Sayfalar

erkek kardeşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erkek kardeşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2012 Cuma

Klasik Müzik, Uydudan...

Hiç paramız yoktu. Bazen olur. Bazen pek çok aileye olur. Kış mevsimindeydik. Ben Ankara'da oluğuma göre yarı yıl tatili olmalı. Erkek kardeşim üniversite sınavlarına hazırlanıyordu, annemse açık öğretim fakültesi sınavlarına. Bense gene dönemsel "İngilizce çalışmalıyım." krizine tutulmuştum.

Buz gibi bir Ankara gecesinde doğalgazımız bitmiş, elektrik sobası yakıp fatura kabartma lüksümüzse hiç yoktu. Elimizde sadece küçük bir tüp. Annem, erkek kardeşim ve ben. Dipdeki oturma odasına doluştuk. Kapıyı sımsıkı kapatıp, küçük tüpte su ısıtıp buharıyla odanın havasını ılıtmaya çalıştık. Kaynar suyla çay demleyip ders çalıştık. Ortam sessiz, çok sessizdi. Kat kat kazaklarla oturduğumuz yerimizden sadece bardağımıza çay doldurmak için kalkıyorduk. Nedendir bilmem bir de klasik müzik dinliyorduk. Uydudan. Kesin benim kaprislerimin kurbanı olmuşlardır. "Klasik müzik zeka açar." Aslında pek öyle hangi bestecinin hangi sonatı vs. anlamam. Sadece bir şeylerle ilgilenirken rahatlatır o kadar. Garip ama o gün hiç ses etmemişlerdi benim bu şımarıklığıma.

O gece çalışmamız bitti. Tüpü özenle kapattık. Aynı odada üzerimizdeki kazakları hiç çıkarmadan yorganlarımıza sarınıp yattık. Annem o sene sınavlarını verip açık öğretim fakültesinden mezun oldu. Erkek kardeşim- o kadar da sır kapılı bir durum değil ya- başarılı olduğu söylenemez. Üniversite hayalleri bir başka bahara kaldı. Ben, hala ingilizce çalışıyorum. Umarsızca.

***

Gecenin bir vakti ev elemanları uyumuş, ben de elime kitabımı almışken nedendir bilmem uydudan radyo dinlemek geldi içimden. Tv'den radyoyu tek ben dinlediğimden en son hangi kanalı açtıysam hep onu bulurum karşımda. Şimdiyse bir baktım o soğuk, su buharında ısınmaya çalışırkenki radyo açık kalmış. Birden o ana ait bütün anılar, resimler, sesler hücum etti beynime. Tutamadım içimde. Yavaşca kalktım, bilgisayarın başına geçtim.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Uzun Yoldan İzmir

Sabahtan beri program yapıp duruyorum. Hafta içinde boş kalan üç dört günümüa nasıl değerlendirebilirim diye.

Sınavlarım bitti. Mezun olmama sadece bir ders kaldı ona 18 temmuzda gireceğim. Artık mezun olamazsam da dert etmiyorum, ne bileyim. Böyle bana bu aralar bir "Amaancılık, bir boşvermecilik" geldi. Böyle salak salak Ankara'ya gitmek ve "Bizimle çalışmak ister misiniz?" diye yazan her dükkana "Evet, isterim." diye dalmak istiyorum. Gerçi ilk önce İzmir'e gitmem gerekiyor. Ama doğrusu oraya gidince hiç dışarı çıkıp dolaşmaya vaktim olmayacak. Yurtdışından amcam geliyor halamlara. Babaannem de orada zaten. İzmir'den hep beraber arabayla Ankara'ya gidilecekmiş. Zaten beni de bu yüzden çağırıyorlar. Araba'ya herkes sığamadığından çocuklar açıkta kalıyormuş. (Çocuk dediysem en küçüğü 15 yaşında.) Ve benim de görevim üç tane kuzenimle beraber sağ salim(!) Ankara'ya ulaşmakmış. Bana teşvik edici olması açısından herhalde "Merak etme tüm yol ve mola yeri masraflarınızı karşılayacağız." dediler. Valla bundan bir beş yıl öncesi için böyle bir şey deseler bozulurdum ne yalan söyleyim. Çocuk mu avutacağız diye ama şimdi hepsi de koca koca çocuklar ve çok eğlenceliler. Güle eğlene gideriz Ankara'ya herhalde.

Şimdi size anlattığım sebeplerden ötürü, dedim ki madem illaki oraya gideceğim bari dolaşa dolaşa gideyim de Ankara'daki düğün zamanında moralim yüksek olsun. (Amcamın kızı evleniyor.) Zaten Ramazan geliyor, hiç bir yere kımıldayamayacağım, en azından oralarda "Hiç bir yer gezemiyorum." diye deli deli dolanmayım değil mi. Ne yaparsınız işte, bir kere bu bünye alışmış gezenti olmaya, duramıyor yerinde.

Şöyle bir program çizdim kendime. Haydarpaşa-Bilecik-Afyon-Kütahya-Balıkesir-İzmir. Eğer saatlerdir yaptığım plana harfiyen uyabilirsem yola çıktığımın üçüncü akşamı İzmir'de oluyorum. Ki bu da demek oluyor ki tam 30 Haziran akşamı İzmir'deyim.

Şimdi sen oralarda nereleri gezeceksin diye sormayın sakın, onları bu yazıyı yazdıktan sonra düşüneceğim. Yahu sormayın hangi şehirden tren kaçta kalkıyor diyerek program hazırlamak hakikaten çok yorucu iş. Aslında daha kolay gerçekleşebilirdi ama TCDD'nin sitesi mi çökmüş nedir bir türlü açılmıyor. Haliyle sabahtan beri sürekli garlara telefonlar edip, bilgi alıp durdum. Allahım bir de nasıl gıcıklar, nasıl ilgisizler böyle, anlatamam. Ağızlarından kerpetenle alıyorsun lafları. Devlet hızlı trenle, uğraşırken keşke şu danışma ve çağrı merkezlerindeki dinozorları da revize etmeye vakit bulsaydı ya. Resmen kavga edecektim birisiyle yahu.

İstanbul'dan sabah treniyle çıkıp Bilecik'e gideceğim. Orada amacım belli. Söğüt'e gitmek. Geçen sefer gidememiştim, içimde kalmıştı. Oradan gece treniyle Afyon'a geçeceğim. Afyon'da fazla duramadan Kütahya'ya otobüsle geçip geceye kadar bu şehri gezeceğim. Ardından da yine bir gece treniyle Balıkesir. Tüm rota boyunca en sakat bölüm de burası olacak. Gece üç buçuk gibi iniyormuşsun. Haliyle hava aydınlanana kadar biraz garda oturmam gerekecek. E, aydınlanması çok uzun sürmez herhalde. (Hımm, internetten güneş saatine baksam iyi olacak.) Balıkesir'den de, danışmadaki kadının ne dediğini tam hatırlayamıyorum ya, sanırım 17-18 gibi İzmir'e giden trene bineceğim ve en sonunda ver elini İzmir!

Gezimin bir kısmını yarın üniversite sınavına giren erkek kardeşimle birlikte yapmak istiyorum ama daha ona sormadım. Şu sınav bir geçsin, psikolojisine göre bakacağız artık. Zaten erkek kardeşimle gezmek bir harika. Enerjisi, yeni yerler görme ve keşfetme isteği hiç bir zaman tükenmiyor. Yol aksiliklerinden dolayı moralini bozmadığı gibi üstüne üstlük bir ton da çözümler alternatifler üretiyor. Doğrusu şimdi gene gelse ne güzel olur. O Ankara'dan biner, ben Haydarpaşa'dan. Onunla Bilecik istasyonunda buluşuruz. Bilecik'i dip köşe bitirdikten sonra (en uzun vakti bu şehre ayırdım.) Afyon ve Kütahya'ya devam eder ardından da ben Balıkesir'e yola çıkarken o da Ankara trenine binerek eve döner.

Neyse efendim, bakalım yolda beni ne gibi maceralar bekliyor olacak?  Beni izleyin anacım. Bye! :P

10 Şubat 2011 Perşembe

Annem ve Düzenli Yaşam!

- Oğlum hani ben kpss'de İstanbul'u yazacağım ya sen de İstanbul'da okumak istiyorsun. Annemde tayinini İstanbul'a mı alsa. Ne güzel düzenli bir hayatımız olur.

dedim ve o anda da ne kadar saçma bir cümle ettiğimi anladım. Zaten ben anlamasam da erkek kardeşimin suratıma attığı bakıştan da bu anlaşılıyordu.

Annem ve düzenli yaşam! Burada biraz durmak lazım.

Kamunun saygın memuru annem hafta içleri işten geldikten sonra eğer salı ya da çarşamba değilse erkenden yatar. Hatta annemin uykusu bizim sülalede tam bir dalga konusudur. Öyle fazla yemek yapmaz. Hatta tatillerde genellikle ben yaparım. Hafta sonları ara ara aklına eserse temizlik yapar. Ya da bir misafir geleceği vakit. Genel de temizliği ben yaparım. Zaten ben İstanbul'da değilken evde bile kalmaz. Direkt anneannemlerin evinde kalır. Bizim ev sadece tatillerde, özel günlerde açılan yazlık gibidir. Haliyle ben evden ayrılırken evde bir şey unuttuysam tatil dönüşü onu aynı yerinde olduğu gibi bulma ihtimalim fazlasıyla yüksektir.

Şİmdi böyle yazdım diye eleştirdiğim, tasvip etmediğim sanılmasın. Bilakis böyle olması beni hiç rahatsız etmiyor. Hatta ara ara anneannem ya da babaannemin evi gelip düzenlemesine daha çok rahatsız oluyorum. Kadının kocası öleli neredeyse yirmi yıl olmuş. Kimseye hesap vermek durumunda değil. Çocuklarını büyütmüş. İşinde gücünde. Ee tatillerde eve gelip temizlik yapan, yemek pişiren kızı da var. Daha ne olsun.

Hem onun bu salaş hali bizimle ilişkilerine de yansımış. Zaten benim en çok hoşuma giden durum da bu. Haber verdikten sonra eve kaç gibi geleceğinle, hangi arkadaşınla buluşacağınla, ne giyineceğinle falan hiç ilgilenmiyor. Hatta aslına bakarsanız benim temizlik, yemek yapmamla falan da ilgilenmiyor. (Erkek kardeşimin evi batırmasına da ben sinirlendim zaten.)

Bu rahatlık annemle konuşmalarımıza da yansımış. Onunla sanat, edebiyat, kitap, siyaset gibi konularda tıpkı samimi arkadaşlarımla konuştuğum kadar keyif alıyorum. (Tabi ara ara bir "elif şafak-aşk dedim, yazarın edebiyat anlayışından girdi dostoyevski'den çıktı" gibi tepkileri de olmuyor değil.)

Zaten benim babaanneme bu kadar sinirlenmemin sebebi de bu. Kadın geldiğinde bir anda akşam televizyon etrafına toplanmış geleneksel aile haline dönüyoruz. Asla bulaşık makinesinde bulaşıklar beklemiyor, salçalar, ve sıvı yağlar illaki cam kaba konuyor. Aynı saatte uyanıyor, aynı saatte yemek yiyoruz. Bu arada çalışan kadın da olsan, mutlaka bir kap yemek pişirmen gerektiğin dikte ediliyor. (Var ya bu yaz da amcamın kızı evleniyor. Annemle ne yapsam nerelere saklansam bilemiyorum vallahi.)

Yani demem o ki annem İstanbul'a gelip de bir ev tuttuğumuzda yine eskisi gibi "öğrenci evi" yaşantımıza devam edeceğiz. Ben de çalışıyor olacağıma göre öyle fazla temizlik falan da yapacak gibi de durmuyorum. Artık hafta da bir yardımcı kadın çağırırız eve.

Not: Aslında bizim de kendimize göre(!) bir düzenli yaşam anlayışımız var.

Not2: Resimdeki kadın değil mi? Çelişkide kaldım.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Erkek Kardeşim Ders Çalışıyormuş!

İzmir'den pazartesi günü nihayet Ankara'ya gelebildim ya beni kötü bir sürpriz bekliyormuş meğerse. Erkek kardeşim dersanesinden bir kaç arkadaşını eve çağırmış güya kendi kendilerine ders çalışacaklar. Anneme sormuş "gelebilirler mi, ama bak evde sadece biz olacağız." diye. annem de tamam demiş. Ancak farketmemiş ki erkek kardeşimin programı benim İzmir'den geldiğim günle çakışıyor. Bir de üstüne kız kardeşim de benimle aynı gün İstanbul'dan çıkıp gelmez mi? Resmen cuma'ya kadar annem ve kız kardeşimle alt kattaki anneannemlerin misafir odasında ev içinde ev olduk.

Neyse cuma günü neden sonra arkadaşları gitti de eve girebildik. Aslında girmekte biraz zorlandık diyebilirim. Ev resmen savaş alanıydı. Mutfakta dizi dizi bulaşıklar, salondaki yemek masasında yenmiş ama hala kaldırılmamış bir sofra, oturma orasındaki kuruyemiş kabukları, her tarafta üstü açık yatak ve çorap, parfüm, erkek teri, ve havasızlıktan müteşekkil bir koku. Şahsen o anda bir kez daha burnumun iyi koku alamamasına şükrettim.

Kaşıklıkta ne kaşık, çatal kalmış ne de bıçak. Neredeyse bütün tabak, kase ve tencereler bulaşık gibiydi. Düşünsenize raftaki tüm bardaklar bulaşık olduğundan son kolalarını dondurma kupalarında içmişler. 

Ara ara kız kardeşim yukarı çıkıp gerçekten çalışıp çalışmadıklarını kontrol etti, hakikaten de çalışıyorlarmış. Tamam helali hoş olsun ama bu kadar da etraf dağıtılmaz ki canım. Valla daha makyaj kısmı bitti. Asıl temizliği yarın yapacağım.

Yok yok benim imtihanım bu. Temizleyeceğiz el mahkum! Neyse allahtan bulaşık makinesi var :)

11 Aralık 2010 Cumartesi

Ütü Odasından Sesleniyorum

Burası iki gündür kendimi odanın demirbaşları arasına kattığım, içinde ikişer tane ütü masası ve çamaşırlığın bulunduğu küçükçe bir yer.

Odanın birinden, rica minnet, bulduğum gazeteyi kaloriferin önüne serdim, üzerine yastığımı koydum, sırtımı da peteğe dayayıp minder görevini üstlenmiş yastığıma oturdum. Kendi kendime "annesine küsüp ütü odasına sığınan kız" oyunu oynuyorum ve uzun bir süre de bu rolden dışarı çıkmayı hiç düşünmüyorum.

Burada evdeymişim gibi davranıyorum. Mesela şu dışarıdan gelen 'vınn' sesinden anladığım kadarıyla saç kurutma makinesini banyodan çıkan erkek kardeşim kullanıyor. Ben de annemle kavga ettim ütü odasına attım kendimi. Gözlerden ırak, yazı yazıp kitap okuyorum. Annem bir ara odanın kapısını açıp bir "la havle"li iç geçirip, mutfağa yemek yapmaya gidiyor. Aslında annem ne "la havle" çekerek sinirlenir ne de mutfakta sürekli yemek yapar. Ama, nedendir bilmiyorum, annemin böyle yaptığını hayal etmek beni daha çok evdeymişim gibi hissettiriyor.

Oysa gerçeklere bakacak olursak, makineyi çalıştıran ikinci katın bilmem hangi odadaki tanımadığım bir kızı. Odaya ara ara girenlerse ya sıcakta gizlice sigara içmeye çalışan tipler ya da rahat rahat telefonla konuşmaya çalışanlar. Kapıyı açıp yere postunu seren beni gördüklerinde belki yüzüme karşı "la havle" çekmiyorlar ya eminim arkamdan küfretmeyi de ihmal etmiyorlardır. Açıkçası kuruması için serilmiş çamaşırlar olmasa ne sigaralarına ne de telefonlarına karışırım ben. Sonuçta burası, özel malım ya da "kim kaparsa onundur" türü mantıklı bir yer değil ki.

Vel hasılı kelam, son sınıftayım. Bana ait bir ev özlemi içerisinde şu sıralar kendi kendimi kandırmakla meşgulüm. Ama bundan rahatsız olduğum da söylenemez. Sonuçta kendime hemen bir özel mekan bulamayacağıma göre ya yurtta hiç ütü odası olmasaydı?

14 Eylül 2010 Salı

Bayram Kardeşleri

Gündem içi konular yazmayı sevmiyorum. Bakın şimdi her yerde ya refarandum ya basketbol şampiyonasıyla alakalı yazılar, tweetler var. Bayram zamanı da bayramla alakalı şeyler vardı. Ben, böyle yazıları okumayı severken, kendim içinse "Zaten o kadar çok bahsediliyor ki bir de ben bahsetmeyim." diyorum.

Şimdi de aynısını yapıyorum işte. Bayram bitti ben bayramdan bahsedeceğim.
..........

- Uzun süredir hiç bir bayramda bir arada olamadığımız kadar birlikteydik kardeşlerle. Hen bu bayram hiç bir şey sinirimi bozmadı. Hatta diyebilirim ki sadece bayramın bu kadar kısa olmasına sinir oldum.

- Ablam teyzemin kayınvalidesine göre "Fransa'yı şereflikoçhisar etmiş" zırt pırt Türkiye'ye gelip duruyor. Hakikaten de ucuz olsun diye bir de uçaktan istanbul'da iniyor ya sanki hala orada okuyormuş gibi, hiç gurbette değilmiş gibi hissediyorum.

- Kız kardeşimi düğünden beri ilk defa görüyorum. Ne bileyim evlendi ya değişecek bir daha eskisi gibi samimi olamayacakmışız gibi bir vehme kapılıyordum. Bunların hepsi onu yine eskisi gibi karşımda görünce silinip gitti. Hele gideceği gece son dakikaya kadar pijamalarla oturup karşılıklı edebiyat ve siyasetin dibine vurduk ki aslında evden hiç gitmemiş, kaldığımız yerden devam ediyormuşuz gibiydik adeta. Fakat gittiğine bu sefer hiç üzülmedim. Ne de olsa en geç bir bir hafta sonra yanında olacağım.

- Şimdi bu ikisini anlattım ya hak geçmesin diye erkek kardeşimden de bahsetmem gerek değil mi? Ama bu sefer ondan bahsedecek hiç bir şey bulamıyorum. herhalde sürekli yan yana olduğumuzdan dolayı. Fakat İstanbul'a gittiğimde biliyorum ki en çok da onu özleyeceğim.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kısa Kısa...

- En çok beni irlanda'dan düzenli olarak okuyan kişiyi merak ediyorum. belki izleyiciler arasında bu kişi de vardır ama ben yine de kim olduğunu çıkaramadım.
Hey, irlanda'da daki okurum söyle hangi şehirdesin. Dublindeysen eğer benim için James Joyce'ye ve Oscar Wilde'de bir selam çak. Ve kimsin sen?

- Annem şu yazıma inat bugün tam bir temizlik kumkumasına dönüştü. 30 Ağustosun da tatil olmasını fırsat bilerek tüm bayram temizliğini yapıp çıkmak istiyormuş. Hadi bakalım...

- Dün erkek kardeşimle masa tenisi oynamaya gittik ve ben ona göre o kadar kötü oynuyordum ki artık utancımdan "kusura bakma kardeşim, bir daha benimle oynamak istemezsen anlarım." dedim. Peki o ne dedi bunun üzerine? "Yok abla ben çok eğleniyorum, ama seninle eğleniyorum. Hem sende yeteneğin çekirdeği de var. Ay çekirdeği kadar." Acilen bu lafları ona yedirmek için masa tenisinde ustalaşmam gerek.

- Yeni evli kardeşimle telefonda konuştum. Şimdi de eşinin şok olmaları arasında 1000 parçalık puzzesini hiç resmine bakmadan yapıyormuş. (Sanırım eşi onun o puzzle'yi kaç kere yapıp bozduğunu bilmiyor.)

- Hazır su böreği yufkasından börek hiç güzel olacak gibi durmuyor. Bilmiyorum iftardan sonra karar vereceğim buna.

- Ve son olarak akşama bamya var. oley!

24 Ağustos 2010 Salı

Hey Bana Bak! Bu Blog Senin Mi?

Annem itiraf etti. Hergün iş yerinde ağzımdan kaçırdığım yarım yamalak şeyleri google'a yazıp blogumu bulmaya çalışıyormuş. Hem de tee şu konuyu size anlattığım günden beri. Yazılarıma şöyle bir baktım, doğrusu onu rahatsız edecek pek bir şey de yokmuş. Bende ağzımdan anahtar kelimeleri bile isteye kaçırmaya karar verdim. Zira insanlar çabalayarak bulduğu şeylerle daha bir güzel ilgileniyorlar. Gerçi çeşitli kaybolma, yolda kalma, korkma maceralarım onu biraz ürkütebilir ya aman n'apayım bu saatten sonra da blogumu okuyacak diye yazılarıma da sansür uygulayamam ya.
Ablam biraz daha akıllı çıktı ama. Benim gerçekten okunmasını istemediğim zamanlarda kendi çabasıyla buldu blogu. haliyle ürküp de blogu kapatmayım diye biraz yuvarlak tepkiler verdi. "Her insanın iç dünyası aynı olaydan çok farklı şekillerde etkilenebiliyor demek ki." (Çakal, okumaya devam edeceksin değil mi?) Ama hala istatistliklere  bakarken Fransayı her görüşümde paranoyaklaşmıyor da değilim. 

Bununla birlikte erkek kardeşim başını film izlemekten kaldırsaydı beni en önce o bulurdu. Zira onda öyle bir potansiyel var. Ama beni "rumuzunu söyle" diye sıkıştırmak daha kolay geliyor anlaşılan. Fakat Alamanya kızı ile alakalı yazımda başrolün ona ait olduğunu söylediğim andan beri blogu bulmasının yakın olduğunu hissediyorum. (Hahahhah! Yaşasın kötülük!)

Yalnız insanlar hakkaten bir garip. Erkek kardeşim neden yazılarımda ondan çok az bahsettiğimi hele hele bu zamana kadar sadece bir yazıda baş rol kaptığını sorup duruyor. Neden onu daha çok anlatmıyormuşum? Annemse neredeyse aramızda geçen her olayda "Bunu da bloguna yazacak mısın?" deyip yazmam dediğimdeyse dudak büküyor niye yazmıyorum diye. 

(Şu hale bak! Sanki ben onların yerinde olsam böyle tepkiler vermeyeceğim. Tutmuş bir de ahkam kesiyorum.)

............

Pekala madem elbet bir gün tüm ailem bu blogtan haberdar olacak ve ben böyle bir yazı yazdım, o zaman yazımı onlara buradan bir selam çakarak bitireyim. 

Not: Demek ki neymiş, yazdıklarını insanların okumasını istiyorsan onları köşe bucak kaçırmalı, sedef kakmalı sandıklarda saklayıp kimselere göstermem diye tutturmalıymışsın.
Tevekkeli değil, Peyami Safa'nın ilk basılan ve çarçabuk tükenen kitabının adının "Bu Kitabı Kimse Okumasın"  olması

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Alamanyalardan Güzel Gelmiş


Erkek kardeşim ve onun akranı, pek sevgili arkadaşı, teyzeoğlu, kuzeni bu aralar alamanya gurbetçi kızına yurdumuzun güzellik ve otantikleri göstermeyi, tanıtmayı kendilerine borç bilmiş olacaklar ki akşam eve geldiğinde "Abla kız hiç iftar çadırına gitmemiş, merak ediyormuş götürdük." dedi. Bizimki iftarları her sene orada geçiyor sanki. Düşünün bunu diyen kardeşimin temel besin maddeleri kebab, et döner, kızarmış tavuk, iskender, patetes kızartması, pankek, spagetti ve türevlerinden ibaret. Haliyle n'aaptın orada deyince "Yemek diye patates yemeği, içinde ne olduğunu anlayamadığımız bir çorba, bamya ve pilav verdiler et bile yoktu, sadece pilavdan biraz yedim. Sonrada dışarı çıkıp et döner yedim, yarısı kaldı ama" diye bulmuşta bunama serzenişlerini dile getirdi. Ben biliyordum zaten böyle olacağını.

Bizim pek sevgili bebeler, bu kız Almanya'dan ne zaman gelse böyle bir havalara girmeler, kasılmalar, onu sürekli çeşitli bahaneler ışığında gezdirmeler, istediği filmi indirmeler derken centilmenlikle apaçilik arası bir ruh haletine bürünüyorlar.

Evet, demek ki ben bu yazıyı yazabildiğime göre, şu pek sıcak tatil ve ramazan günlerinde, bir kere daha "Almanya'dan gelen uzak akrabalar ve onun çok güzel, pek güzel, fazla güzel, fasfazla güzel, haddinden fazla güzel kızı ne zaman gidecek" etkinliklerine başlamış bulunuyoruz. Hatta kulislerde yine "Niye bunun anası kızını bu kadar serbest bırakıyor?" dedikoduları yükselmeye başladı bile. Zira anneannem, teyzem, babaannem ve annem bu çocukların birden bire yüz seksen derece değişmelerine felaket sinir oluyor.

(Peki ben mi ne düşünüyorum? Yok canım ne hali varsa görsün pislikler.)

Not: Kızın güzelliğini hiç bir şey karşılayamayacağından resmi öylesine seçtim.