahım felaket gürültücülerdi. Çocuklar nadiren sessiz olsalar da genelde hep koltuğu sallamakla, tepsileri pat pat açıp kapatmakla, sürekli benim koltuğun altına ayaklarıyla vurmakla meşguldüler. He bir de zırlamak ve sızlanmakla. Onları duymamak için müziğin sesini iyice açıyorum bu sefer koltuk arasından bir kol uzanıp beni dürtüyor, perdemi çekiştiriyor. Anne de bir manyak.  Şakır şakır basıyordu paparayı bebelere. Yok yok. Sınıf içinde çocuklar tamam çok tatlı ama dışarıda tam bir felaketler.

Biliyorsunuz genelde otobüse tercih etmem ama bu sefer çamaşırlarım anca kuruyacağından otobüse binmek gerekti. Otobüse binersem de Nilüfer'e binerim hep. Ama bu sefer Kamil koç'tan aldım. Nedendir bilmem ben bu firmaya bir yerden bir gıcık kapmıştım. Felaket ön yargılıyım. Ama pekala da güzelmiş. Aslında gene pek beğenmedim de şu koltuk arkası ekranın seçeneklerinin çok fonksiyonel olması beni benden aldı doğrusu. Böyle her şeyi elle seçiyorsun. İstersen gelene kadar hep aynı müziği dinle. Ah tabi şu arkadaki veletler olmasaydı bu zevkin keyfini daha rahat çıkarabilirdim.

İstanbul'a geldikten sonra bendeki rahatlığa bakın. E-5 servisleri bizim yurdun önünden geçiyor ama ben "Aaa ne güzel bir kitapmış bu yav" diye diye elimdeki kitabı okurken ineceğim yeri kaçırmaz mıyım? Kafamı bir kaldırdım üsküdardayım. Neyse artık dedim son durağa kadar inmedim. Sonra da çekçekli valiz kullanma ehliyetim olmadığı halde(sürerken kadının tekinin ayağını ezdim.) onu süre süre kız kulesinin oraya kadar yürüdüm. Ama yol beni nasıl sarsmış yürümek açıyor ya hiç otobüse, dolmuşa binecek gibi hissetmiyorum kendimi. Bir taksiye bineyim bari dedim. Taksici inmeme yakın demez mi "Bak yurtta kalıyormuşsun, hadi gece neyse de gündüz niye otobüse binmiyorsun?" Bir de yanlış anlama boşuna paran gitmesin diye söylüyorum diye açıklama yapıyor. Var ya kırk yılın başı bir keyif edelim dedik adam içine etti.

Böyle işte. Pek güzel bir yolculuk sayılmazdı. Yarın da okul başlıyorum. Bakalım...

10 Şubat 2011 Perşembe

Annem ve Düzenli Yaşam!

- Oğlum hani ben kpss'de İstanbul'u yazacağım ya sen de İstanbul'da okumak istiyorsun. Annemde tayinini İstanbul'a mı alsa. Ne güzel düzenli bir hayatımız olur.

dedim ve o anda da ne kadar saçma bir cümle ettiğimi anladım. Zaten ben anlamasam da erkek kardeşimin suratıma attığı bakıştan da bu anlaşılıyordu.

Annem ve düzenli yaşam! Burada biraz durmak lazım.

Kamunun saygın memuru annem hafta içleri işten geldikten sonra eğer salı ya da çarşamba değilse erkenden yatar. Hatta annemin uykusu bizim sülalede tam bir dalga konusudur. Öyle fazla yemek yapmaz. Hatta tatillerde genellikle ben yaparım. Hafta sonları ara ara aklına eserse temizlik yapar. Ya da bir misafir geleceği vakit. Genel de temizliği ben yaparım. Zaten ben İstanbul'da değilken evde bile kalmaz. Direkt anneannemlerin evinde kalır. Bizim ev sadece tatillerde, özel günlerde açılan yazlık gibidir. Haliyle ben evden ayrılırken evde bir şey unuttuysam tatil dönüşü onu aynı yerinde olduğu gibi bulma ihtimalim fazlasıyla yüksektir.

Şİmdi böyle yazdım diye eleştirdiğim, tasvip etmediğim sanılmasın. Bilakis böyle olması beni hiç rahatsız etmiyor. Hatta ara ara anneannem ya da babaannemin evi gelip düzenlemesine daha çok rahatsız oluyorum. Kadının kocası öleli neredeyse yirmi yıl olmuş. Kimseye hesap vermek durumunda değil. Çocuklarını büyütmüş. İşinde gücünde. Ee tatillerde eve gelip temizlik yapan, yemek pişiren kızı da var. Daha ne olsun.

Hem onun bu salaş hali bizimle ilişkilerine de yansımış. Zaten benim en çok hoşuma giden durum da bu. Haber verdikten sonra eve kaç gibi geleceğinle, hangi arkadaşınla buluşacağınla, ne giyineceğinle falan hiç ilgilenmiyor. Hatta aslına bakarsanız benim temizlik, yemek yapmamla falan da ilgilenmiyor. (Erkek kardeşimin evi batırmasına da ben sinirlendim zaten.)

Bu rahatlık annemle konuşmalarımıza da yansımış. Onunla sanat, edebiyat, kitap, siyaset gibi konularda tıpkı samimi arkadaşlarımla konuştuğum kadar keyif alıyorum. (Tabi ara ara bir "elif şafak-aşk dedim, yazarın edebiyat anlayışından girdi dostoyevski'den çıktı" gibi tepkileri de olmuyor değil.)

Zaten benim babaanneme bu kadar sinirlenmemin sebebi de bu. Kadın geldiğinde bir anda akşam televizyon etrafına toplanmış geleneksel aile haline dönüyoruz. Asla bulaşık makinesinde bulaşıklar beklemiyor, salçalar, ve sıvı yağlar illaki cam kaba konuyor. Aynı saatte uyanıyor, aynı saatte yemek yiyoruz. Bu arada çalışan kadın da olsan, mutlaka bir kap yemek pişirmen gerektiğin dikte ediliyor. (Var ya bu yaz da amcamın kızı evleniyor. Annemle ne yapsam nerelere saklansam bilemiyorum vallahi.)

Yani demem o ki annem İstanbul'a gelip de bir ev tuttuğumuzda yine eskisi gibi "öğrenci evi" yaşantımıza devam edeceğiz. Ben de çalışıyor olacağıma göre öyle fazla temizlik falan da yapacak gibi de durmuyorum. Artık hafta da bir yardımcı kadın çağırırız eve.

Not: Aslında bizim de kendimize göre(!) bir düzenli yaşam anlayışımız var.

Not2: Resimdeki kadın değil mi? Çelişkide kaldım.

27 Ocak 2011 Perşembe

Elin Oğlunu Televizyonda Gördüm

Belki bir ay önce bir sabah erkenden kahvemi içerken sınavıma çalışayım diye kadıköy-starbucks'a gitmiştim.

Doğrusu o gün de ilk bir saat çok güzel ders çalışmıştım ta ki Erim bey yanında bir bayanla çıkıp gelene kadar. Masaları o kadar yakınımdaydı ki hala konuştukları tüm şeyler gün gibi aklımda. Öyle ki adamın sesini nerede duysam tanırım, anlayın artık.

İlk başta ufladım, pufladım ya madem onlardan kurtuluş yok. Bari zevk almaya bakayım deyip başladım bunlar ne konuşuyor diye dinlemeye. İlk buluşmalarıymış. Haliyle birbirlerine kendilerini tanıtıyorlar. Adam kimya mühendisi ama geçimini özel ders vererek sağlıyormuş. Kadını turkcell bayii'den çıkarken görmüş hemen oradaki çiçekçiye koşup alelacele bir buket çiçek yaptırmış ve kadına yetişmiş. Ondan çok etkilendiğini tanışmak istediğini söyleyip telefon numarasını istemiş. Kadın hakkındaysa pek bir malumat sahibi değilim. Zira hep adam konuşuyordu desem yalan olmaz. Sadece kadının otuzlu yaşlarında olduğunu öğrenebildim. He, bir de bir kere Londra'ya gitmiş olduğunu.

Adam bir ara kendini övmek için "Bana bir bak. Otuz iki, otuz üç yaşında gibi duruyorum değil mi? Ama ben kırk yaşındayım" deyivermesin mi? Artık dayanamayım. "Yok daha neler!" deyip farkedilebileceğimi falan düşünmeden yan tarafıma dönüp adama baktım. Sesi öyle genç geliyordu ki kadından küçük bile sanmıştım adamı. Pekala da kırk yaşındaymış ama. Neyse bu vesileyle adamın yüzünü de iyice görmüş oldum aslında. İyi oldu.

Adamın hava atmayı çok sevdiği de belliydi var ya. Yurt dışına gezilere çıkıp duruyormuş. Yalnız başına güzel bir semtte yaşıyormuş. Bol bol bu starbucks'ta oturuyormuş. Bu arada bir yarışma programına da katılmış. Mış mış mış. Çok iyi hatırlıyorum, adamın övünmelerinden iyice gına gelmişti.

............................

Şimdi buraya kadar her şey normal değil mi? Sıradan basit bir olay bile sayılabilir hatta. Açıkçası ben de önceleri "Elin adamı söylüyor abi!" diye adamın cesaretini överek arkadaşlarıma anlatsam da hikayeyi buraya yazmaya pek değer bulmamıştım. Ta ki bu elin oğlunu dün gece televizyonda görene kadar.

Halamlar yatmış ben de kucağımda netbook'um, kanaltürk'ü açmış, oradaki siyaset programını sırf gazeteci "Melih Altınok" un yakışıklılığı için izliyorken, program bitmiş ardından gece gece "soru bankası" diye bir yarışma programı başlamıştı. Aslında o anda yarışmayla ilgilenmiyordum. Zira o andaki asıl derdim "Allahım bu twitter'u buza nasıl bağlıyorduk" sorusunun cevabını bulmaktı.

Fakat birden tanıdık bir ses geldi tv'den. "Yok canım ses sese benzer." deyip televizyona kafamı kaldırıp öylesine baktım ki ne göreyim? Yarışmacı Starbucks'taki kur yapan adam değil miymiş. Adamımız kendini tanıtıyordu.
"Kimya mühendisiyim ama şu an serbest çalışıyorum."
Ben şaşkınlığı falan attım, karşıdan cevap veriyorum. "Özel ders veriyorum desen incilerin dökülür sanki."

Koyu çirkin mavi dar bir tişört giyip onu da pantolonunun içine iyice sokmuş. Önünde de böyle kocaman bir göbek. Adamı otururken görmüştüm ya potluklarını o gün farketmemişim demek ki. Yok yok, daha soruları cevaplamadan benden eksi puanları almaya başladı bile. Soruları da doğru düzgün bilemedi hem. Ne bileyim, o gün halbuki daha çok şey biliyor gibi bir imaj çiziyordu. Anlayacağınız daha adamı ilk gördüğüm anda nasıl bir antipati kapmışsam ağzıyla kuş tutsa yaranamazdı bana artık. Adam ne söylese, ne yapsa aklıma hep kadına attığı havalar geliyor, içimi bulandırıyordu. Adı da bir tuhaftı zaten. Nüfus memuru kerim yazacakken baştaki harfi yazmayı unutmuş gibiydi aynı.

.....................

Bakın ne düşünüyorum biliyor musunuz? Adam madem bol bol Kadıköy-starbucks'a gidip oturuyormuş. Onu oralarda görüp "Aaa siz soru bankası'da yarışan Erim bey değil misiniz?" diyormuşum. Ne makara olur ama.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Eneee! Ne Zamandır Yazmıyordu Kitap Gibi Kız

Bir aralıktan beri, konusu bence oldukça salak, bir öyküye başladım. Günlerdir onunla uğraşıyorum. Aslında hergün uğraştığım da söylenemez. Elde olan şartlara göre şöyle bir taktik geliştirdim. Haftada üç dört gün akşam saat beşten sonra Kadıköy'de bir kafeye gidiyor, her seferinde hep aynı yere oturuyor ve akşam on buçuğa kadar yazıyorum. Tıpkı mesai doldurur gibi.  
Doğrusu böyle olması çok iyi oldu benim için. Bir kere programım mümkün olduğunca sabit olduğu için başka günlerde “Hiç yazı yazmaya vakit bırakmıyorlar ki.” diye çevreye sinirlenip durmuyorm. Sonra gün içinde yazdıklarım zihnimi meşgul etmiyor. Yazamıyorum diye vicdan azabı da çekmiyorum. Biliyorum ki akşam olacak, ben cafeye gideceğim ve o anda ilham perim yanımda bitecek.

..............

Ales'e girdim bu arada. Hesaplamalarıma göre 80'in üstünde alacak gibi duruyorum. (Keşke mantık sorularına daha çok çalışsaymışım.) İnşallah düşündüğüm gibi çıkar da size rezil olmam. Laf aramızda kız kardeşim de girdi bu sınava. Sormayın fena sinir oldum ona. Yahu kız sadece bir soru boş bırakmış- ki biz o sorunun hatalı olduğunu düşünüyoruz- geri kalanı da hesaplarına göre doğruymuş. Allahım yüz mü alacak ne? Neyse bakmayın şimdi kıskandığıma, eğer yüz alırsa sağda solda onun için hava atacak olan kişi de benim.

....................

Kitap aşermeye de tam gaz devam ediyorum. Okul kütüphanesinde klasik yazarlardan seçme yapılmış bir kitap buldum. Basımı 1930 küsür. Çevirisi hakikaten oldukça vasat fakat oradan yeni yeni bir sürü isme ulaştım. Kütüphanelerde bulabildiğim kadarıyla bir kısmını ödünç aldım, onları okuyorum. Ee, haliyle kitapların çoğu çok eski. Bir çoğunun basımı 1960 yılının bilmem kaçı. Bir de insanlar elimde görmüyorlar mı bu kitapları? Hemen “Ooo, eski kitap okuyoruz.” demeye başlıyorlar. Bir türlü anlatamıyorum ki kitabı dışı değil içi için aldığımı. Kimisi onlarla hava attığı bile söyleyecek kadar bile ileri gidiyor. Yeni baskısı yapılsa onu alırdık değil mi? Bir kere eski kitapların bazılarının çevirisi güzel dahi değil.
Aman ya boş ver. İnsanların her dediğine bakar, onlara açıklama yaparsak ohooo...

...........

Son sınıf olmak çok fena bir duygu yahu. Sürekli arkadaşlarla bir arada olmak için program yapıp duruyoruz. “Hadi tiyatroya gidelim, hadi İstanbul Modern'e gidelim, hadi “Body worlds”e gidelim, hadi sinamaya gidelim, hadi hadi hadi... ” Program kumkuması olduk yemin ediyorum. Sonra farklı seçmeli dersleri alsakta inatla birbirimizi bekleyip kantinde derin muhabbetlere dalıyoruz. Sanki böyle yaparsak sene sonunu geciktirebileceğiz. Oysa dönem sonu gelmeye başladı bile. Puff!

Böyle işte dostlar. Hayat güzel, hava güzel, ben güzelim, kafam rahat. Bir de blogu ihmal etmesem çok güzel olacak :)

7 Aralık 2010 Salı

Ödüllü Kısa... Kısa...

Cuma günü annem geldi. Kız kardeşimle birlikte büyük adaya gittik. Ahanda yanda gördüğünüz fotoğraf da adalar vapurunda çektiğim ayaklarım. Biz annemi şuraya gidelim, buraya gidelim diye adanın iç kısmına doğru gezdirirken annem en sonunda patladı. "Kızım ben buraya deniz görmeye geldim, ev görmeye değil." Doğrusu kaç yıldır burada olduğumdan içerideki insanların denize hasret kaldığını unutmuşum. Halbuki eskileri hatırlıyorum da pikniğe falan giderken yolda minicik bir su birikintisi görsek hemen aşağı inip önüde fotoğraf çektirirdik. Hatta anneannemin gecekondusunun yakınlarında pis suların oluşturduğu gölümsü şeyde kurbağalar çıkmaya başlamıştı da "aaa!" diye heyecanla izlemiştik. Şimdi de eski hasretliğimizi unutmuş anneme "anne şöyle müze var, böyle saray var, akşam şu tiyatro var." deyip duruyoruz. Kadın deniz istiyor deniz!

................

Hastayım. Üşütmüşüm. Cumartesi günü arkadaşıma üzerimde incecik bir tunik ve pantolonla gidip de ertesi gün havalar bir anda soğuyunca kaldım mı dımdızlak. Kadıköy'de oturan arkadaşlarımdan çıktıktan sonra kardeşime gidecektim. Onun evi de öyle yerdeymiş ki trenden indikten sonra yirmi dakika yürüyorsun. Yani aslında normalde o kadar uzak değildi de incecik kumaşın içine içine giren rüzgarla yol hakikaten bitmek bilmedi. Peki sonuç... Karnım ağrıyor, öksürüyorum, boğazımda garip kekremsi bir tat var.

...............

Dün geçen sene gönüllü çalıştığım kütüphaneye kitap almaya gittim. Uzun süredir onları ziyaret etmiyordum. İnsanın bıraktığı şeyleri aynı eskisi gibi bulması ne kadar güzel bir şeymiş. Beni nerdesin sen diye öyle kızarak karşıladılar ki "Tamam ben vefasızın tekiyim" dedim artık. "ne deseniz haklısınız." Güya kitapları alıp hemen gidecektim iki saat'e yakın kaldım orada. Son dakika dedikoduları, insanların hayatında olan değişiklikler, yeni gelen çalışanı tanıştırma, başlanılan kurslar, düşünülen projeler, gıcık liseli okuyucular... kendimi bir ara sanki hala orada çalışıyormuş gibi hissettim.

...............


Beni NK ve life ödüllendirmiş. Ödüllerini daha yeni cevaplayabildim. Özür diliyorum. life'ye link koyamadım, zira bana ödülü verdikten sonra blogunu kapamış :(

29 Kasım 2010 Pazartesi

Figüran Bile Oldum Ya Şu İstanbul'da...

Marmara ikinci sınıftayım. Canım nasıl sıkkın ama neye olduğunu bile bilmiyorum. Tek istediğim yorganın içinde öyle boş boş tavana bakmak. Okula bile gitmemiş dahası arkadaşlarla iletişim kurmamak için telefonlarımı dahi kapatmışım. Benim olur ara ara böyle dönemlerim, bir kaç gün kafamı toplayana kadar gitmem okula. Kendi kendime bir şeyler yapar, kitap okur eğlenirim.

İşte tam da böyle sıkıntılı bir şekilde tavana bakarken birden arkadaşım daldı odaya.

"Figüran olalım mı?"
"Hönk?!"

Bu çatlak, ileride bir gün değerinin anlaşılıp oyuncu olacağına inanan arkadaşın başka bir çılgın arkadaşı oyunculuk ajansına bağlı çalışıyormuş. Figüran eksikleri varmış bunu aramış. yok mok dedim ama dinletemedim. Yalnız gidemezmiş ille de birlikte gidelim diye tutturuyor. Dedim "kızım ben türbanlıyım, ne rolünde oynayacağım ki?" Bu pat diye demez mi "Peşmerge!" diye. Hey allahım yarabbim, resmen basiretim bağlandı tamam dedim, gidelim.

Çıktık yola, neden sonra önümüzde içi terörist kız dolu bir minibüs gelip bizi aldı sonra doğru samandıra dağlarına. İlk önce bir köyde durduk, tuvalet ihtiyacını karşılayıp yola devam edeceğiz. Köylülerin bakışlarını bir görseniz, ellerinden gelseler bizi bir kaşıkta boğacaklar. Ama harbi kızlar da tam peşmerge gibiydiler. Tekrar yola koyulduk gele gele çamur içinde, ıssız, köpeklerin uluduğu, çıplak dağlara geldik. Allahım yola çıktığımdan beri pişmanlığı hiç bu kadar iliklerimde hissetmemiştim. Ne vardı ben de herkes gibi şöyle yoldan geçen, bakkala o anda bir şey soran bir kız olsaydım. Ya da esas kız esas oğlana tokadı basarken etrafta şaşıran kalabalıktan biri olsaydım mesela, "Aaa!" deseydim suratımı sahte sahte büzerek.

Kocaman kostüm arabasından bize yeni yıkanmış nemli yeşil şalvarlar, kazaklar, yelekler verdiler. Bir de ayağıma çok büyük gelen çamurlu mu çamurlu postal,elimize de ağır mı ağır sahte bir tüfek. Poşularla da iyice sarıp sarmaladık oh, al sana mis gibi dağdan inmiş kız.

Roller harbiden basit. Aslında etrafta rol diye bir şey yok ya neyse. Böyle sıra sıra yürüyoruz, tepelerden elimizde tüfekle koşuyoruz, oyuncu kadın ara ara bize "Hevaller" diye bağırıyor, dağ oyuklarında oturup dinleniyormuş gibi yapıyoruz, etrafa mahzun, sert bakıyoruz falan filan.

Güzdüz çekimleri böyle bittikten sonra hava kararana kadar dinlenmeye koyulduk. Bu arada ben etrafı gözlemliyorum. Bir ara yönetmen telefonla yeni oyuncu siparişi için ajanla konuşurken aynen şunları dedi. "Yav, gözünü seveyim yarın gönderdiklerin şöyle kara kuru, esmer olsun. Hiç sarışın terörist olur mu akıl var mantık var." O anda birden kendimi kontrol ederken buldum.
- Kahverengi göz, tamam!
- Koyu renk kaşlar tamam!
- Esmerlik, eh... (Yok yok ben iyiyim ya.)

Bir de ne laubali oluyor bu dizi insanları en çok ona uyuz oldum. Bir kere yönetmen yardımcısı sürekli "peşmergeler yürüyün!" diye bizle dalga geçip duruyor. İnsanların memleketini öğrenip hepsine bir kulp buluyor. Kendisi Ankara'lıymış, bir tek ona laf yok. Resmen kendi Ankara'lılığımdan utandım. Figüranların bir kısmıysa kendileriyle iki kelime edilemeyecek kadar boş kafalı. Kikirdemekten başka bir şey bildikleri yok. Yönetmense çekimden sonra taksimde sabahlayacağını söyleyen kıza salak salak nasihat ediyor, kızsa koca adama "Bana abilik taslama" diye bağırıyor. Tam bir curcuna anlayacağınız. Peki benim arkadaşa ne demeli. Konuşmadığı tanışmadığı kimse kalmadı. Sanat yönetmenine ne kadar iyi, terbiyeli bir aile kızı olduğunu anlatırken, yönetmen yardımcısına aslında matematik öğretmeni değil de hep bir oyuncu olmak istediğini anlatıp durdu. "Yönetmen bey, acaba ben iyi oynadım mı?" dedi. Baş rol oyuncusuyla muhabbet kurmaya çalışıp, havasından pek başarılı olamasa da, ajansa bağlı kızlara numarasını vermeyi başardı. Olur da oyuncu lazım olursa çağırsınlar mutlaka gidermiş. Hey yarabbim asla bir insanı tam olarak tanıyamazsınmış onu anladım resmen. Kızın tek yaptığı düzgün şey yeni sigaraya başlamış bir kıza elindeki sigarayı yere attırmak oldu o kadar.

Bu arada benim beğenmediğim bu sete, diğer figüranlar hayran kaldılar. Ben adam bizle dalga geçiyor diye sinirlenirken onlar bu "Ne güzel espiri bile yapıyorlar." deyip mutlu oluyorlar. Ben yemeklerini beğenmiyorum onlar "Bize yemek bile veriyorlar." deyip seviniyor, sorduğumuzda yüzümüze bakıp cevap veriyor, azarlamıyor diye el çırpıyorlar. Yazık yahu bu insanlara. Biz hadi bir seferlik eğlencesine geldik onlar her gün bu işi meslek olarak yapıyorlar. Bir de üstüne üstlük bir gıdım iyi muamele bile görmüyorlar. Aldıkları yevmiyeyse Benim Hacettepe'deyken verdiğim özel dersin bir saatlik parası bile değil. Şu insan hayatı ne kadar ucuz allahım!

Neyse gel zaman git zaman hava karardı. Yönetmen çekime başlamadan önce kimler yarın gelmeyecek diye sordu. Ben hemen el kaldırdım.
"Yarın gelmeyecek olanlar ölecek o zaman."
Sonra yönetmen yardımcısı geldi bize nasıl ölüneceğini öğretti. Tepeden aşağı sıra sıra yürürken "Paatt!" diyecek biri kendini yere atacakmış, sonra bir daha bir daha bir daha... Ben üçüncü patta ölecektim. Bİr de saf saf diyorum ki "oh oh, ölünce kenara çekilirim, eee rolüm bitti ne de olsa." Tabi bilmiyordum ki sahneler bölük pörçük, ordan burdan, yakın kareden uzak kareden çekilip duruyor. İnanın gece saat ona kadar yerde süründüm, yüz üstü bir dizimi karnıma çekip ateş ettim, kendimi yere attım, tepelerden kaç kere koşa koşa inip durdum, oyuncudan rol icabı azar yedim, sıranın baş tarafındaki eşek tarafından kovalandım, sonra tekrar süründüm, süründüm, süründüm. Elime taşlar battı, üşüdüm, karnıma kramp girdi, koşacağım derken ayağımı burktum, uykum geldi, eşek tepecek diye ödüm patladı ve orada "Tamam geliyorum" diyen dillerime bir kez daha lanet ettim.

En sonunda, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen saatlerin sonunda gece yarısı yatağıma zar zor yattığımda her tarafım ağtıyordu. Kıpırdayacak hal kalmamıştı bende. Ertesi akşama kadar ölü gibi yattım. O günün ardından okula üç gün daha gidemedim. Arkdaşlarım bana bir şey oldu mu diye merak etmişler. Oldu demek isterdim onlara "Olmaz mı, eşek tepmişe döndüm."

...........

Arkadaşım herkese dizide oynadığını söyledi. "Baba beni bu şu gün izle, meşhur oluyorum." bile dedi. Beni zorla ekranın başına oturtup diziyi izlettirdi bile. Ama bir şey söyleyim mi evet çok komik, çirkin çıkmışım ama hep ben çıkmışım. Arkadaşımsa yazık ya biri önüne geçmiş, ya arkasını dönmüş ya da kafasını eğmiş. Bir tam çıkamamış. Bense öyle kabak gibi ekranı dolduruyordum ki çok sinir oldum kendime. Kimselere söylemedim, bakın şurada oynadım açın beni izleyin demedim, diyemedim. Hatta olur da beni gören olursa diye "İnanmıyorum, demek bana o kadar benziyor." yalanını hazırlayıp bir köşeye koydum bile.

26 Kasım 2010 Cuma

İstanbullular

Mezun olup da İstanbul'dan ayrılmama sadece aylar kalmışken bu incelemeyi yazmak artık şart oldu. Yalnız baştan belirteyim istisnalar kaideyi bozmaz.

* Bir kere İstanbul'lu adam yolda yürürken birisinin saati sorduğunu duysun kendisine sorulmamış olsa bile yanından geçerken dayanamaz söyleyiverir.

Örnek olay:

İki kız Üsküdar akşamı rıhtımda yürürken,

- Kuzu saat kaç ya, geç kalacağım yurda?
- Ay bilmiyorum ki şarjım bitti.
(O arada yanlarından geçen bir eleman kızların suratlarına bile bakmadan, kendi kendine konuşur gibi.)
- Ona çeyrek var.
- Hönk?!..

* İstanbullu genç otobüste, trende, tramvayda kısacası kalabalık araçlarda göz göze geldiği bayana yer verir, kafasını çevirip uyumaz.

* İstanbullu adam yol tarif ederken kendinden geçer. Anlamazsan üşenmez bir daha anlatır, olmadı krokisini çizer. Dahası sonradan sizi tekrar görürse bulup bulamadığınızı merak edip sorar bile.

* İstanbullu insan sıcak kanlıdır. Atılgandır. Siz arkadaşlarınızla hararetli bir konuşmaya dalmışken birden yoktan var olmuş gibi karşınızda belirir. Sanki kırk yıllık dost gibi zevkle tartışır konuyu.

* İstanbullu yardımseverdir. Ağır bir şey taşıdığını görünce koşup yardım eder. 

* İstanbullu sorduğun soruya duygu ve düşüncelerini katarak cevap verir. Bu arada cevaptan da fazlasını öğrenir, üstüne nur topu gibi cevap verecek soru sahibi bile olursun.

Örnek olay,

- 19D bu duraktan geçiyor mu?
- Ah be kızım kaçırdın, şimdi geçti otobüs.
- Neyse (kız konuyu kısa kesmeye çalışıyordur.)
- Sağlık olsun kızım, bekle sen bir daha geçer. Okuyor musun sen?
- Hönk?!..

* İstanbullu trende vapurda sadaka dilenenlere karşı kayıtsız durmasını da parkta bahçede çingeneden kendini korumasını da iyi bilir. Tehlike geçtikten sonra da arkalarından konuşmasını da asla ihmal etmez. (Senden benden çok kazanıyor bunlar.)

* İstanbullu insan her gittiği yerde kendini belli eder. Mesela Ankara'da teklifsiz konuşmasıyla insanları tedirgin eder.

* Vel hasılı kelam İstanbullu adam gözünden belli olur. 

Bu da temsili bir İstanbullu resmi :)

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kısa... Kısa... 4

- O kadar trene methiyeler düzdüm ama sanmayın ki beğenmediğim yönleri hiç yok.

Bir kere vagonlarda priz olması o ekspresin pahalılıyla değil tamamen tesadüfe bağlı. Bunun yüzünden dün yazımı zar zor yayınlayabildim mesela. Yayınladıktan hemen sonra da şarjı bitti garibimin. İnanın abartmıyorum bir keresinde Anadolu ekspresiyle Ankara'ya gelirken bacaklarımı biraz açmak için vagonlar arasında yürüyüşe çıkmıştım, bazı vagonların prizinin olduğunu bazılarınınsa olmadığını görmüş, iyice sinir olmuştum. Anlayacağınız bu priz olayına takmış durumdayım.

Ayrıca neden inatla hep bir saat gecikmeli Ankara'ya varan güney ekspresinin varış saatini düzeltmiyorlar onu da anlayamıyorum. (Aaa, durun durun! Ben tcdd'ye bir mail atayım. Çok ilgililer hemen cevap veriyorlar.)

- Son sınıftayım, ilk defa valizimle sınava gittim. Hatta o da yetmedi sınavdan sonra valizimle staja gidip, "Stajdan sonra kocaya mı kaçacaksın ne bu hal?" esprilerine de maruz kaldım.
Olay şu aslında. Bilimsel araştırmalar dersi hocasının panodaki "pazartesi saat bir de toplantıya gelmeyen devamsızlıktan kalacaktır." notuyla karşılaşınca benim staj da pazartesiden salıya alındı. Tamam ana sınıfına öğleden sonra gitmem gerekiyordu ama sabah da sınav vardı, hem trene de akşam altı buçuk gibi binecektim. Ee, haliyle ben de kaba bavulumla önce sınava sonra da staja gittim. Allahtan okul pendik garına yakın, tren de pendikten yolcu alıyor da, paydos saatinden sonra rahat rahat gara gidebildim. Ama felaket yorulduğum için eve gelince öğlen bire kadar uyumuşum.

- Ankara'ya geldiğimi tam olarak sabah dolmuşa binerken valizime yardım etmek yerine yolcuların kös kös oflayıp puflamalarından anladım. Oysa İstanbul'da valizi neredeyse hiç indirip bindirmene fırsat vermez, hemen yardım ederler. (Demem o ki, bu yazıyı okuyanlar Ankara'lı arkadaşlar, bakmayın öyle bön bön, koşup yardım edin. Şu ön yargıyı bir kıralım artık yahu.)

28 Ekim 2010 Perşembe

Geldik yine hikayenin başına.


Ankara'ya gidiyorum. Koskoca iki haftalık vize günlerinde benim sadece bir tane vizem var. Gerisi ödev, sunum, staj. Tek vizemin olduğu 2 kasım akşamı trenle Ankara'ya gidiyorum. Bayramdan sonraysa yine İstanbul. Hem bu sefer Ankara'nın tadını daha çok çıkarırım diye düşünüyorum. Zira bu sefer kalabalık yok, düğün yok, "nereye gidiyorsun" diye soran insanlar yok, evde doğru düzgün kimse olmadığı için doğru düzgün bayram temizliği de yok. Şehir ve ben sadece.

Doğrusu ilk defa bu kadar çok sıkıldım İstanbul'da. Öyle bir son sınıf programı hazırlamışlar ki ortada ders yok. Olan üç beş kolay dersse zırt pırt iptal olup duruyor. Kendimi okula sadece kantinde arkadaşlarla oturmak için gidiyormuş gibi hissediyorum. Cumartesi gittiğim seminerler bile okul boşluğunu doldurmaya etmiyor. Örneğin bu hafta resmen üç tane kitap bitirdim. Okumak bu aralar benim için sadece daha fazla canımın sıkılmasını engellemek için yaptığım bir eyleme dönüştü. Gündemdense hepten uzak düştüm. Gazete okumuyor, haber sitelerini takip etmiyorum. Neler olup neler bittiğiyle alakalı tüm bilgilerimi siyaset manyağı iki samimi arkadaşımla odada sürekli gazete okuyan kıza borçluyum. Anlayacağınız onlara hangi haber kayda değer geliyorsa benimde kulağıma o bilgiler değiyor. Ancak Ankara'da bana ne oluyorsa bir anda gündemde ne var ne yok takip etmeye başlıyorum. Yani anlayacağınız kürkçü dükkanımı özledim.

Neyse bu kadar yetsin. Doğrusu ranza üstünde, etrafta insanlar sürekli konuşurken ancak bu kadar kafamı toplayabiliyorum. 

10 Ekim 2010 Pazar

Sırılsıklam Kültürlüyüm Ben

Kültür mantarları yanımda halt etmiş. Bir kültürlüyüm bir kültürlüyüm sorma gitsin. Mantarlar gibi serin ve nemli yerlerde kültürlü olacağım diye ne kadar yağmurlu rutubetli hava varsa, o seminer senin, bu söyleşi benim, şu kütüphane onun dolaşıp duruyorum.

Şaka bir yana hakikaten kültür kumkumasına döneceğim bu gidişle. Cuma günü kız kardeşimle kıyamet gibi yağan yağmura aldırmadan Anadolu yakasından taa Vefa'ya gittik. Dikkat edin, burada "taa" sözcüğü yolun uzunluğunu değil bilakis yağmurun şiddetini veriyor aslında. Allahım İMÇ durağından sonra o kısacık yol ne kadar uzun geldi bize. Hayır, seminerlerin verileceği Bilim Sanat Vakfı'nın nerede olduğunu da bilmiyoruz anasını satayım. Bir de sanki son kayıt tarihi de öyle yarın falan. Yok, ne alakası var, düpedüz haftaya kadar devam ediyor kayıtlar. Fakat biz iki boş ve sosyal aktivite manyağı kız bir kere aklımıza koyduk ya cuma günü kayıt yaptıracağız diye, ille de çıkacağız yola.

Neyse çıktık yola ya etraf göl olmuş resmen. Vapurdan bir indik, yağmurdan önümüzü göremiyoruz. Resmen algılarım kapandı, tüm yön bulma yetilerimi kaybettim. Kardeşim "neye bineceğiz abla" diye bağırmasa kıpırdayacağım yok. Allah'tan vapurdan inince durak yakınmış da fazla aramamız gerekmedi. İnince Vefa için Reşat Nuri sahnesinin yanından yürüyecekmişiz. Öyle de yaptık ya bir türlü vakfı bulamadık. Kime sorsak "ilerde ilerde" deyip duruyorlar. Yürü yürü en sonunda güzel bir binanın öünde durduk. Bir adam koşarak binadan çıkıyordu ki "pardon bilim sanat..." demeye kalmadı burası dedi gülerek. Sicim gibi inen rahmetten görememişim. Kabak gibi kocaman "Bilim ve Sanat Vakfı" yazıyormuş üzerinde meğersem. Kendimi rezil gibi hissettim ya. İnşaallah o adamla bir daha karşılaşmam.

İçeri girdik şükür. Yalnız bir sorun vardı. Ben buraya son dakika da kardeşimin sürüklemesiyle gelmiştim. Ne semineri istiyorsunuz deseler, manavdan sebze seçer gibi "neler var?" diye sorardım yemin ederim.  Meğer 54 tane seminer varmış da içlerinden çakışmayanları seçebilmek için verdikleri kitapçık ve programı iyice incelememiz gerekiyormuş. Of! Ne kültür şoku ama. Abartmıyorum neredeyse bir saat seçmelerle uğraştık. Hepsi de cumartesi ve hepsi de farklı farklı salonlarda arka arkaya dizilmişler. İstediklerimiz arasında çakışmayanları eşleştirene kadar göbeğimiz çatladı. Kardeşim iyi coştu ya ben sadece üç tane seçebildim. Seçtiklerimden bir tanesinin konu başlığı da "Edebiyat okumaları". Sekiz haftalık bir seminermiş bu. Çok heyecanlandım doğrusu. Bakalım nasıl geçecek? 16 ekimde de başlıyor.

Dönüşte ıslak paça ve ayakkabılarla sıcak bir yere girmek istedik, vefa bozacısına attık kendimizi. Camın ardından belki de ahşapın göz aldatmacasından olacak sıcacık görünüyordu içerisi. Ama nerdeee, gayette soğuktu ortam. Boza sıcak gelir belki dedik, yok, o da soğuktu. (Yoksa sıcak boza içtim diye bizi mi kandırmıştı insanlar.) İlk boza içme girişimim günlerce beklemiş, bozuk bir bozayla olduğu için temkinle yaklaştım ya iyiydi tadı. Fakat vazgeçilmez değil. Yani olsa da olur olmasa da. Zaten bardağın tamamı da fazla geldi bana. Hem oraya girme amacımız tamamen ısınma ve barınma amaçlıydı ve bu amacımıza maalesef pek az nail olabildik. Cuma'ya gideceklermiş de. "Biz senin yerine bakarız beyabi, sen merak etme, bizi bu yağmurda dışarı koma." diyecektik olmadı. Kendimizi dışarıda bulduk. Puf! Biz yine soğuk ve yağmurlu yollarda perperişan... (Küçük Emrah nerdesin?)

Neyse çıktık, durağa yürüyorduk ki bir kız acele acele bize doğru geliyor. Önümüzde durup "Afedersiniz bilim sanat vakfı nerede acaba" demesin mi? Gülerek cevap verdik ona. Aynen bize tarif ettikleri gibi anlattık yolu. "Tiyatronun yanından gir, Vefa bozacısına gelince sor, kim olsa gösterir." Anlaşılan seminerlere bayağı rağbet var. Aaa, hatta İstanbul'da olanlara gitmelerini tavsiye edeyim. Seminerler ücretsiz ve kayıt için sadece fotoğraf ve kimlik fotokobisi gerekli.

7 Ekim 2010 Perşembe

Cafe Dertleri


Bir daha ilk defa gittiğim bir kafede asla türk kahvesi içmeyeceğim. Getirdikleri şeyin tadı ekşi bulaşık suyu gibi oluyor, yanında pahalıya kakaladıkları su ise cabası. Her seferinde inat edip, getirdikleri suyun kapağını açmayacağım, bu para tuzağına düşmeyeceğim diyorum, ama resmen ağzımdaki berbat tadın gitmesi için adeta saldırıyorum suya. Pendik garının oradaki Sıla cafe için yazıyorum bunları. Çayının tadı oldukça güzelken kahveyi nasıl bu kadar berbat yapabiliyorlar anlamıyorum. Sonuçta cezvede ya da makinede kişiye özel yapılmıyor mu bu? Belki de bayat kahve kullanıyorlar. Evet, şimdi aklıma geldi. Tabi alıyorlar koca bir paket, doğru düzgün içen de yok. İyi de korumuyorlar. Ondan sonra da ekşi, bayat, çamur gibi bir kahve getiriyorlar.

...........

Aslında şu anda öyle bir ukala, öyle gereksiz incelemeler yapma hali içindeyim ki anlatamam.

..............

Sınırlı gözlemlerime dayanarak görece diğerlerine göre daha pahalı kafelerde çaylar bayat geliyor. “Millette para var, çayı ne yapsın.” mantığı geçerli burada herhalde.

Ucuz cafelerde türk kahvesi içmeyin demiştik zaten. Bir de limonata içmeyin diyorum ben. Oh, ne ala memleket. Limonlu link'i suya at, getir sonra da doğal diye kakala. Fakat bununla birlikte çayları genelde lezzetli oluyor. Devir daim olduğundan sanırım.

Çengelköy'deki çınaraltı kahvesine giderkense eşsiz manzaraya karşılık haşlak bir çay içeceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Koca kahvede çay su gibi giderken anladığım kadarıyla düzgün demlenmesine fırsat kalmıyor. (Kardeşim nasıl olsa müşteri çok diye düşünemeyin. Daha fazla çay makinesi alın. İyi pişirin adamı hasta etmeyin.)

Kablosuz bağlantısı var diye yazan kafelerin çoğuna da sinir oluyorum. Yavaş, istikrarsız ve zırt pırt kopuyor. Bazen bağlanamıyorsun bile.

Aman öyle işte. Sabah sabah etütdeyim. İnanır mısınız yatağıma alıştım yazabiliyorm ben diyorum ya fasa fiso. Kendimi kandırıyorum ben. Yok kardeşim, çok zor oluyor. 10 kişilk odada kimseye sus, yazı yazıyorum diyemezsin, komik olur. Allahtan bilgisayar küçükte, hergün yanımda taşıyabiliyorum bilgisayarımı. Böylece kantinde kafede orada burada yazıp yayınlayabiliyorum.

Şimdi de etütde kimse yok. (Hayret!) Oh, fırsatı bulmuşum, canım yazı yazmak istiyor ya aklıma mevzu da gelmiyor. Ben de böyle birşeyler zırvalayıverdim işte.