Sayfalar

kız kardeşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kız kardeşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2011 Cuma

Millet Oy Vermeye Biz Tatile

Hafta sonu kız kardeşimle Kıyıköy'e gittik. Daha önce adını hiç duymamıştım. Kırklareli'nde bir tatil kasabasıymış. Hani şu herkesin dilindeki klişe benzetmeyle maviyle yeşilin birleştiği enfes manzarası varmış. Tamam dedim ve herkesin oy vermeye memleketine gittiği bu hafta sonunda, biz tam ters istikamete, trakyaya doğru yollandık. Cumartesi sabahı erkenden kalkıp Anadolu yakasından taa Esenler otagara gittik. Ordan ilk önce Tekirdağ-Saray ardından da Kırklareli-kıyıköy. Saray'da kıyıköy servisinin gelmesini pis mi pis pejmurdenin ağababası bir bekleme salonunda bekledik. Ama nereden bilebilirdik ki bizi bekleyen pansiyon akıbetinin bu pejmurde salondan belli olduğunu. Durun resmini de şuraya koyayım da siz de görün.

Neyse Servise bindik, Kıyıköy'de indik. Pansiyon sahibi geldi bizi arabasıyla aldı. Yol uzun muymuş ne. Çamurlu mamurlu bir sürü yoldan geçirdikten sonra pansiyona vardık. Ve tam bir fiyaskoyla karşılaştık. Oda korkunçtu. Adam bizi arabasıyla getirdiğinden geri "Vazgeçtik burayı beğenmedik." de diyemedik. Öylece yerleştik odaya. Yerde halısı olmayan küçücük bahçe katı bir oda. İçinde bir çift, bir de tek kişilik yatak koymuşlar. Bir de kenarda komidin. Tamam buraya kadar sorun yok. Ancak sonra adam gitti biz lavabonun üstündeki dolabı açtık ve ne görelim? İçinde bir sürü kirli tabak ve bardak. Haydi dedim neyse, komidine baktım. O daha da iğrençti. Odada kullanılmayan ne kadar ıvır zıvır varsa içine tıkmışlar. Hele bir lavabo var ki evlere şenlik. İçinde resmen ölü örümcek vardı. O an anladım ki bu "Sahil Pansiyon" bizi fena halde kandırmış. Tamam oda eski olabilir, rutubetli olabilir ama kardeşim sonuçta biz bir gün öncesinden ayırtmıştık orayı. İnsan bir odanın içini temizler, bulaşıkları yıkar değil mi ama. Allah aşkına bir örümcek ağını kaç günde örer? Resmen tuvalet koca koca ağlarla kaplıydı. tabi odanın binbir çeşit yerine konuşlanmış küçük kafalı koca ayaklı örümceklerini hiç saymıyorum bile. Ama biz öyle halimize katlanmadık tabi. Adamı çağırdık odayı örümceklerden arındırmasını istedik. Adam pişkin, lakayt! Fırçasıyla geldi, duvara iki sürttü "Örümcekten korkulur mu, biz elimizde alıp atıyoruz." diye bize güldü sonra da gitti. Ama o gider gitmez bir baktım örümcekler tek tek geri yerlerine gelmeye başlamışlar. Kardeşimin zaten örümcek fobisi hat safhada. Ee serde ablalık da var, iş başa düştü. Önce tuvalette kupkuru ve bir o kadar da kirli bir tuvalet fırçası buldum. Sonra bastım gördüğüm örümceğin üstüne. Valla o fırça yer yer odayı kirletmiş olabilir ama ha biraz eksik kirli, ha biraz fazla. Ama bizden sonra o odaya gelenler bilseler ne çok iş yaptım, dua ederler bana. Neyse odadaki eski ve pis buzdolabından bana elektirik çarptığını da söyleyeyim de bu faslı bitireyim. Ama çok korktum yahu. Hemen fişini çektik. Geceleyin de onca oda maratonundan sonra sabaha kadar uyumayalım dedik. Ama uyku fena bastırınca el mahkum başlar bir bir yastığa düştü. He, unutmadan haliyle olası bir "Siz pansiyon seçmeyi bilmiyorsunuz, gezmeyi bırakın." diyecek olan aile büyüklerine karşı pansiyonun bir tane bile fotoğrafını çekmedik. Malum etrafta delil bırakmamak lazım.

Neyse kötü bir pansiyona düşsek de Kıyıköy genel olarak güzel bir yerdi. Ama insan bu kadar doğal güzelliğe biraz yapaylığın katılmasını istiyor yahu.

 Mesela çayırlık yerlerdeki otları biçselerdi de bastığımız yerlerin çamur mu kuru mu olduğunu anlayabilseydik.

Kıyıköy aslına bakarsanız tam bir uygulamalı coğrafya yeriymiş desem yalan olmaz. Bu zamana kadar hep şu ırmak şu denize, şu nehir bu denize gibi bir sürü bilgi öğrenmiştim de hiç biri sınavı geçtikten sonra aklımda kalmamıştı. Ama şimdi Papuç deresini sorsanız size o dakikada şeceresini çıkarırım. Düşünsenize resmen derenin karadenize döküldüğü yere gitmişiz. Hatta kasabanın küçücük plajı dere ile deniz arasında öyle şirin bir burun (doğru mu dedim) oluşturmuş ki insan heyecanlanmadan edemiyor.


Tam net olarak belli olmasa dikkat edilirse menderes oluşturarak denize dökülen dereyi fark edebilirsiniz.


Burası da tam derenin Karadeniz'e döküldüğü yer.


Dere demişken hazır, biraz daha ayrıntısına gireyim. Kıyıköy'de Papuç deresinin etinden sütünden bayağı yararlanmışlar. Resmen dere turizmi yapmış adamlar. Mesela şu yukarıdaki resim gibi. Dereye sallar koyup onları cafeye çevirmişler. Fiyatları da pek pahalı değil hem. (İçecekler bazında tabi.) Garsonları da çok kibar. Kıyıköy'e giderseniz mutlaka oraya gitmenizi tavsiye ederim.


Derede biz de su motoruyla gezdik. (Tabi o resimdekiler biz değiliz.)



Hem hava biraz serin olduğundan hem de seçim zamanından olacak plaj da doğru düzgün kimse yoktu. Bu da bize yaradı açıkçası. Zaten çok garip, kasabanın çarşısına gitmek için mutlaka bu küçük plajdan geçmen gerekiyor. Bizim o pek süper lüx(!) pansiyonumuz da derenin öte tarafında olduğundan ilk önce salla plaja geçiyor ardından da kumlarda bata çıka yürüyüp yola çıkıyoruz. 


Yukarıdaki resmi salla bizim tarafa doğru gelirlerken çektik. İlk başlarda etrafımızda "aman siz çekemezsiniz" diye salımızı çekmeye koyulan adamlar peyda oluyordu. Tabi sonraları onların çekmesine karşı koya koya kendi salımızı kendimiz çekebildik. Ama sal çekmek bayağı üst baş kirletmeci bir etkinlik. Ellerinin yosunlara ilk teması ise tam bir şok etkisi yapıyor.


Aya Nikola Manastırı. Kıyıköy'ün tek tarihi yeri. Şu anda harabe halinde. Her tarafına yazılar yazmışlar. Adamın teki de kendi kendini oranın sorumlusu ilan etmiş güya manastırı koruyacak. Bir kartona "Tako'nun Yeri, bekçiniz tako'ya bahşiş vermeyi unutmayın" yazmış sonra da bunu manastırın duvarına çivilemiş! (Süper koruyor evet.) Bahiş vermedik tabiki.


Eveeet! Yazının sonuna geldik. Eğer buraya kadar okumaya sabrettiyseniz eyvallah. Ne diyeyim büyük sabır var sizde:)

7 Ocak 2011 Cuma

Tombala Yaktın Beni

Yeni yıla tombalayı kaybede kaybede girdim resmen. Tabi bunun üstüne acaba tüm yılım kaybetmekle mi geçecek gibi kötü bir espiri beklemeyin benden.

Neyse efendim, kız kardeşimin eşi tüm tombala bahislerini yaladı yuttu.

Şimdi biraz başa dönelim isterseniz.

Cuma akşamı stajdan çıkıp kız kardeşimin evine gittim. maksadım yıkanmış çamaşırlarımı oradan alıp doğru arkadaşımın evine gitmekti. Bir kaç arkadaş daha gelecek biz öyle basit film izleme, tabu oynama, kola ve meyveler eşliğinde yeni yılı karşılayacatık. Ancak anasınıfı bebeleri, yılbaşı partisinde beni öyle yordular ki kardeşimin evine gider gitmez kendimi yere serilmiş buldum. Ben yerde kan ter için de yatarken bana acıyla bakan kız kardeşim "abla gitme arkadaşına istersen" deyince sanki bunu bekliyormuş gibi beynimdeki ampul yanmaz mı? Allahım ben neden daha önce onlarla yılbaşı kutlamayı düşünmemiştim ki. Hemen arkadaşımı arayıp gelemeyeceğimi söyledikten sonra biraz dinlenip kardeşimle birlikte alışverişe çıktık. Ve böylece yıl başını üç kişiden oluşan mütevazı toplulukla kutlamaya başladık.

Biraz meyve, çerez, cips, içecekler eşliğinde internetten şarkılar açarak çene çaldık önce. Sonra kardeşimle eşi tavla turnuvasına başladı. Kazanan benle oynayacaktı. Ancak ben öyle yavaş ve saya saya oynuyordum ki kazanan da kaybeden de benle oynamak konusunda hemen mızıkçılık yaptılar. Kız kardeşim en sonunda pes ederek benle oynadı ya ilk elde beni mars edip "Abla ben sıkıldım hadi tombala oynayalım." diyerek beni can evimden vuruverdi.

"Eee, tam gece yarısında ne yaptın peki?" diye soracaksanız tombala oynamaya kendimizi öyle son sürat kaptırmış ki birden pat pat sesleri duyup "aaa havai fişek atıyorlar." diye pencereye koştuk. Meğer saat çoktan 12 olmuş bile. Tabi ben o heyecanla pencereye koşacağım derken  kartın üstündeki tüm pulları devirmişim. Neyse güç bela pulları geri yerine yerleştirdik oynamaya devam ettik ve diğer ellerde olduğu gibi bunda da kaybettim.

Millet belki her yılbaşında tombala oynamaktan sıkılmıştır ya ben hiç sıkılmıyorum. Biz tombalayı bahisli oynuyoruz çünkü. Acayip heyecanlı oluyor. Her oyuncuya 10'ar tane nohut dağıtıyoruz. oyuncular kart başına kasaya, ki bu durumda kasa nohut kavanozu oluyor, üç nohut veriyor ve oyun başlıyor. Birinci çinko bir, ikinci çinko iki, tombala'ya ise üç nohut kazanılıyor. Oyuncular nohutları miktarınca istedikleri kadar kart alabiliyorlar. Ola ki birisinin nohutu çıkışmadı, bu durumdaysa kasaya borçlanmak yerine kasadan kaç tane nohut aldıysa diğer oyunculara da o kadar nohut dağıtılıyor. (Aslında nohutu biten oyun dışı oluyor ama biz üç kişi olunca böyle bir yöntem uydurduk.)  Böyle böyle sıkılana kadar oynanıyor oyun.

Ve efendim yıl başı olalı bir hafta olmuşken ben daha yeni yazabilyorum yazımı. Malum bir son sınıf öğrencisi olarak Kpss'ye hazırlanıyoruz. (Bu da tüm ihmallerimin bahanesi oldu yav. Halbuki çaktırmayın sınav açılışını daha dün geometri çalışarak gerçekleştirdim. Ama yalan yok Ales'e çalışmıştım.)

22 Aralık 2010 Çarşamba

Eneee! Ne Zamandır Yazmıyordu Kitap Gibi Kız

Bir aralıktan beri, konusu bence oldukça salak, bir öyküye başladım. Günlerdir onunla uğraşıyorum. Aslında hergün uğraştığım da söylenemez. Elde olan şartlara göre şöyle bir taktik geliştirdim. Haftada üç dört gün akşam saat beşten sonra Kadıköy'de bir kafeye gidiyor, her seferinde hep aynı yere oturuyor ve akşam on buçuğa kadar yazıyorum. Tıpkı mesai doldurur gibi.  
Doğrusu böyle olması çok iyi oldu benim için. Bir kere programım mümkün olduğunca sabit olduğu için başka günlerde “Hiç yazı yazmaya vakit bırakmıyorlar ki.” diye çevreye sinirlenip durmuyorm. Sonra gün içinde yazdıklarım zihnimi meşgul etmiyor. Yazamıyorum diye vicdan azabı da çekmiyorum. Biliyorum ki akşam olacak, ben cafeye gideceğim ve o anda ilham perim yanımda bitecek.

..............

Ales'e girdim bu arada. Hesaplamalarıma göre 80'in üstünde alacak gibi duruyorum. (Keşke mantık sorularına daha çok çalışsaymışım.) İnşallah düşündüğüm gibi çıkar da size rezil olmam. Laf aramızda kız kardeşim de girdi bu sınava. Sormayın fena sinir oldum ona. Yahu kız sadece bir soru boş bırakmış- ki biz o sorunun hatalı olduğunu düşünüyoruz- geri kalanı da hesaplarına göre doğruymuş. Allahım yüz mü alacak ne? Neyse bakmayın şimdi kıskandığıma, eğer yüz alırsa sağda solda onun için hava atacak olan kişi de benim.

....................

Kitap aşermeye de tam gaz devam ediyorum. Okul kütüphanesinde klasik yazarlardan seçme yapılmış bir kitap buldum. Basımı 1930 küsür. Çevirisi hakikaten oldukça vasat fakat oradan yeni yeni bir sürü isme ulaştım. Kütüphanelerde bulabildiğim kadarıyla bir kısmını ödünç aldım, onları okuyorum. Ee, haliyle kitapların çoğu çok eski. Bir çoğunun basımı 1960 yılının bilmem kaçı. Bir de insanlar elimde görmüyorlar mı bu kitapları? Hemen “Ooo, eski kitap okuyoruz.” demeye başlıyorlar. Bir türlü anlatamıyorum ki kitabı dışı değil içi için aldığımı. Kimisi onlarla hava attığı bile söyleyecek kadar bile ileri gidiyor. Yeni baskısı yapılsa onu alırdık değil mi? Bir kere eski kitapların bazılarının çevirisi güzel dahi değil.
Aman ya boş ver. İnsanların her dediğine bakar, onlara açıklama yaparsak ohooo...

...........

Son sınıf olmak çok fena bir duygu yahu. Sürekli arkadaşlarla bir arada olmak için program yapıp duruyoruz. “Hadi tiyatroya gidelim, hadi İstanbul Modern'e gidelim, hadi “Body worlds”e gidelim, hadi sinamaya gidelim, hadi hadi hadi... ” Program kumkuması olduk yemin ediyorum. Sonra farklı seçmeli dersleri alsakta inatla birbirimizi bekleyip kantinde derin muhabbetlere dalıyoruz. Sanki böyle yaparsak sene sonunu geciktirebileceğiz. Oysa dönem sonu gelmeye başladı bile. Puff!

Böyle işte dostlar. Hayat güzel, hava güzel, ben güzelim, kafam rahat. Bir de blogu ihmal etmesem çok güzel olacak :)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Üç Alakasız Konu: Alt Ranza Savaşı, Son Sınıf Olmak ve Hamarat Kardeşim


Alt ranzayı kapmak: İşte yurt tarihinde hiç bitmeyecek bir kavga. Ne canlar yanmıştır bu kavgada, ne saçlar çekilmiş ne çemkirilmiştir suratlar. Uykusuz yolculuklar sonunda rahatlamaya bile izin vermez bu kavga.Hoş, yurdun er meydanından başarıyla çıkan azdır fakat zafer şerbeti de fevkalade lezzetlidir. Doğrusu alt ranza müthiştir, uykun geldi mi bir anda kendini yatağa atabilirsin. Dışarıdan geldin mi çantanı şöyle bir üstüne bırakabilir, üzerinde başka odadan gelen misafirleri ağırlayabilir, kimsenin yatağına oturmak zorunda kalmazsın.

İstanbul'a gelişimin ilk günü koştur koştur yurda gittim. Dinlenmedim, yemek yemedim, su içmedim. Ah şu alt ranza hırsı yok mu bende, dayanamıyorum. Zaten Ankara'dayken yurdu aradığımda telefondaki ses "Ohoo herkes geldi." dedi ya tüm yolculuk boyunca içim içimi yedi. "Ya herkes odadaysa!" Ama bir girdim ki odaya in cin top oynuyor. Kimse yok. Bir ohh! koyverdim önce sonra gittim hemen nevresimimi aldım, geldim, serdim. Nevresimli yatağa kimse dokunamaz. (muhahahaaa-kötü adam gülüşü) Valizin içindekileri de şöyle üstün körü dolaba yerlestirdim mi doğru kardeşimin evine. Haliyle oraya varmam öğleni buldu. Sen misin alt ranza da alt ranza diye tutturan. Eve bir vardım ki pert olmuşum. Akşama kadar yattım.

........

Son sınıf olmak hakikatan garip bir şeymiş. Sınıfa her giren altın günündeymişcesine birbirini öpmekle, sarılmakla meşgul. Yalnız ben şu sarılmalara, öpüşmelere sinir oluyorum. Sevmiyorum işte kardeşim. Ben illaki öpeceksem sevgimi göstermek için öperim. Eee herkese de diyemiyorsun öpüşmeyi sevmiyorum diye ben de n'apayım sadece öpeni öpüyorum. Alınıp da beni öpmedi diyense sırf bu yüzden trip yapıyorsa olmasın benimle arkadaş zaten. Galiba en çok bu yüzden yurdu seviyorum. Orada kimse tanıştığı kimseye sarılmaz. Sadece tokalaşır. Hatta yurdun havasında suyunda mı vardır bu bilmiyorum ilk defa çıkanlar bile aynısını yapıyor.

Sınıfta hal hatır sormalar, "gezelim, program yapıp." demeler... Herkeste buruk bir kavuşma sevinci. Bakışlarda "Laaan son sınıf olduk" ifadeleri, hocaların bazılarınaysa "şu mendebur kadını bile özleyecek miydim?" bakışları ve daha bir sürü son sınıfın garip psikolojileri. Kısacası son sınıf olmak hakikaten başka bir duygu.

................


Kardeşimin evine ilk defa gidiyorum ya bir garip oldum. Bir kere normalde Ankara'da olsak asla "Aç mısın abla, yemek hazırlayım mı?" demezdi. Şimdi böyle sorup üstüne üstlük masayı özenle hazırlayıverdi,  yetmezmiş gibi de "Doymazsanız bir şeyler daha hazırlayayım." dedi ya ben artık en sonunda patladım. 
"Yok ben alışkın değilim senin böyle yapmana. Bana yemek falan hazırlama. Tuhaf geliyorsun, yabancı gibi."
Bunları harbi ciddi söyledim aslında ama herkes güldü nedense. Abes kaçmış olacak. Velhasılı kelam, ben alışkın değilim kardeşimin bana yemek yapmasına.

Not: Bu yazıyı tee eylülün 21'inde yazmış taslak olarak bırakmıştım. Demek şimdiye kısmetmiş.

Kafam, Dikiz Aynası ve Kaza

Bir önceki mim yazımda ehliyetimin olmadığını yazmıştım ya aklıma neden araba kullanmak istemediğimi yazmak geldi.


10 yaşındaydım. Annem köfte yapacaktı “gitte köfte harcı al da gel.” demişti. Normalde asla ilk dediğinde koşup gitmeyen “banane banane kardeşim alsın” diye tepinen ben herhalde köftenin aşkına son sürat markete koşturmuştum. Çok iyi hatrlıyorum üzerimde kırmızı kot pantolonla oduncu gömleği vardı. Ayağımda da turuncu terlikler.

O yaştaki çocukları bilirsiniz, herşeye koşarak giderler. Ben de koştum koştum koştum caddeye geldim, gene koştum koştum koştum. Yol ortasında ayağım tökezledi yere düştüm. (Yani ben düştüğümü sanmıştım.) Terliğimin teki ayağımdan fırlamış. Fakat ne hikmetse vızır vızır arabaların geçtiği koca caddede hiç araba yoktu. Ayrıca herşey nedense oldukça flu görünüyordu. Sonra birden yolun karşısında amcamı gördüm. Elindeki sigarasını Cüneyt Arkın gibi hışımla atıp uçuk sarı gömleğini rüzgarda havalandıra havalandıra bana doğru koşuyordu. Ben hala “terliğim terliğim” diye önümde duran arabaya aldırmadan yolda aranırken o beni kucakladı, göğsüne bastırdı, orada ne işi olduğunu anlayamadığım arabanın içine birlikte bindik ve dosdoğru polikliniğe gittik. Bu arada kendime geldikçe amcamın göğsündeki kanı da farketmeye başlamıştım. Filmlerde göğsünden vurulmuş insanlar gibiydi aynı ama nedense hiç acı çekmiyordu.

Polikliniğe varınca hemen dikiş atmak için beni sedyeye yatırdılar. Dikiş atacaklarını anladığım anda çıldırmaya başladım. Çünkü sınıftaki çocukların anlattığına göre dikiş atarken o kadar çok acıyormuş ki ben o acıyı yaşamaktansa bırak alnım dağınık kalsın demeye razıydım fakat o yaşta böyle cümleler kurmaktan aciz olduğumdan onun yerine çırıl çırıl ötmüştüm işte. Ben böyle feryat figan ederken baktılar ki kafama dikiş attırmayacağım uyuşturucu iğne vurmaya karar verdiler. Sonra da doktor benimle sohbet etmeye başladı. Klasik şeyler işte. “adın ne, yaşın kaç, derslerin iyi mi?”falan filan. Sonra aaa, kalkabilirsin demesin mi? Oh be dikişten yırtmışız diye sevinirken doktor amcama “pazartesi gelsin de dikişlerine pansuman yapalım.” deyince aklım başıma geldi. Alacağı olsundu o doktorun. Allem etmiş kallem etmiş atıvermişti dikişi.

Sonradan olayları öğrendiğime göre karşıdan karşıya geçerken gelen arabayı görmeyip hızla koşmaya başlamışım. Otomobil o hızla bana dikiz aynasıyla çarpınca ben bir yana savrulurken terliğimin teki de başka bir yana savrulmuş. Bu arada ayna da benim kafama dayanamamış o da kırılmış. (Uzun bir süre arabanın aynasını kafamla kırdığım için dalga konusu oldum zaten. Sakın siz de yapmayın, karışmam!) Cüneyt Arkın amcamsa koşup beni yerden kucaklayınca gömleği alnımdan akan kanla boyanmış, annemse öldüm sanıp, haber alana kadar, ufak çaplı bir baygınlık geçirmiş.

Bu olaydan sonra bir ay caddeye çıkamadım. Sonraları ufak ufak yola çıkmaya başlasam da, on beş sene geçti aradan, hala karşıdan karşıya koşa koşa geçiyorum ve ne şimdi ne de ileride asla ehliyet alma gibi bir niyetim yok. Hem, ne gerek var, bir yerden bir yere gitmek için yeterince vasıta var zaten. (Bu da züğürt tesellisi olsa gerek.)
............

Neyse sonuç olarak, iki kere ÖSS sınavını yüksek puanla kazanabildiğime göre kafam hala yerinde demektir. Tabi burdan şöyle bir sonuç daha çıkıyor. Araba çarpmasaydı ne zehir, ne süper bir zeka olurdum kimbilir. :))


Not: Yukardaki konuyla alakasız olacak ya kız kardeşimin şu yazısı beni korkutmaya yetti. Tamam kabul ediyorum yazısı oldukça komik ama okuduğum zaman, içinde gerçekleşen olayın üzerinden bir gün geçtiyse ve aradığımda telefonları cevap vermiyorsa insanın hakikaten etekleri tutuşuyor. Artık edemedim eşine telefon ettim, neyse ki yaşıyormuş. (!)

22 Eylül 2010 Çarşamba

Ev Hanımının İşine Karışılmaz

istanbul'a geldiğimin ilk günü kardeşimde kaldım ya sinirimden fıttırdım resmen.  Daha gelir gelmez annem bir yandan, kayınvalidesi bir yandan, babaannem bir yandan onun evini "daha nasıl güzelleştirebiliriz" in hummalı tartışmalarına tutuşuyorlar.  Annem "Dur ben senin balkonunu yıkakayayım" derken kaynanası "Mutfağa perde çekilecekti" diyor, babaannemse "Yürüyüş bandı nereye konsun, aman sebzeleri şöyle yapalım, Vay efendim ayna neden yemek masasının orada asılıymış, kimse kendine orada bakamazmış." laflarını sıralamakla meşgul "Babaanne o dekoratif amaçlı." dedim en sonunda da en azından ayna tartışması bitti. Doğrusu onların yaptıklarına ben bu kadar sinir oluyorsam işine karışılmasından nefret eden kardeşim ne oluyordur kimbilir.

Hiç biri de düşünmüyor ki "bu kız yeni evlendi, evine yeni yeni alışıyor, bir serbest bırakalım istediği gibi döşesin evini." Yok anlayamıyorum aile büyüklerini. Empati kurmadan yardım etmeye çalışıyor ondan sonra da bu yaptıklarıyla övünüyorlar. Ama ben lafımı hiç sakınmadım (Yine)

"Arkadaşlar ev hanımının işine karışılmaz, bırakın istediği gibi döşesin. Hem sizin yaptığınız şeyler öyle kalacak mı sanıyorsunuz? Siz gider gitmez o düzenlediğiniz şeyleri eski haline geri döndürecek." (Laf aramızda teyzemin eşi aile topluluğuna karşı her "Arkadaşlar" diye seslenişimde bana sinir oluyor, hissediyorum.)

Yahu şöyle bir baktım evine. Gayet de zevkli döşenmiş, dolaplar, kitaplık oldukça kullanışlı ve sade. Niye illa kendi zevklerine uydurmak istiyorlar anlamış değilim. Bir çeşit ego tatmini olmasından şüpheleniyorum bunun, benden söylemesi. Ya da kendini önemli gösterme çabası. Sanki misafir misafir oturduklarında çok önemsiz insanlar olacaklar da.

Not1: Bu yazıyı yazana kadar öldüm. İnsanın yazabilmasi için öncelikle yatağına alışması gerekiyormuş meğersem. Ben de şükür erkenden gidip kaptığım alt ranzama sonunda alıştım.

Not2: Güya istemeden ağzımdan kaçırdığım ipuçlarım sayesinde kız kardeşim blogumu bulmuş. Dün mesaj atıyor. "Abla kusura bakma nokta atışı yaptım. Senin blog çıktı karşıma." dedi. Çok üzüldüm çok.(!)
Aslında onunda bir blogu var. Madem beni buldu, onun da buradan reklamını yapayım. Daha iki tane yazısı olan çiçeği burnunda şirin bir blog.

limondilimi.blogspot.com

Not3: Tekrar Ukturk'e teşekkür etmek istiyorum. Sağolsun blogumu "Blogmania Editörü"nde ele almış. Yazıyı gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Durup durup acaba yanlış mı okuyorum diye tekrar tekrar okudum yazıyı. Meğer insanın kendisini başkasının gözünden okumak ne kadar hoşmuş, ne kadar güzel bir şeymiş. İstanbul'a gitmeye ramak kala iyice gerilmişken böyle bir olay beni gerçekten çok mutlu etti.

14 Eylül 2010 Salı

Bayram Kardeşleri

Gündem içi konular yazmayı sevmiyorum. Bakın şimdi her yerde ya refarandum ya basketbol şampiyonasıyla alakalı yazılar, tweetler var. Bayram zamanı da bayramla alakalı şeyler vardı. Ben, böyle yazıları okumayı severken, kendim içinse "Zaten o kadar çok bahsediliyor ki bir de ben bahsetmeyim." diyorum.

Şimdi de aynısını yapıyorum işte. Bayram bitti ben bayramdan bahsedeceğim.
..........

- Uzun süredir hiç bir bayramda bir arada olamadığımız kadar birlikteydik kardeşlerle. Hen bu bayram hiç bir şey sinirimi bozmadı. Hatta diyebilirim ki sadece bayramın bu kadar kısa olmasına sinir oldum.

- Ablam teyzemin kayınvalidesine göre "Fransa'yı şereflikoçhisar etmiş" zırt pırt Türkiye'ye gelip duruyor. Hakikaten de ucuz olsun diye bir de uçaktan istanbul'da iniyor ya sanki hala orada okuyormuş gibi, hiç gurbette değilmiş gibi hissediyorum.

- Kız kardeşimi düğünden beri ilk defa görüyorum. Ne bileyim evlendi ya değişecek bir daha eskisi gibi samimi olamayacakmışız gibi bir vehme kapılıyordum. Bunların hepsi onu yine eskisi gibi karşımda görünce silinip gitti. Hele gideceği gece son dakikaya kadar pijamalarla oturup karşılıklı edebiyat ve siyasetin dibine vurduk ki aslında evden hiç gitmemiş, kaldığımız yerden devam ediyormuşuz gibiydik adeta. Fakat gittiğine bu sefer hiç üzülmedim. Ne de olsa en geç bir bir hafta sonra yanında olacağım.

- Şimdi bu ikisini anlattım ya hak geçmesin diye erkek kardeşimden de bahsetmem gerek değil mi? Ama bu sefer ondan bahsedecek hiç bir şey bulamıyorum. herhalde sürekli yan yana olduğumuzdan dolayı. Fakat İstanbul'a gittiğimde biliyorum ki en çok da onu özleyeceğim.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kısa Kısa...

- En çok beni irlanda'dan düzenli olarak okuyan kişiyi merak ediyorum. belki izleyiciler arasında bu kişi de vardır ama ben yine de kim olduğunu çıkaramadım.
Hey, irlanda'da daki okurum söyle hangi şehirdesin. Dublindeysen eğer benim için James Joyce'ye ve Oscar Wilde'de bir selam çak. Ve kimsin sen?

- Annem şu yazıma inat bugün tam bir temizlik kumkumasına dönüştü. 30 Ağustosun da tatil olmasını fırsat bilerek tüm bayram temizliğini yapıp çıkmak istiyormuş. Hadi bakalım...

- Dün erkek kardeşimle masa tenisi oynamaya gittik ve ben ona göre o kadar kötü oynuyordum ki artık utancımdan "kusura bakma kardeşim, bir daha benimle oynamak istemezsen anlarım." dedim. Peki o ne dedi bunun üzerine? "Yok abla ben çok eğleniyorum, ama seninle eğleniyorum. Hem sende yeteneğin çekirdeği de var. Ay çekirdeği kadar." Acilen bu lafları ona yedirmek için masa tenisinde ustalaşmam gerek.

- Yeni evli kardeşimle telefonda konuştum. Şimdi de eşinin şok olmaları arasında 1000 parçalık puzzesini hiç resmine bakmadan yapıyormuş. (Sanırım eşi onun o puzzle'yi kaç kere yapıp bozduğunu bilmiyor.)

- Hazır su böreği yufkasından börek hiç güzel olacak gibi durmuyor. Bilmiyorum iftardan sonra karar vereceğim buna.

- Ve son olarak akşama bamya var. oley!

20 Ağustos 2010 Cuma

Ama Ben Onu Gerçekten Çok Özledim

Günlerdir bu yazıyı yazmamak için kendimle savaş halindeyim. Yazarsam sanki onu- kız kardeşimi- şimdiki gibi özleyemezmişim, sevemezmişim gibi. Yazarsam onunla ilgili tüm güzel anılarım, düşüncelerim bu yazıyla birlikte tarih olacakmış gibi.

Saçma fikirler bunlar, farkındayım ama insan zaten zihninin en savunmasız anında bu saçma fikirlere tutunmaz mı?


Kızdım, sinirlendim günlerce. Evin kabalığına kızdım, kına gecelerindeki tuhaflıklara, kıyafet alışverişlerindeki krizlere kızdım. Çeyiz hazırlıkları için illaki benim fikirleme başvurmalarına kızdım. Kardeşimin stresine, misafir çocuklarına kızdım.

Onunla eski arkadaşlığmızın arasına kara kedi gibi giren bu törenden ölesiye nefret ettim. Ne vardı sanki, keşke benim Ankara'da asla olamayacağım bir tarihte evlenseydi, onun düğününe hiç katılmasaydım.

Düğünde morali bozulmuştu. Etrafta misafirler vardı ama bir arkadaşı dahi gelmemişti. Yüzü düştükçe düşmüş, üzüntüden kendini törenin ortasında gelin odasına kapatmıştı. Herkes bir anda kaybolan gelini soruyordu. Halamla yanına gittiğimizde arkamızdan gelen yenge hanım nasıl sinir etmişti bizi. "Herkes seni bekliyor. Yerine geçmelisin." demişti de  "Efendim ablasıyım ben, geleceğiz." diye paylamıştım kadını. Sonra gülmüştük arkasından deli deli. Daha sonra arkadaşları geldi. Bir görseydiniz yüzünde güller açmış halini. Bir anda gözleri çakmak çakmak olmuş, milyonlarca kıvılcım çıkmıştı içinden. Bitene, gelin arabasına binene kadar hiç bırakmamıştı onları.

Bayramda ziyaretimize gelecekler biliyorum. Hem evleneli daha bir ay bile olmadı, zaten zaman zaman anlaşamaz kavga ederdik, biliyorum hepsini biliyorum. Ama onu özlemeye engel olamıyorum bir türlü. Onsuz geçecek koca bir yaz tatili.
"Abla canım sıkıldı, hadi dışarı çıkalım" diyemeyeceği, birlikte kütüphaneye gidemediğimiz, uzun uzun edebiyattan konuşamayacağımız, uludağ sözlükte ne yazmışlar diye gülemediğimiz, akşam Ulustan dönerken annemin servisine kaynak yapamadığımız bir tatil.

Kızılay'a inerdik birlikte. Babaannem erken gelin derdi de inadına geç dönerdik. Her seferinde "Yeni bir kafe keşfedelim, hep aynı yerde oturmayalım." derdik de  yine de beğendiremezdim hiç bir yeri ona. Hepsine bir kulp bulur, zar zor oturduğumuz yeriyse aksine sever sonra da yeni bir yer keşfetme işini satıp "Bir daha hep buraya gelelim." derdi. Oturduğumuzda ben çay veya soda içerdim o inadına limonata. Limonataları beğenmezdi ama. "Yapay- derdi- ondan bu kadar ucuzmuş." En iyi limonatayı kendi yapardı. Belki ondan böyle söylerdi.

Eve kimsenin sevmediği greyfurt ve kızılcık alarak gelir sonra oturup hepsini kendi yerdi. Acıkınca sandiviçini özenle hazırlar, sonra birden aklına nereden gelirse gelir bilmem kaç kere yaptığı bin parçalık puzzlesini tekrar yapardı. Bizim saatlerce uğraşıp bir parça yerleştirmemize güler kendisi hızlıca bitirirdi yap-bozunu. Şimdi evde ne puzzle var, ne kimsenin sevmediği meyveler, ne de canı çektikçe limonata yapan bir kız.

Telefonla konuşuyoruz zaman zaman. "Abla sen seversin, eve bir sürü meyve suyu, freşa, kola alıyorum." diyor. "Bayrama Ankara'ya geldiğimizde Tuz gölüne gidelim. Hem pansiyonlar da varmış orada, sen seversin küçük pansiyonları." "Buradaki kütüphaneye üye oldum, raflar çok karışık, ben de senin gibi gönüllü mü çalışsam orada?"  "Çamaşır makinemin on beş dakika ayarı var, yurtta yıkamazsın giysilerini artık. diyor ve arkasından ekliyor "Okulun ne zaman başlayacak, ne zaman İstanbul'a geleceksin, ne zaman bizde kalacaksın?"

..........

Geleceğim, evinde de kalacağım. Çamaşırlarımı da getireceğim. Yine eşini espirilerimle sinir edeceğim. yapacağım, yapacağız, hepsini yapacağız.