Sayfalar

cafe dertleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cafe dertleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2012 Salı

Cafeler her yerde, Cafeler Polatlı'da


Benim dışarıda bir yerlerde oturma hastalığım var. Bu yüzden polatlı'ya geldiğimden beri beni benden alacak cafe arayışına girdim. Gerçi ön yargılarıma yenilip, her gördüğüme dalmadım ama yine de bu yazıyı yazacak kadar birikimim oldu. Ve diyebilirim ki bu yazı Polatlı cafelerinin benim gözümden bir incelemesi olacaktır, bilginize. (Fiyat karşılaştırmalarına çay'yı baz aldım.)

İlginç olan ne biliyor musunuz? Her fiyat aralığında mekanlar var ve bunların kaliteleriyle bir alakası da yok. Bu varsayımımın en tipik örneği olarak "Antik Cafe"yi gösterebilirim. Böyle apartman içi köhne mi köhne, salaş mı salaş bir yer ama en pahalı yer orası. Hayır diyorum ki konsepti öyle olsa, o zaman çalışanlarının kibar ve mesafeli bir havası olması gerekirdi. Manzara desen zaten nanay. He bakın ora hakkında ne keşfettim? Kuafördeki manikürcü kıza "Geçen gün antik cafe diye bir yere oturdum." dedim. Bana pis pis sırıtmaya başladı. Meğer orası aslında daha çok ev bulamayan sevgililerin oynaşma yeriymiş. Hoş harbiden de öyleydi. Fakat ben ne bileyim bunun için özel bir cafe olabileceğini. Çay 2 TL.

Beğenmediğim yerler arasında bir de "İstasyon Cafe" var. Dış kısmı gene iyi, oturunca ana caddeyi görüyorsun, insanları izleyip eğleniyorsun da, iç kısmı tam bir felaket. Otantik olacağız diye işin b*kunu çıkarmışlar. Ellerinde ne kadar eski at arabası tekeri, yayık, kazma, kürek, çapa, halı, kilim, üzerik, nazarlık varsa hepsini etrafa serpiştirmişler. Köy evi gibi kalaslarla, odunlarla kaplamışlar etrafı. Ancak öyle karışık, kalabalık ve boğucu olmuş ki içeri girip de dışarı çıktığında insanın "oh be dünya varmış." diyesi geliyor. Çay 1 TL

Ne sevdim ne sevmedim diyebileceklerim içindeyse ilk olarak "Midas Cafe"yi söylerim. Polatlı'da ünlü bir yer. Teras katında. Cafenin içerisi akşamları loş ışıklı, genellikle bura gençlerinin takıldığı, tavla ve okey taşlarının şıkırtılarından geçilmediği bir yer. Masalar pek öyle konforlu değil. Zaten burayı ünlü yapan tamamen manzarası aslında. Eminim bura müşterileri asansöre bindiklerinde diğerleri üçe, dörde basarken böyle havalı havalı beşe basıyorlardır. Şey der gibiler aynı. "Hıh, ben polatlı manzarası görmeye çıkıyorum, sizse bilmem ne bürosuna." Ancak sorun şu ki terastan görünen şeyler sadece akşam vakti apartmanlardaki dairelerin ışıkları, aşağıda dolaşan karınca misali insanlar ve Atatürk heykeli. He bir de sanırım tepedeki zafer anıtı. Yani deniz, nehir, dere ya da ne bileyim böyle çayırlık, yeşillik gibi bir doğa manzarası yok. Ama oraya gidenlere sorsan "manzaraya karşı kahve içilmesine doyum olmaz" derler. Yav, şimdi düşündüm de belki ben abartıyorumdur. Zira Hacettepe'ye gittiğimin ilk senesi İzmir'li bir kızı eve davet ederken "Bize gelsene, salonun manzarası müthiş" diye hava atmıştım da kız "Niye sizin camdan deniz mi görünüyor?" diye bozmuştu beni. Galiba dört sene İstanbul'da okuyunca benim de o kızdan farkım kalmamış oldu, değil mi?

İkbal's cafe var bir de bildiğim. Burayı seveceğim aslında da ah şu müşteri profili olmasa. Genellikle beyaz yakalılarının takıldığı bir yer. Ne zaman oraya gitsem mutlaka beni baştan aşağı süzen ve kıyafetimi fazla spor bulan bir orta yaşlı, yıllanmış, bakımlı memureyle karşılaşıyorum. İçerisi ne kadar lüks, garsonlar ne kadar kibar olsa da şu özentili ve yapmacık konuşan hanım teyzelerimizden dolayı alışamadım oraya. Ama yine de yalnız kalmak istediğimde en uygun yer orası. Hem gözlerden uzak hem de buradaki diğer cafelerin aksine uzun uzun oturunca kimse gelip masanı bilmem kaç kere silmiyor ya da siparişiniz var mı diye sormuyor. Çay 1,50 TL.

Tabi beğendiklerim hiç mi yok?
"Sakarya fırın cafe" var mesela. Burası benim favori mekanım. Polatlı'ya gelen herkes karnını doyurmak için mutlaka oraya gitmeli. Hem ucuz, lüks ve lezzetli hem de interneti ve prizi var. Ayrıca çalışanları da mesafeli bir samimiyet halinde. İç tasarımı alabildiğine zarif ve ferah, masaların etrafındaki koltuklarsa çok rahat. Öyle ki, sabahtan akşama kadar hiç sıkılmadan oturur insan. Müşteri profilini de genellikle öğrenciler ve benim gibi hala öğrencilikten kopamamış çalışanlar oluşturuyor. Haliyle oldukça samimi bir ortam. Tek kusurlu tarafı uzun süre oturduğunuz zamanlarda "bir şey içmez misiniz" diye masaya gelmeleri. En az üç siparişten sonra yakanızı bırakıyorlar ancak. Tecrübeyle sabit. Canım, gerçi olsun o kadar. Adamların fiyatı öyle ucuz ki, herkes tek siparişle otursa, nasıl kazanacak bu insanlar? Çay 75krş.


Kafelerden hariç, bir tane et lokantasına ve bir kaç tane de börekçiye gittim. Ama benim ev yerine dışarılarda oturmamın sebebi "kukumav kuşu gibi erkenden evde mi oturacağım lan!" düşüncesinden mütevellit, buralar beni hiç cezbetmiyor. Zira yemeğimi yedikten sonra azıcık oyalalansam "Kalk artık" diye kımıl kımıl oluyorlar. 

Sadece önünden geçtiğim Köşk ve Akdeniz Pastaneleri var son olarak. Köşk dışarıdan havalı görünüyor ancak belki de duvarlarının çıplak şampanya rengi olmasından, içimden bir ses ısıtma sistemlerinin korkunç olduğunu söylüyor, bu yüzden otururken üşürüm belki diye girmeye hiç istekli olamadım. Akdeniz'deyse tek dikkatimi çeken şey bir kaç tane yaşlı teyzenin her gün pencere önündeki aynı masalara oturup hiç konuşmadan hüzünlü hüzünlü etrafı kesmeleri. Adeta Orhan Pamuk'un romanlarından Akdeniz patanesine ışınlamış gibiler.

Not: Bu nota yazıyı sonuna kadar okuyarak ulaşanlara helal olsun. Hoop, diye kaydırarak gelenlereyse sözüm, yukarılarda bir yerlerde yaşamın anlamıyla alakalı bir şifre vardı. Hakkınızı kaybettiniz nihohahah...

Not2: Anlattığım yerlerin adreslerini zaten uzun olan yazımı iyice uzatmamak için vermedim. Fakat Harbi harbi dediğim yerleri merak edip oturmak isteyen olursa adreslerini veririm.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Örgü Örme Eylemi

İzmirde kendime tunik örerken sırf şakasına halama
"Aa, dur alışveriş merkezine giderken de yanıma alayım starbucks'ta otururken örerim." dedim. Halamsa
"Eğer böyle bir şey yaparsan seni tanımam!" deyip lafı kestirip attı.

İşte o anda kafamda şimşekler çaktı. Biz insanlar dışarıda davranışlarımızı hep başkalarına göre şekillendiriyoruz. "Elalem ne der", "kafede yan masadaki kadın ne söyler", "acaba şunu yaparsam bana gülerler mi?" gibi şeylere iyice kafayı takmış durumdayız. Ben de düşündüm ki madem böyle. Ben bir kaç arkadaş çağırayım yanıma, alalım şişleri, tığları, gidelim starbucks'a, kahveleri içerken bir yandan da örgü örelim. Hem bu eylemi bir tık öteye de götürelim. Boş boş konuşmayalım edebiyattan sanattan, bahsedelim. Ki eylemimiz iyice dikkat çeksin. Ve dediğim gibi de yaptık. Oturduk kahveleri aldık. Sakince sanki çok normal bir şeymiş gibi poşetten şişleri yünleri çıkarıp örmeye başladık. Dört kişiydik. Birisi örmedi. Onun eline özellikle kitap verdik. Bir arkadaş tığ ile dantel ördü. Ben ve diğer arkadaş ta mor yünden öylesine şeyler örmeye başladık. Yalnız ben bir ara, örgü örmeyi bırakmış, kendimi şişle masaya hayali olay örgüsü taslakları çizerken buldum. Dantel ören kişi "uff kitap gibi kız uğraştırıyorsun bizi." derken bir baktım, dantelin içinde kaybolmuş bile. Bizi ne görüyor ne dinliyor. Eylem falan hak getire. Eline kitap verdiğimiz arkadaş "banane ya ben de örmek istiyorum." diye kıvranıp duruyor. Anlayacağınız ilk başta çaktırmasak bile elimize örgümüzü aldığımızda yüzümüz kızarıyorken bir de bakmışız ki kabuğumuz çoktan kırılıvermiş.

Çevredeki insanların tepkiyse görülmeye değerdi doğrusu. Bir oğlan resmen arkadaşı uzun uzun kesti. Bir çift bizimle konuşmak için çeşitli bahaneler uydurdu. Yan tarafımızda oturan adam inatla kafasını çevirmeden bizi izledi. Ve içeri giren çıkan neredeyse herkes baktı, ilgilendi, güldü. hmm dedi vel hasılı kelam bizimle ilgilendi. He, bu arada kadıköy starbucks'taki baristalar da tepkisiz ve güleryüzlü olmak üzere eğitildiklerini bir kez daha ispatlamış oldular.

Bizim bunu yaparkenki amacımız hem kendi kabuğumuzu kırmak, hem insanların farkındalığını arttırmak hem de starbucks gibi kafeden öte anlam atfedilen yerlerde özellikle çıkıntılık yapmak, dikkat çekmekti. Ve amacımıza ulaştık.

Aslında asıl macera biz örgü örerken değil de ipleri satın alırken oldu. O çok komik işte. Haliyle amacımız sadece sarmak ve örmek üzerine kurulu olduğundan en ucuz ipleri arıyoruz ya tuhafiyedeki kadın soruyor. "Ne için alıyorsunuz?" diye. Bense içimden "Hiç sarmalık, örgü örmelik, öyle..." diyor dışımdansa hiç bir şey diyemiyorum. Düşünsenize starbucks'ta örgü örme eylemi yapacağız da diye anlatmaya başladığımı. İşin yoksa şimdi anlat dur.

Neyse efendim. Kadıköy'de işte böyle değişik, kurmaca bir macera yaşamış olduk. Mutluyuz huzurluyuz

22 Aralık 2010 Çarşamba

Eneee! Ne Zamandır Yazmıyordu Kitap Gibi Kız

Bir aralıktan beri, konusu bence oldukça salak, bir öyküye başladım. Günlerdir onunla uğraşıyorum. Aslında hergün uğraştığım da söylenemez. Elde olan şartlara göre şöyle bir taktik geliştirdim. Haftada üç dört gün akşam saat beşten sonra Kadıköy'de bir kafeye gidiyor, her seferinde hep aynı yere oturuyor ve akşam on buçuğa kadar yazıyorum. Tıpkı mesai doldurur gibi.  
Doğrusu böyle olması çok iyi oldu benim için. Bir kere programım mümkün olduğunca sabit olduğu için başka günlerde “Hiç yazı yazmaya vakit bırakmıyorlar ki.” diye çevreye sinirlenip durmuyorm. Sonra gün içinde yazdıklarım zihnimi meşgul etmiyor. Yazamıyorum diye vicdan azabı da çekmiyorum. Biliyorum ki akşam olacak, ben cafeye gideceğim ve o anda ilham perim yanımda bitecek.

..............

Ales'e girdim bu arada. Hesaplamalarıma göre 80'in üstünde alacak gibi duruyorum. (Keşke mantık sorularına daha çok çalışsaymışım.) İnşallah düşündüğüm gibi çıkar da size rezil olmam. Laf aramızda kız kardeşim de girdi bu sınava. Sormayın fena sinir oldum ona. Yahu kız sadece bir soru boş bırakmış- ki biz o sorunun hatalı olduğunu düşünüyoruz- geri kalanı da hesaplarına göre doğruymuş. Allahım yüz mü alacak ne? Neyse bakmayın şimdi kıskandığıma, eğer yüz alırsa sağda solda onun için hava atacak olan kişi de benim.

....................

Kitap aşermeye de tam gaz devam ediyorum. Okul kütüphanesinde klasik yazarlardan seçme yapılmış bir kitap buldum. Basımı 1930 küsür. Çevirisi hakikaten oldukça vasat fakat oradan yeni yeni bir sürü isme ulaştım. Kütüphanelerde bulabildiğim kadarıyla bir kısmını ödünç aldım, onları okuyorum. Ee, haliyle kitapların çoğu çok eski. Bir çoğunun basımı 1960 yılının bilmem kaçı. Bir de insanlar elimde görmüyorlar mı bu kitapları? Hemen “Ooo, eski kitap okuyoruz.” demeye başlıyorlar. Bir türlü anlatamıyorum ki kitabı dışı değil içi için aldığımı. Kimisi onlarla hava attığı bile söyleyecek kadar bile ileri gidiyor. Yeni baskısı yapılsa onu alırdık değil mi? Bir kere eski kitapların bazılarının çevirisi güzel dahi değil.
Aman ya boş ver. İnsanların her dediğine bakar, onlara açıklama yaparsak ohooo...

...........

Son sınıf olmak çok fena bir duygu yahu. Sürekli arkadaşlarla bir arada olmak için program yapıp duruyoruz. “Hadi tiyatroya gidelim, hadi İstanbul Modern'e gidelim, hadi “Body worlds”e gidelim, hadi sinamaya gidelim, hadi hadi hadi... ” Program kumkuması olduk yemin ediyorum. Sonra farklı seçmeli dersleri alsakta inatla birbirimizi bekleyip kantinde derin muhabbetlere dalıyoruz. Sanki böyle yaparsak sene sonunu geciktirebileceğiz. Oysa dönem sonu gelmeye başladı bile. Puff!

Böyle işte dostlar. Hayat güzel, hava güzel, ben güzelim, kafam rahat. Bir de blogu ihmal etmesem çok güzel olacak :)

7 Ekim 2010 Perşembe

Cafe Dertleri


Bir daha ilk defa gittiğim bir kafede asla türk kahvesi içmeyeceğim. Getirdikleri şeyin tadı ekşi bulaşık suyu gibi oluyor, yanında pahalıya kakaladıkları su ise cabası. Her seferinde inat edip, getirdikleri suyun kapağını açmayacağım, bu para tuzağına düşmeyeceğim diyorum, ama resmen ağzımdaki berbat tadın gitmesi için adeta saldırıyorum suya. Pendik garının oradaki Sıla cafe için yazıyorum bunları. Çayının tadı oldukça güzelken kahveyi nasıl bu kadar berbat yapabiliyorlar anlamıyorum. Sonuçta cezvede ya da makinede kişiye özel yapılmıyor mu bu? Belki de bayat kahve kullanıyorlar. Evet, şimdi aklıma geldi. Tabi alıyorlar koca bir paket, doğru düzgün içen de yok. İyi de korumuyorlar. Ondan sonra da ekşi, bayat, çamur gibi bir kahve getiriyorlar.

...........

Aslında şu anda öyle bir ukala, öyle gereksiz incelemeler yapma hali içindeyim ki anlatamam.

..............

Sınırlı gözlemlerime dayanarak görece diğerlerine göre daha pahalı kafelerde çaylar bayat geliyor. “Millette para var, çayı ne yapsın.” mantığı geçerli burada herhalde.

Ucuz cafelerde türk kahvesi içmeyin demiştik zaten. Bir de limonata içmeyin diyorum ben. Oh, ne ala memleket. Limonlu link'i suya at, getir sonra da doğal diye kakala. Fakat bununla birlikte çayları genelde lezzetli oluyor. Devir daim olduğundan sanırım.

Çengelköy'deki çınaraltı kahvesine giderkense eşsiz manzaraya karşılık haşlak bir çay içeceğinizi aklınızdan çıkarmayın. Koca kahvede çay su gibi giderken anladığım kadarıyla düzgün demlenmesine fırsat kalmıyor. (Kardeşim nasıl olsa müşteri çok diye düşünemeyin. Daha fazla çay makinesi alın. İyi pişirin adamı hasta etmeyin.)

Kablosuz bağlantısı var diye yazan kafelerin çoğuna da sinir oluyorum. Yavaş, istikrarsız ve zırt pırt kopuyor. Bazen bağlanamıyorsun bile.

Aman öyle işte. Sabah sabah etütdeyim. İnanır mısınız yatağıma alıştım yazabiliyorm ben diyorum ya fasa fiso. Kendimi kandırıyorum ben. Yok kardeşim, çok zor oluyor. 10 kişilk odada kimseye sus, yazı yazıyorum diyemezsin, komik olur. Allahtan bilgisayar küçükte, hergün yanımda taşıyabiliyorum bilgisayarımı. Böylece kantinde kafede orada burada yazıp yayınlayabiliyorum.

Şimdi de etütde kimse yok. (Hayret!) Oh, fırsatı bulmuşum, canım yazı yazmak istiyor ya aklıma mevzu da gelmiyor. Ben de böyle birşeyler zırvalayıverdim işte.