Sayfalar

türkiye turu fragmanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye turu fragmanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2011 Pazar

Kim Bu La? Evden Mi Kaçmış?

Üç günde beş şehir gezme turum sonunda bitti. Şimdiyse ukalalık yapma zamanı. Dikkat buyrun, hali hazırda size, tek başınıza gezerken dikkat etmeniz gereken dört tane şey söyleyeceğim.

- Yeni geldiğiniz bir şehirde adres soracaksanız kime soracağınıza çok dikkat etmelisiniz. Bir kişiyi gözünüze kestirdikten sonra ilk iş olarak onu gözlemleyin. Çok bilmiş havalarındaysa o adamdan son sürat uzaklaşın. Zira siz "Şu müze nerede?" diye sorarken o size "Aa, falanca camiye de gitmedin mi, kitabesini okumadın mı? Ne biçim gezginsin sen" diye sertçe çıkışabilir. Bu tip insanları biraz deştiğinizde, vakti zamanında kendi çapında bayağı bir gezip, etraf hakkında bilgi sahibi olmuş ama herkesin gezme tarzının farklı olabileceği ve buna saygı göstermesi gerektiği hakkındaysa bir türlü bilgi sahibi olamamış biri olduğunu fark edeceksiniz.

- Yine adres sorarken orta yaşlılardansa gençleri tercih etmek yararınıza. Gençler tamamen kendi halinde. Senin nereye, neden geldiğinle ilgilenmiyor. Sen onun için sadece adres soran çatlak, sırtında kocaman çantası olan bir kız ya da erkeksindir. Ama orta yaşlı öyle mi? Hemen sana kendi şehirlerinde ne işin olduğunu sormakla başlıyor ve akabininde seninle samimiyet kurmaya çalışırken duruma göre ya asılıyor ya da hayat dersi vermeye kalkıyor. Neymiş insanların başına türlü türlü şeyler geliyormuş, hadi içtiğin çaylara ilaç katıp kornealarını çalarlarsa ne olacakmış. Bre salak adam! Ona bakarsan illa bizi kaçıracakalarsa bunun gezgin olmakla ne alakası var. Böyle şeyler insanın başına gelecekse her zaman oturduğu cafede bile gelir. Oldu olacak biz herkesi kötü görelim, içecekleri de deligöz moddy gibi cep şişesinden içelim.

- Otobüste, trende biri sizinle konuşmaya başladığında durun ve karşınızdaki kişiyi şöyle bir tartın. Eğer onunla konuşmak istiyorsanız koyverin gitsin. Yok konuşsan beyninin içine edecek, hemen kendinize karşınızdakinin hiç ilgisini çekmeyecek bir kimlik belirleyin. Misal subaysınız ve yanınıza Erzurum'lu bir amca oturdu sonra da size "evladım mesleğin ne?" dedi. Şimdi ona askerim desen ohooo vatan millet sakaryadan bir girer, çıkamazsınız. Ama güzel sanatlar fakültesi modern dans bölümünde okuduğunuzu söylerseniz... Hı hı, evet doğru bildiniz amca döner arkasını ve uyur. (Verdiğim örnek bir tanıdık tarafından vakti zamanında denenmiş ve başarılı olunmuştur.)

- Küçük şehirlerde gezerken oturduğunuz bankta uykuya yenik düşerseniz bilin ki çok geçmeden biri sizi sertçe dürtüp uyandıracak ve "Hayrola hemşerim, bir sorun mu var?" art niyetli sorusuna maruz bırakacaktır. Sanki gündüz vakti orada uyusanız onun hanesine tecavüz edecekmişsiniz ne bileyim karısına kızına yan gözle bakacakmışsınız gibi. Ya da kızsanız size evden kaçmış körpe muamesesi de yapmaya hazırdır bunlar. En iyisi şöyle yapmak galiba. Bir kartona " Bak kardeşim, trenden sabah indim. Müzenin açılışını beklerken şurada iki kestiriyorum. Sakın rahatsız edip dürtmeye kalkışma.Yakarım valla!" yazmak ve üzerinize asmak.

Not: Aslında bunlar benim keşke şöyle yapsaymışım deyip de yapamadığım şeyler. Ühü Ühü...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Uyumak İstiyorum Uleyn!!!..


Bu seferki gezimin yazı konsepti tamamen kişiler üzerinden olacak sanırım. Çünkü resmen yeni tanıştığım üç tane insanı deli gibi dinledim. Hayır ne zorum vardı bende bilmiyorum ama özellikle şu son dinlediğim deli lakaplı kütahya'lı muhtar amca çok konuştu yahu.

Dinleme olayları aşama aşama yükseldi aslında. İlk kişi pek sakin bir kızdı ama yine de bir sürü okul öncesiyle alakalı şey sordu. Zira kendisi çocuk gelişimi bölümünde okuyan 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Bir ara "Abla sıkılmıyor musun? Nasıl yalnız gezebiliyorsun?" dedi. Ben de ona "yalnız gezince bak ne güzel, senin gibi bir sürü hoş insanla tanışıyorum." diyerek kompliman yaptım. Ancak ilerki zamanlarda bu söylediğim şeyden fazlasıyla pişman olabileceğimi nereden bilecektim.

İkinci konuştuğum kişi benimle bilecik'ten afyona giderken yan yana oturduğumuz ağa dizilerindeki jönler gibi bir oğlandı. Demin dinleme olayları aşama aşama yükseldi demiştim ya hah, işte bu bebe da bunun canlı örneği. Düşünsenize oturur oturmaz siz okuyor musunuz? Nerelisiniz gibi bir sürü damdan düşen sorular sordu. Hadiii, dedim içimden. İşte şimdi başlıyoruz. Uysal uysal sorularına cevap vermeye başladım.O ise deli gibi konuşmasını sürdürdü. Okuldan, üniversite'den, gelecekteki hayallerinden, den den den. Ta ki yan taraftaki adam "biraz sessiz olur musunuz? uyuyamıyorum." diyene kadar. O ara tren Eskişehir'e varana kadar bir iki saat bayağı bir başımı dinledim.(Uyudum) Sonra Eskişehir curcunası arasında ben uyanınca ve çocuğun sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi "Sen neden dışarı çıkıp hava almadın ki" diye soruşuyla birlikte, konuşmalarını iyice felsefeye bulayarak anlatmaya devam etti. Eyvah ki ne eyvah. İşin kötüsü bu çocuğun sohbeti kendini dinlettirecek kadar da güzel.Uykusuz kaldım iyi mi? Ara ara "çok konuşuyorum ben." diyor sonra konuşmasına devam ediyordu. Ben tabi üçüncü adamın varlığından daha haberdar olmadığımdan olsa gerek "yoo konuş konuş, ben dinlemeyi severirim." diyorum. Çocuk bu sefer de vatan millet sevgisi, ölüm, dünya nimetleri, askerle polisin farkı gibi nereye sündürsen oraya gidebilecek tarzda konulara kafa patlatmasın mı? Neyse onun ineceği durak geldi, indi. Ben de "oh uyuyabilirim artık." dedim. Ama meğer saltanatım bir iki dk sürecekmiş sadece. 

Muhtar amca geldi, yanıma oturdu ve bir anda hiç susmamacasına  konuştu ha konuştu. arada uyuya kaldım,  ama adam rahat bırakmamaya kararlı "sen ankaralı mıydın" diye bağırarak beni uyandırdı. Zaten ondan sonra bir daha uyutmadı. Her cümlesini en az beş kez tekrar ederek bana iki buçuk yıllık muhtarlık yaşantısında, yüksek memurlara işini yaptırmak için ne yemekler yedirdiğini, ne rakılar, biralar yuvarlattığını, ne rüşvetler yedirdiğini anlattı, büyük bir gururla(!). Bir ara galeyana gelip cüzdanından gelinlerinin, oğul ve torunların resimlerini çıkarıp gösterdi tek tek. Bir yandan da "bak kıymetini bil, herkese göstermem." diyordu. Gözümden deli gibi uyku akıyordu ama bir kere prim vermiştim işte, kaçarı yoktu sonuna kadar dinledim.

Şimdi afyon garında bu yazıyı yazıyorum ve gözlerimden felaket uyku akıyor. Otobüs kütahya'ya doğru giderken bu sefer deliksiz uyumayı planlıyorum. Kesinlikle!

Not: Tam yazıyı bu öğlen yayınlayacaktım ki otobüsüm geldi. Yetiştiremedim, şimdi yayınlıyorum.

Not2: Kahretsin, kütahya otobüsünde yanımda oturan kadın o kadar şişmandı ki hiç rahat edemedim. Bir de üstüne üstlük mızmızın tekiydi ve bana bir şeyler söyleyip duruyordu. Ama akıllandım ben. Hiç yüz vermedim.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Uzun Yoldan İzmir

Sabahtan beri program yapıp duruyorum. Hafta içinde boş kalan üç dört günümüa nasıl değerlendirebilirim diye.

Sınavlarım bitti. Mezun olmama sadece bir ders kaldı ona 18 temmuzda gireceğim. Artık mezun olamazsam da dert etmiyorum, ne bileyim. Böyle bana bu aralar bir "Amaancılık, bir boşvermecilik" geldi. Böyle salak salak Ankara'ya gitmek ve "Bizimle çalışmak ister misiniz?" diye yazan her dükkana "Evet, isterim." diye dalmak istiyorum. Gerçi ilk önce İzmir'e gitmem gerekiyor. Ama doğrusu oraya gidince hiç dışarı çıkıp dolaşmaya vaktim olmayacak. Yurtdışından amcam geliyor halamlara. Babaannem de orada zaten. İzmir'den hep beraber arabayla Ankara'ya gidilecekmiş. Zaten beni de bu yüzden çağırıyorlar. Araba'ya herkes sığamadığından çocuklar açıkta kalıyormuş. (Çocuk dediysem en küçüğü 15 yaşında.) Ve benim de görevim üç tane kuzenimle beraber sağ salim(!) Ankara'ya ulaşmakmış. Bana teşvik edici olması açısından herhalde "Merak etme tüm yol ve mola yeri masraflarınızı karşılayacağız." dediler. Valla bundan bir beş yıl öncesi için böyle bir şey deseler bozulurdum ne yalan söyleyim. Çocuk mu avutacağız diye ama şimdi hepsi de koca koca çocuklar ve çok eğlenceliler. Güle eğlene gideriz Ankara'ya herhalde.

Şimdi size anlattığım sebeplerden ötürü, dedim ki madem illaki oraya gideceğim bari dolaşa dolaşa gideyim de Ankara'daki düğün zamanında moralim yüksek olsun. (Amcamın kızı evleniyor.) Zaten Ramazan geliyor, hiç bir yere kımıldayamayacağım, en azından oralarda "Hiç bir yer gezemiyorum." diye deli deli dolanmayım değil mi. Ne yaparsınız işte, bir kere bu bünye alışmış gezenti olmaya, duramıyor yerinde.

Şöyle bir program çizdim kendime. Haydarpaşa-Bilecik-Afyon-Kütahya-Balıkesir-İzmir. Eğer saatlerdir yaptığım plana harfiyen uyabilirsem yola çıktığımın üçüncü akşamı İzmir'de oluyorum. Ki bu da demek oluyor ki tam 30 Haziran akşamı İzmir'deyim.

Şimdi sen oralarda nereleri gezeceksin diye sormayın sakın, onları bu yazıyı yazdıktan sonra düşüneceğim. Yahu sormayın hangi şehirden tren kaçta kalkıyor diyerek program hazırlamak hakikaten çok yorucu iş. Aslında daha kolay gerçekleşebilirdi ama TCDD'nin sitesi mi çökmüş nedir bir türlü açılmıyor. Haliyle sabahtan beri sürekli garlara telefonlar edip, bilgi alıp durdum. Allahım bir de nasıl gıcıklar, nasıl ilgisizler böyle, anlatamam. Ağızlarından kerpetenle alıyorsun lafları. Devlet hızlı trenle, uğraşırken keşke şu danışma ve çağrı merkezlerindeki dinozorları da revize etmeye vakit bulsaydı ya. Resmen kavga edecektim birisiyle yahu.

İstanbul'dan sabah treniyle çıkıp Bilecik'e gideceğim. Orada amacım belli. Söğüt'e gitmek. Geçen sefer gidememiştim, içimde kalmıştı. Oradan gece treniyle Afyon'a geçeceğim. Afyon'da fazla duramadan Kütahya'ya otobüsle geçip geceye kadar bu şehri gezeceğim. Ardından da yine bir gece treniyle Balıkesir. Tüm rota boyunca en sakat bölüm de burası olacak. Gece üç buçuk gibi iniyormuşsun. Haliyle hava aydınlanana kadar biraz garda oturmam gerekecek. E, aydınlanması çok uzun sürmez herhalde. (Hımm, internetten güneş saatine baksam iyi olacak.) Balıkesir'den de, danışmadaki kadının ne dediğini tam hatırlayamıyorum ya, sanırım 17-18 gibi İzmir'e giden trene bineceğim ve en sonunda ver elini İzmir!

Gezimin bir kısmını yarın üniversite sınavına giren erkek kardeşimle birlikte yapmak istiyorum ama daha ona sormadım. Şu sınav bir geçsin, psikolojisine göre bakacağız artık. Zaten erkek kardeşimle gezmek bir harika. Enerjisi, yeni yerler görme ve keşfetme isteği hiç bir zaman tükenmiyor. Yol aksiliklerinden dolayı moralini bozmadığı gibi üstüne üstlük bir ton da çözümler alternatifler üretiyor. Doğrusu şimdi gene gelse ne güzel olur. O Ankara'dan biner, ben Haydarpaşa'dan. Onunla Bilecik istasyonunda buluşuruz. Bilecik'i dip köşe bitirdikten sonra (en uzun vakti bu şehre ayırdım.) Afyon ve Kütahya'ya devam eder ardından da ben Balıkesir'e yola çıkarken o da Ankara trenine binerek eve döner.

Neyse efendim, bakalım yolda beni ne gibi maceralar bekliyor olacak?  Beni izleyin anacım. Bye! :P

17 Haziran 2011 Cuma

Millet Oy Vermeye Biz Tatile

Hafta sonu kız kardeşimle Kıyıköy'e gittik. Daha önce adını hiç duymamıştım. Kırklareli'nde bir tatil kasabasıymış. Hani şu herkesin dilindeki klişe benzetmeyle maviyle yeşilin birleştiği enfes manzarası varmış. Tamam dedim ve herkesin oy vermeye memleketine gittiği bu hafta sonunda, biz tam ters istikamete, trakyaya doğru yollandık. Cumartesi sabahı erkenden kalkıp Anadolu yakasından taa Esenler otagara gittik. Ordan ilk önce Tekirdağ-Saray ardından da Kırklareli-kıyıköy. Saray'da kıyıköy servisinin gelmesini pis mi pis pejmurdenin ağababası bir bekleme salonunda bekledik. Ama nereden bilebilirdik ki bizi bekleyen pansiyon akıbetinin bu pejmurde salondan belli olduğunu. Durun resmini de şuraya koyayım da siz de görün.

Neyse Servise bindik, Kıyıköy'de indik. Pansiyon sahibi geldi bizi arabasıyla aldı. Yol uzun muymuş ne. Çamurlu mamurlu bir sürü yoldan geçirdikten sonra pansiyona vardık. Ve tam bir fiyaskoyla karşılaştık. Oda korkunçtu. Adam bizi arabasıyla getirdiğinden geri "Vazgeçtik burayı beğenmedik." de diyemedik. Öylece yerleştik odaya. Yerde halısı olmayan küçücük bahçe katı bir oda. İçinde bir çift, bir de tek kişilik yatak koymuşlar. Bir de kenarda komidin. Tamam buraya kadar sorun yok. Ancak sonra adam gitti biz lavabonun üstündeki dolabı açtık ve ne görelim? İçinde bir sürü kirli tabak ve bardak. Haydi dedim neyse, komidine baktım. O daha da iğrençti. Odada kullanılmayan ne kadar ıvır zıvır varsa içine tıkmışlar. Hele bir lavabo var ki evlere şenlik. İçinde resmen ölü örümcek vardı. O an anladım ki bu "Sahil Pansiyon" bizi fena halde kandırmış. Tamam oda eski olabilir, rutubetli olabilir ama kardeşim sonuçta biz bir gün öncesinden ayırtmıştık orayı. İnsan bir odanın içini temizler, bulaşıkları yıkar değil mi ama. Allah aşkına bir örümcek ağını kaç günde örer? Resmen tuvalet koca koca ağlarla kaplıydı. tabi odanın binbir çeşit yerine konuşlanmış küçük kafalı koca ayaklı örümceklerini hiç saymıyorum bile. Ama biz öyle halimize katlanmadık tabi. Adamı çağırdık odayı örümceklerden arındırmasını istedik. Adam pişkin, lakayt! Fırçasıyla geldi, duvara iki sürttü "Örümcekten korkulur mu, biz elimizde alıp atıyoruz." diye bize güldü sonra da gitti. Ama o gider gitmez bir baktım örümcekler tek tek geri yerlerine gelmeye başlamışlar. Kardeşimin zaten örümcek fobisi hat safhada. Ee serde ablalık da var, iş başa düştü. Önce tuvalette kupkuru ve bir o kadar da kirli bir tuvalet fırçası buldum. Sonra bastım gördüğüm örümceğin üstüne. Valla o fırça yer yer odayı kirletmiş olabilir ama ha biraz eksik kirli, ha biraz fazla. Ama bizden sonra o odaya gelenler bilseler ne çok iş yaptım, dua ederler bana. Neyse odadaki eski ve pis buzdolabından bana elektirik çarptığını da söyleyeyim de bu faslı bitireyim. Ama çok korktum yahu. Hemen fişini çektik. Geceleyin de onca oda maratonundan sonra sabaha kadar uyumayalım dedik. Ama uyku fena bastırınca el mahkum başlar bir bir yastığa düştü. He, unutmadan haliyle olası bir "Siz pansiyon seçmeyi bilmiyorsunuz, gezmeyi bırakın." diyecek olan aile büyüklerine karşı pansiyonun bir tane bile fotoğrafını çekmedik. Malum etrafta delil bırakmamak lazım.

Neyse kötü bir pansiyona düşsek de Kıyıköy genel olarak güzel bir yerdi. Ama insan bu kadar doğal güzelliğe biraz yapaylığın katılmasını istiyor yahu.

 Mesela çayırlık yerlerdeki otları biçselerdi de bastığımız yerlerin çamur mu kuru mu olduğunu anlayabilseydik.

Kıyıköy aslına bakarsanız tam bir uygulamalı coğrafya yeriymiş desem yalan olmaz. Bu zamana kadar hep şu ırmak şu denize, şu nehir bu denize gibi bir sürü bilgi öğrenmiştim de hiç biri sınavı geçtikten sonra aklımda kalmamıştı. Ama şimdi Papuç deresini sorsanız size o dakikada şeceresini çıkarırım. Düşünsenize resmen derenin karadenize döküldüğü yere gitmişiz. Hatta kasabanın küçücük plajı dere ile deniz arasında öyle şirin bir burun (doğru mu dedim) oluşturmuş ki insan heyecanlanmadan edemiyor.


Tam net olarak belli olmasa dikkat edilirse menderes oluşturarak denize dökülen dereyi fark edebilirsiniz.


Burası da tam derenin Karadeniz'e döküldüğü yer.


Dere demişken hazır, biraz daha ayrıntısına gireyim. Kıyıköy'de Papuç deresinin etinden sütünden bayağı yararlanmışlar. Resmen dere turizmi yapmış adamlar. Mesela şu yukarıdaki resim gibi. Dereye sallar koyup onları cafeye çevirmişler. Fiyatları da pek pahalı değil hem. (İçecekler bazında tabi.) Garsonları da çok kibar. Kıyıköy'e giderseniz mutlaka oraya gitmenizi tavsiye ederim.


Derede biz de su motoruyla gezdik. (Tabi o resimdekiler biz değiliz.)



Hem hava biraz serin olduğundan hem de seçim zamanından olacak plaj da doğru düzgün kimse yoktu. Bu da bize yaradı açıkçası. Zaten çok garip, kasabanın çarşısına gitmek için mutlaka bu küçük plajdan geçmen gerekiyor. Bizim o pek süper lüx(!) pansiyonumuz da derenin öte tarafında olduğundan ilk önce salla plaja geçiyor ardından da kumlarda bata çıka yürüyüp yola çıkıyoruz. 


Yukarıdaki resmi salla bizim tarafa doğru gelirlerken çektik. İlk başlarda etrafımızda "aman siz çekemezsiniz" diye salımızı çekmeye koyulan adamlar peyda oluyordu. Tabi sonraları onların çekmesine karşı koya koya kendi salımızı kendimiz çekebildik. Ama sal çekmek bayağı üst baş kirletmeci bir etkinlik. Ellerinin yosunlara ilk teması ise tam bir şok etkisi yapıyor.


Aya Nikola Manastırı. Kıyıköy'ün tek tarihi yeri. Şu anda harabe halinde. Her tarafına yazılar yazmışlar. Adamın teki de kendi kendini oranın sorumlusu ilan etmiş güya manastırı koruyacak. Bir kartona "Tako'nun Yeri, bekçiniz tako'ya bahşiş vermeyi unutmayın" yazmış sonra da bunu manastırın duvarına çivilemiş! (Süper koruyor evet.) Bahiş vermedik tabiki.


Eveeet! Yazının sonuna geldik. Eğer buraya kadar okumaya sabrettiyseniz eyvallah. Ne diyeyim büyük sabır var sizde:)

20 Kasım 2010 Cumartesi

Bozüyük Bozüyük Dedikleri...

 Evet "Türkiye içinde gördüğümüz yerler" heybesine bir ilçe daha katmanın haklı huzurunu yaşıyoruz şu günlerde ve ben kanımda yeni yerler görme karıncalanmalarıyla dolanırken sizde aşağı da bizim Bozüyük maceramızı okuyun.

Bir kere bizim evde sabah erkenden bir yere gideceksek bu güne kadar asla tam vaktinde yola çıkamadık. Bu yüzden bir gün öncesinden dolmuşla on beş yirmi dakika sürecek tren garı için bir saat öncesinden yola çıkmalıyız dedim. Ee, biliyoruz yani huyumuzu. Haliyle yarım saat gecikmeli vardığımız durak sonrasında sabah sekiz trenine zor yetiştik. Allahtan valizimiz falan yoktu.

Bu aralar tcdd'yi gerçekten taktir ediyorum. Boğaziçi ekspresin vagonlarını yenilemişler, öyle rahat bir yolculuk yaptık ki sormayın. Bir kere annemi çok rahatsız eden takır tukur ray sesleri oldukça izole edilmişti ki bu beni ektra rahatlattı. Zira annemin rahatını yolculukta nedense daha fazla düşünüyorum. Ay, sormayın bir de genelde yolcuların yoğun olmadığı günlerde tren pek Ankara garında dolmaz, neredeyse boş çıkar, sincan ve polatlı'da adamakıllı dolar. Haliyle annemin "Hih, hiç kimse yok trende, başımıza bir iş gelmese bari." söylemlerine maruz kaldık. Neyse ki kendisi fazla abartamadan sincan garına varmış olduk.

Tren'de bir de yabancı bir gezgin vardi. Kucağında küçücük köpeği, bacağında eskiden rengi uçuk mavi olduğunu sandığımız, yırtık, kirden yer yer kapkara olmuş bir kot, sırtında pejmurde kırmızı ince bir mont ve kocaman, koskocaman, devasa bir sırt çantası. Bilet kontrolcüsü bu kısacık saçlı, yağlı kirli sakallı, cılız gezginin yanına yaklaştığında bir türlü anlaşamadılar. Adam türkçe bilmiyormuş, bileti de yokmuş. En son vagonun içine hitap edip "Yav, ingilizce bilen bir yok mu, bana yardım etsin de şu adamın derdi neymiş anlayalım." dedi de bizim önümüzdeki kız kalkıp biletçiyle gezgin önde o arkada ön taraftaki numarasız vagona geçtiler. Kız uzun süre dönmedi sanıyordum ya meğer ben uykuya dalmışım. Uyandığımda annemler kızın dediklerini bana anlattılar. Adamın bileti yokmuş fakat para da vermiyormuş. Ee, o zaman in demişler, inmem diye tutturmuş. Polis çağırırız demişler , polisle bir problemim yok ama bu trenden inmem allah inmem demiş, yerinden kıpırdamamış. Açıkçası aman diye geçmiştim bu olayın üzerinden ya Bozüyük'ten trene tekrar bineceğimiz zaman adamı garda tekrar görmünce işler değişti tabi. Kardeşimle dayanamadık adamın yan tarafındaki banka oturduk. Elinde koskocaman bir kitap, bacak bacak üstüne atmış, köpek yine kucağında bir yandan birasını içiyor bir yandan kitabını okuyor. Kimselere de bakmıyor. Kardeşimle uzun dakikalar ürettiğimiz fikirlere göre, biletsiz bine bine Bozüyük'e kadar gelmiş, harhalde şimdi de İstanbul'a devam edecek başka bir tren bekliyor. Zira geri dönecek olsaydı bizimle birlikte Ankara trenine binerdi. Bilmiyorum, belki de İstanbul'daki uçağına ulaşmaya çalışıyordur.

..........

Bozüyük'e indiğimizde saat bire geliyordu ve treni kaçıracağız diye kahvaltı da edemediğimizden trendeki bisküvileri saymazsak midemiz bomboştu. Gardan çıkar çıkmaz gözümüz hemen yemek yenecek yerleri taramaya başladı. Ben köfte yemeğe oturalım dediysem de tavuk dönercide karar kıldık. Böylece Bilecik il sınırları içerisinde Denizli Kokoreç'te sandiviçlerimiz yedik, ayranlarımızı içtik.

İlçe'yi maalesef sadece merkez olarak gezebildik. Zira annemin "gidelim hemen dönelim" mantığıyla aldığımız dönüş bileti akşam altıdaydı ve bir yere gitsek kesin kaçırırdık treni. Yakın olan mesire yerineyse bayram nedeniyle dolmuşlar çalışmadığı için gidemedik, yani biraz kısa ve boş bir gezi oldu. Fakat yine de ben bozüyük' ü çok sevdim. Hatta Kpss'de oradaki okulları da tercih etmeyi planlıyorum.

İlçe'de tek tarihi yapı diyebileceğimiz şey Mimar Sinan'ın eseri Kasımpaşa cami. Küçücük ama oldukça muhteşem bir yapı. İçine girince tavandaki işlemeler insanı fena halde cezbediyor. Bence sırf orayı görmek için bile gidilir oraya. Cami'ye sırtınız verdiğinizde sol tarafında muhtemelen eskiden aynı avlu içinde olan tek katlı uzun üçgen çatılı, tuğla bir yapı daha var. Bir kaç tane kapısı olan bu yapıda gasilhane, aşevi, ve okuma yeri diye yazan tabelalar vardı. Bize okuma yeri ve gasilhanenin yan yana olması hakikaten çok garip geldi ama. Ne yalan söyleyeyim güldük bayağı. Bu arada demeden geçmeyim, caminin sağ tarafında ise "Celalettin Köklü parkı" var. Çay bahçesi de diyebileceğimiz bu yerin hiç bir esprisi yok açıkçası. Yine sizi etkilemiş olmamayım ama orayı hiç beğenmedik.

Bozüyük'ün merkezinde bir kaç tane cadde olsa'da işlek, insanların piyasa yaptığı sadece tek bir cadde var. Belki de bayram nedeniyle oldukça'da kalabalık bir yer. Kafeteryalar, pastaneler, bakkallar, değişik alanda dükkanlar, daha neler neler. Caddenin bir tarafında kenarda içe doğru uzanan bir pazar yeri'de var. Bir ara orada gezeken canlı müzik yapan bir cafe'ye bile rastladık. Söyleyen kişinin sesi öyle yumuşak ve zarif bir biçimde caddeye taşıyordu ki sesi takip ede ede bulduk orayı. Üç dört katlı papatya cafe adında bir yermiş. Annem İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi şehirlerden başka pek bir yere gitmediği için Bozüyük'te böyle bir yer olacağına hakikaten çok şaşırdı. Ama işte insan bilmeyince hep başka yerleri hep köy gibi sanıyor. Neyse, müziğin izini sürerek bulduğumuz papatya cafe'de şifa niyetine bir tane bile oturacak masa olmadığından oturup da kadife sesli solistin sanatından maalesef istifade edemedik. Orada bizim gibi oturamayıp geri inen gençler de vardı bir sürü. Bunlardan bir grup kız kendi aralarında konuşurken "Ben diyorum size, Bozüyük'te hayat yok. Ondan her fırsatını bulduğumda Eskişehir'e kaçıyorum ya." dedi. (Eskişehir Bozüyük'e minibüsle sadece 45 dk uzaklıkta.) Canlı müzik yapan bir yerden çıkarken bunu söylemesi hakikaten manidar değil mi? Neyse oradan çıktık karşıda "İnci Coffee Eat" cafeye oturduk. Dışarıdan küçücük bir yer gibi dururken içeriden İstanbul'daki emsalleri kadar rahat, şirin, modern bir yerle karşılaştık. Üstüne üstlük bir o kadar da ucuz, garsonlar da oldukça saygılı. Bozüyük'e giderseniz dinlemek ve yemek yemek için mutlaka oraya gidin derim. Yalnız dikkat, Türk kahvesi bir felaket ama çayları oldukça iyi.

Bozüyük halkı sınırlı izlenimlerime göre oldukça saygılı ve seviyeli. Sokakta dolaşan grup grup gençlerden çıkardık bunu. Herkes kendi halinde geziyor. Etrafta taşkınlık yapan, çevreyi rahatsız eden kimse yok. Yalnız hakkaten ne kadar çok genç nüfüs varmış orada. Dışarıda şifa niyetine doğru dürüst bir iki tane yaşlı göremedik desek yeridir.

Evet, Bozüyük'de böyle bir yerdi işte. Gidin görün derim, benden söylemesi.

Not. Bir sonraki yazımı artık İstanbul'dan yazmış olurum. Bu gece Fatih Ekspresle İstanbul'a gidiyorum. (Evet bu sefer doğu ekspresi değil malesef. Çünkü annem "bir sefer de düzgün bir trenle git" dediği için Anadolu ekprese dahi binmeme izin vermedi. Buna kaldık. Neyse Allah'tan her bilet aldığımda ona neyle geldiğimi söylemiyorum.)

19 Kasım 2010 Cuma

Şimdi Nereye Gidiyoruz

Bu bünye bilmediği yerleri gezmekten asla yorulmayacak yemin ediyorum. Daha Bozüyük'ten geldiğimiz anda ilk düşündüğüm şey şu oldu "Eee, şimdi nereye gidiyoruz?"

Buket Uzuner'in yolda kitabındaki yolculuk yapmaktan yabanıl ve marazi bir zevk duyduğuyla alakalı yazısını okuduğumda hah! dedim, işte bende bu duygunun aynısını yaşıyorum fakat böyle güzel ifade edememiştim. Bir de erkek kardeşimle birlikte okuduk biz bu kitabı, ne zaman "Ne anlıyorsunuz şu gezmeden" diye sorsalar birbirimize bakıp "yabanıl ve marazi bir zevk duyuyoruz." deyip ardından patlatıyoruz kahkahayı. Yahu şu okul bir bitsin, bir öğretmen olayım, maaşımı alayım, yemin ediyorum en ufak bir tatil imkanında ver elini o anda nereyi daha görmemişsem.

Hani bir miras kalsa, piyangodan şu kadar para çıksa diye sorduklarında bir çok insan bir araba bir ev alırım der ya ilk önce hah, ben sadece "Oh! Artık gezmek için para sorununu da hallettik." derdim herhalde. Yahu harbiden vakit ve para sorunu olmasaydı ben bu yazıyı Ankara'da battaniyenin içinde değil bilmem hangi Anadolu şehrindeki bir otel odasında veya bir tren koltuğunda bilmem nereye giderken yazacaktım. Neyse kısmet bakarsın belki gerçekten bir gün çok param ve vaktim olur da bir gölge yolcu gibi oradan oraya yolculuk eder dururum.

Yazının başında Bozüyük'ten geldiğimizde ilk cümlem "şimdi nereye gidiyoruz?" olmuştu ya ben gelecek programı da düşündüm aslında. Şimdi net bir vakit tayin etmedim ama yer kafamda tamamen sabit. Bilecik-Söğüt'e gidip adam akıllı gidilmesi gereken her yerini ziyaret etmek. Zaten bir iki tane ayartılmaya müsait kız da var çevremde. Şöyle günü birlik gider geliriz.

Not: Aslında size Bozüyük'te neler yaptığımızı anlatacaktım ya şu duygu yoğunluğu beni farklı yönlere öyle sürükledi ki ben de bilincimi koyverdim gitti. Söz hepsi aklımda. Bir sonraki yazım Bozüyük olacak.

12 Kasım 2010 Cuma

Safranbolu'nda Kendini Gezgin Sanan İki Kardeş


Erkek kardeşimle kız kardeşimin düğünü sonrası en sonunda birlikte ilk gezimizi yapmıştık. Düğünden hemen sonra cuma, cumartesi günlerini Safranbolu'da geçirdik.

...............

Düğün bitip bir iki gün sonra misafirler de gittikten sonra bizde bir karıncalanmadır başladı. Bu bünyeler gezmeden, gezgin olmadan bu kaşıntının geçeceği yok. Hemen nereye gidebileceğimizi tartışmaya başladık. Para sınırlı, söyle kısa ama dolu dolu geçecek bir gezi olmalı diye düşünürken imdada sevgili arkadaşım yetişti de (bir selam çakalım) bizi safranboluyu çıtlatıverdi. Safranbolu... hmm, herkes oraya gittiğinden bahsederdi de biz bir türlü gidememiştik.

Hazırlıkları bir iki günde tamamlayıp yola çıktık. Annem çok komik kadın "Sakın oralarda kendinizi turist olarak göstermeyin." diyor. Kardeşim ondan daha komik "Anne orası zaten turist kaynıyor, nasıl göstermeyelim. Ayrıca biz turist değil gezginiz."
Bu gezgin lafı da "Orhan Kural"'ın gezginin el kitabını okuduktan sonra dilimize yapıştı. Gezi boyunca gezginin 16 raconunu değiştirip değiştirip durduk.

Yalnız yolculuk pek de iyi başlamadı. Karabük'e varmamıza yakın ileride bir otomobil yanıyordu. Yarım saat itfaiyenin gelip arabayı söndürmesini bekledik. Zaten bu gibi durumlarda ortamı az çok tahmin edersiniz. Mutlaka birileri aşağıya inip sigara yakar, izmariti tarlaya atıverir. Sonra bir anda her taraftan birileri telefona sarılıp yakınlarına son dakika gelişmelerini haber verir. Ardından da her yerden yavaş yavaş telefon zilleri duyulmaya başlar. Anlaşılan duyanlar duymayanlara haber vermiş, onlarda kaynağına danışmaya karar vermişler. Her arayana aynı bilgi verilir artık ya asıl o fenadır. Dinleye dinleye kafanız şişer. Bir iki kendini akıllı sanan yanan arabayı kameraya almaya çalışır. Sonra araba söner, yanından geçerken "Oh, içinde kimse yok denilir. Bir iki sivri zekaysa arabanın markasını anlamaya çalışır. Yola devam edilirkense kaza çoktan gündem dışına çıkmıştır bile. İnsanoğlu işte. (Bu anlattıklarımın bazılarını biz de yaptık aslında.)

Safranbolu'ya girdiğimizde üzerimizde gereksiz bir polyanna'lık vardı sanki, nereye baksak sırıtmaktan kendimizi alamıyorduk. Ama bir zaman sonra kafamız dank etti. "Burada nereleri gezilecektik yav."

Kime sorsak, kime kime, hah! Duraktaki kıza. Yahu ne denir ki şimdi. "Şu eski evler tam olarak nerede müze falan."
Kız alışkanlığın verdiği bıkkınlıkla hemen derdimizi anlayıp bize "Eski çarşı mı, fotoğraf çeke çeke gidecekseniz yürüyerek şu yoldan, dolmuşa binmek isterseniz şuradan." diye hemencecik tarif etti. ve biz ara yollardan yürüye yürüye eski çarşıya vardık.

...........

Kısa kısa safranbolu izlenimlerine geçersek;

- Eski çarşıya inerken ara yolların birinde bir tavuk gördük. daha doğrusu kardeşim gördü de "Abla bak şu tavuk ölmüş, diğerleri de hiç iplemiyor" dedi.
Tavuk ölü gibi boynunu uzatmış, kanatlarını yere sermiş, başı yana kayık öylece yatıyordu ki birden kalkıp yemlemeye başlamaz mı? meğer sıcaktan mayışıyorlarmış.

- Herhangi biriyle bir dialoğa girdin mi hemen safranbolunun yerlisinin ne kadar cimri, ne kadar hain olduğundan bahsedip duruyorlar. Garip! Fakat kimdir bu yerliler, neden ortaya çıkıp hakkını korumazlar, yoksa yerliler gitti de sadece adları mı kaldı, anlayan beri gelsin.

- Safranbolu'da "buradan daha ucuz bir lokanta" bulamazsınız diyenlere sakın inanmayın. Aklı sıra müşteri avlayacaklar.

- Komik olan bir şeyse en pahalı çayın 1 tl en ucuz çayınsa 50 krş olması. Allahım istanbulda 1 tl ye çay bul öp başına koy. Bir de hafta içi çok müşteri yok diye çay yapmıyor çoğu küçük cafe. Bazılarıysa çay isteyene çay ocağından getittirip, 50krş'a gelen çaya aracı vazifesini üstlenip müşteriye 1 tl'ye satıyor. (Bakınız "Riceeeep!" diye bağıran cafe'ci kadın.)

- Oteller müşteri kapmaya çalışıyorlar resmen. Odalarını, konaklarını gezdirip kartvizit veriyor, indirim yapacaklarını vaad ediyorlar. Hoş biz de bu konudan pek muzdarip değildik. Sonuçta o kadar yoruluyorsun ki, içeride bir su içip soluklanmak iyi oluyor.

.........

Safranbolu'yu bu kadar anlattım işte. Gerisini gidip siz görün. Muazzam bir yer. İnsanın gözü gönlü, ciğerleri açılıyor. Ve gittiğinizde sakın Bulak-Mencilis Mağarasına gitmeyi unutmayın. Türkiye'nin, yanlış hatırlamıyorsam, dördüncü büyük mağarası. Yalnız üşümeyi göze alın. İçerisi yaz kış on beş derece.

8 Ağustos 2010 Pazar

Isparta ya bir iki...

Salı-cuma arası Isparta köylerinde fink atarken cumartesi sabahından beri yine Ankara'daki köşemde pineklemekteyim.

Şimdi benim Isparta'la alakalı bir şeyler yazmam gerek değil mi? Yok be anam babam öyle şuraya gittik, burada şöyle yemek yedik falan yazamıyorum. Yazmaya çalıştım ya kayıt bölümüne fazladan bir sürü taslak armağan etmekten başka bir şeye yaramadı bu girişimlerim.

Şehirde gezecek 3 saatimiz vardı sadece. Nereye gitsek nereye gitsek diye düşünürken önce şehir müzesine gidelim bari dedik. en azından şehirle alakalı şeyleri toptan görürüz. Bindik bir otobüse, dedik "Bizi şehir müzesinde indirir misiniz?" Şöför önce anlamadı sonra "ha, müzeye mi gideceksiniz?" deyip bizi bir durakta indirdi. İndikten sonra yürürken kime şehir müzesi desek "ha, müze mi?" diye tepki veriyorlardı. dedim herhalde bir tane müze var ondan böyle tepki veriyorlar. Bir de müzeye vardıydık binanın başında kabak gibi kocaman MÜZE den başka başka birşey yok. Bir HAAAA koyvermişim o anda sormayın.

Maalesef müze biraz küçük olduğundan bir sürü fotoğraf çekip oyalandığımız halde içeride sadece 40 dk geçirmişiz. Bundan sonra nereye gitsek derken, anneme allem kallem aldırdığım 3G modemi çıkarıp internete bakmak aklımıza geldi. Karaağaç mahallesinde bir ören yeri varmış. Yani aslında yokmuş da biz o heyecenla mahallenin adını okuduk ya hemen ören yeri orada sanıp çevreyi soruşturmaya başladık. Kime sorduysak bırakın ören yerini ören ne demek diye bize soruyorlardı, ta ki o kasap'a rastlayana kadar. Kasap tam bir kültür kumkuması. "Ören yeriiii, orası eski şehir kalıntısı gibi büyük bir yer olmuyor mu?" deyip "burada yok." dedi kendinden emin. Biz de hemen geri bilgisayarı açtık hakikaten de yokmuş, Sadece bir zamanlar burada eski mezarlar çıkmış o kadar. Kasap, "Tabi canım olsa bilmez miydim" bakışı atıp "valla buraya en yakın ören şu kadar kilometre uzaklıkta, siz illaki gezecekseniz damgacı sokağa gidin orası da tarihi sokak." diye bizi yönlendiriverdi şıppadanak. Allahım manzarayı görecektiniz adam bir yandan et doğruyor, bir yandan da bize başka bir harabeyi saggarasos'u anlatıyordu. Bir de öyle pratik yol tarifleri vardı ki "köy garajana gittin mi sor orayı, bin arabaya, seni önünde indirirler. Tabi biz adamın dediklerinden sadece damgacı sokağa gidebildik. Öğlen Ankara'ya dönmemiz gerkiyordu. Ama bir daha tam anlamıyla Isparta'yı gezmeye geldiğimizde o kasaba bir daha gideceğiz. Adam ıspartanın resmi turizm sayfasından bile daha çok tarihi yer biliyor.  

Sora sora damgacı sokağı zor bulduk fakat. Zira kasaptan başka kimse oranın tam olarak neresi olduğunu bilmiyormuş. Biz de "tarihi evler varmış o sokakta diyorduk" da ondan sonra bir "haaa" çekiyorlardı. (şimdi eleştirdiğimi falan düşünmeyin onları, genelde bir çok kimse kendi memleketine karşı ilgisizdir.) Damgacı sokakta meğer bir de bir sanat evi varmış. Böylelike Isparta'nın göbeğinde bir de modern sanat sergisi gezip son dakikada otobüse yetişip Ankara'ya geldik. Sanat evinde köyde mahvolmuş kirli ayakkabılarım ve beyaz kotumla bir de feetfirst çektim, artık idare edin. Köy acemisi ben kırsala neyle gideceğimi bilememişim.



20 Temmuz 2010 Salı

şikayet ediyorum

Geçen ay İstanbul'da her zaman yapmak istediğim Türkiye turunun bir fragmanını gerçekleştirmek üzere yol arkadaşımla bir sabah Haydarpaşa tren garında buluşmuştuk.
Geziye "Hereke" ile başlayıp, "Sapanca'yla devam edip gece de Eskişehir'e doğru yol alacaktık ki biz iki avare tren bileti almayı unutmuşuz. Gara telefon ediyoruz yerimiz yok diyorlar. Kaldık mı Sapanca da lök gibi. Gecenin bir yarısında İstanbul'a telefon etsek, iki saat arkadaşın babası ile uğraş dur. Dönmesen de ne yapacaksın, gece sokakta mı yatacaksın, cepte öyle otelde kalacak kadar para da yok. Hoş olsa da bizimki korkarmış öyle otele falan gitmeye. off, aldı mı bizi bir korku. Artık sorduk soruşturduk, herkes oraya gidince mutlaka bilet bulursunuz dedi. Biz de en sonunda  ya Allah dedik, Arifiye'ye doğru yollandık. Bir de gara vardık ki ne bileti ertesi gün öğlen ikiye kadar yer yokmuş trenlerde. Gişedeki adamsa tam bir buzhane. ne sorarsak sadece sorduğumuz kadarına cevap veriyor ne eksik ne fazla.
"Eskişehir'e yer var mı?"
"Yok."
"Hiç mi yok?"
(kafa sallama hareketi)

Saat olmuş gecenin on buçuğu. Buradan ne Ankara'ya ne İstanbul'a ne Eskişehir'e hiçbir yere otobüs de yok. Endişemiz, korkumuz yüzümüzden okunuyor, bir iki bir şey söyle değil mi? Yok beyefendi işini yapar sadece. Ulan yakışıklı adam dediydim ya cıks, iş yokmuş herifte.
El mahkum korksak morksak da sabahlayacağız garda. Bekle bekle ufak ufak atışmaya da başladık zaten.

"Sana bilet alalım demiştim değil mi?"
"Köpekten korkup bir an önce gidelim diye tutturmasaydın alırdık."

Sonra da  iyice arabesk olup
“Kızım, şu kadın iyi yürekli birisine benziyor, belki bize yardım eder.” demeye başladık ki tamam. Teyzeye de iyi yürekli dedik ya az sonra Nuri Alço'da elinde gazozuyla gelirdi herhalde.

Vakit ilerledikçe üşümeye de başladık. Yok, bu ayazda başımıza hiç bir şey gelmese donarak ölürdük herhalde. 

“ Buldum en iyisi biletçiye gidip "nereye yer var peki" deyip o trene binelim, böyle üşümektense” 
Bunu hemen uyguladık ama işe yaramadı. Ne geceymiş ya hiçbir yerin hiçbir trenine yer yok.

“Hah, buldum. İlk gelen trene binelim biletçi adama yalvarırız bizi alır trene”
Böyle böyle daha bir sürü arabesk fikir.

Yalnız bir şey farketmiştik. Kimse bileti olmadığı halde gerisingeriye trıs trıs gitmiyor, inatla bekliyordu ki birden ampulümüz yanıverdi. Hemen gişedeki difirize doğru yollandık. 

“Peki biletsiz trene alıyorlar mı??”
(Artık buna da olumsuz yanıt verirse, gişenin içinde oturabilir miyiz diye yalvarmayı planlıyorduk.)

"O zaman cezalı bilet keserler"
“Gerçekten mi? Sadece o kadar mı?”

Şimdi bizim bunu duyunca çok sevinmemiz gerek değil mi? Dıııt! yanlış cevap. Biz o anda adama şöyle iki tokat çakmak istiyorduk sadece. Deminden beri boşuna mı üç buçuk atıp duruyormuşuz. Ulan, burada korkudan göbeğimiz çatladı be. Hayır yani, adam görüyor bizim nasıl kıvrandığımızı, ne yapacağız dediğimizi, ne diye en baştan bunu söylemiyor sanki.

Anlayacağınız Arifiye tren istasyonundaki genç gişe görevlisininden şikayetçiyim. Biz iki Türkiye turu fragmanı gerçekleştirmeye çalışan salak kızla ilgilenmediği için.

Not: Bu bana ders olsun. Bir daha ki gezime çıkmadan önce bütün biletleri elimde hazır bulunduracak ve olası konaklamalar için düzgün ve ucuz oteller belirleyeceğim.