Sayfalar

Taktiğini yiyeyim senin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taktiğini yiyeyim senin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2013 Salı

Zaptedilemeyen Çocuk ve Onun Şirret Annesi

Dostlar, Diyarbakır'dayım. Gene! Moralim fena halde bozuk. Zira ben, saf yeni öğretmen bulunduğu şehirde beş yıl çalışmadan il dışı tayin isteyemediğini öğrendi. Hoş bazısı "Ne biçim öğretmensin, nasıl bilmezsin falan." diyecek ama bilmiyordum harbiden. Neyse yahu. Ben yolculuğumdan bahsedecektim aslında.

Dün akşam uçağıyla İstanbul'dan Diyarbakır uçağına bindim. Havaalanı çok çok çok kalabalıktı. İlk aramadaki kuyruk devasaydı. Sonra check-in kuyruğu bezdirici, kapılara giden kuyruksa ölüm gibiydi. Erken gideyim oyalanırım dediğim havaalanında uçak saatine anca yetiştim diyebilirim. Tabi uçak rötarlı kalkmasaydı. sekiz buçuk uçağı oldu mu sana dokuz. Sonra birde havada tur attı, valiz bandında bavulum bir türlü meydana çıkmadı. Oldu mu sana gece on bir. Yani bu yorgunlukla, ertesi gün çalış çalışabilirsen.

Uçağın içindeyse az kaldı, bir ara avaz avaz bağırıp "Durdurun, inecek var." diye bağıracaktım. O kadar daralmıştım.

Uçağa zar zor binebildiğimde sıranın en arkalarındaydım. Ve düşünün ki valizim ağır geldiğinden dolayı el bagajıma daha çok eşya binmiş ve ağırlaşmıştı. Bir de üstüne üstlük pencere kenarındaydı yerim. Yerime bir ulaştım ki ızbandut gibi iki adam orta ve koridora yerleşmişler, beni görünce sırıtıyorlar. "Iykk. Kimlerle havada bir başıma kalacağım yav." demekten kendimi alamadım. Adamlardan birisi "İsterseniz biz kayalım siz dışa oturun." dedi. Belli ki pencere kenarını asıl kendi istiyordu da ona yer kalmamıştı. Neyse koca koca adamların arasında sıkışacak değildim. Minnetle kabul ettim. Sonra da yerleştikten sonra özellikle adamlarla göz göze gelmeyim diye bir kitap çıkarıp okumaya başladım. Ta ki tavan bölümündeki minik paneller açılana kadar. Kafamı bir kaldırdım yanımdaki insan irisiyle göz göze geldim. Gözlerimiz çakışınca adam ani bir hareketle otuz iki dişini çıkartıp, heyecanla "Siz öğretmen misiniz?" diye sormaz mı? Yahu kardeşim, insan yanındakiyle iletişim kurmaya çalışır da bu kadar mı itici olur. Adam ansızın konuşmaya başladığında kendime hakim olmasam "ayy!" diye küçük bir çığlık koparacaktım. Haliyle adama o dakikada sinir oldum. "Evet, ne alaka?" dedim en ukala halimle. "Kitap okuyorsunuz da." dedi saçma sapan bir gerekçeyle. "He öyle mi?" diyerek kafamı bir kez daha eğdim kitaba ve bir daha da kaldırmadım. Yav, biliyor musunuz? İnsanlarla göz göze gelmemek için kafayı bir yere sabitlemek öyle sıkıcı ki iyice bunaldım. Ya, işte bu yüzden durdurun, inecek var diyecektim. 

Zaten uçağa binerken belliydi yolculuğun kötü geçeceği. Tünelde ilerlerken zaptedilemeyen çocuk ve annesi lap lap gelmeye başlamışlardı. Sonra da şıp diye arkamda duruverdiler. Çocuk kadını bunaltıyor ama yetmiyormuş gibi elimdeki bagajıma ayağıyla tekme atıp duruyordu. "Şişş, çocuğum yapma!" dedim haliyle. Kadın yüksek perdeden "H'anfendi bir şey mi oldu?" demez mi? "Çocuğunuz valizime vuruyor." dedim kuyruğu dik tutmaya çalışarak. Kadın suçun tekrar kendi çocuğunun üzerine kalmasından mütevellit, çocuğuna daha çok kızdı. Ardından da ilerlemeye başladık. Kapının ağzında trafik iyice sıkıştı. Çocuk ittirip duruyor beni. Resmen düşeceğim. Gene "Şişş, yapma!" dedim artık. Kadın oğluna gene kızdı ama bana da burnundan soluyarak baktığından da adım gibi eminim. O arada yürümeye başladık. Kol çantamın kulpu, çocuğun ittirmesi yüzünden, önümdeki koltuğa sıkıştı. Çıkartayım derken kadının "Çocuğumu eziyorsunuz h'anfendi!" sesini duydum. Hem de avaz avaz. Beni millete "çocuk ezici, çocuk düşmanı" gibi lanse etmeye çalıştı belliydi. Altta kalacak değilim. "Pardon" dedim. Pardon çıkalı eşekler çoğaldı dese yeriydi. O kadar pervasız, o kadar pişkince. Kadın "İnşallah yan yana oturmayız." dedi tıslayarak. Sırıttım. Ama göstermelik. Nasıl sinir olmuştum. Bir de koltuğumu bulunca gördüğüm iki gıcık, sırıtkan izbandut. Off! Bu yolculuk hiç iyi geçmeyecekti.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Doğrudan Sorsam Ne olur Sanki

Bazen oluyor. Ara ara numarasını bilmediğim insanlar "Naber kitap gibi kız" diye mesaj yazdıklarında onların kim olduklarını sormaya utanıp "iyiyim sen nasılsın" diye cevap atmayı tercih ediyorum.  Zira diyorum ki "eğer benimle bu kadar samimi bir şekilde mesajlaşacak yetkiyi kendinde görüyorsa günlük hayatta çok iyi tanıdığım birisi olsa gerek." Ama kendimi koskoca bir riske de atmış oluyorum aslında. Çaktırmadan attığı mesajlardan onun benim neyim olduğunu çıkartabilmek riskine... Tabi işler maalesef hiç de istediğim gibi sonuçlanmıyor. Tıpkı şu vereceğim örnekte olduğu gibi.
1. Mesajlaşma

- Canım nasılsın?
- İyiyim ne olsun, pineklemece. ( Şimdi bu akrabadan biri ise pek lakayt oldu. Fakat tepki gösterirse, kim olduğunu keşfedebilirim.)
- Hmm, iyi bakalım dersler nasıl gidiyor? (Sınıftan değil, belli.)
- Eh işte, pek çalıştığım söylenemez. Sen? ( Öğrenci mi değil mi?)
- Valla ben çok çalışıyorum, yarın vizeler başlıyor. (Benimki de başlıyor. Bizim okuldan demek ki.)
- Kolay gelsin o zaman canım. tutmayım ben seni. (Sıkıldım. Hem sınıftan da değilmiş, kim olduğuna sonra bakarım.)
- Tamam canım sağ ol görüşürüz.

ikinci mesajlaşma

- Kitap gibi kız naber? (Eyvah gene aynı numara. Kız mı erkek mi, onu keşfedebilsem bari.)
- Ne olsun işte pineklemece, sen? (Aynı stil yazayım da tanımadığımı belli etmeyim.)
- Kpss çalışıyorum işte, ara verdim. (Hmm son sınıf!)
- Ee hangi şehir düşünüyorsun bakalım? (Memleketten ip ucu çıkar mı acaba?)
- Konya tabiki:) (Tara tara tara! Son sınıf konya'lı kim var?)
- Ne güzel, insallah kazanırsın memleketini (Konya'lı olduğunu kesinleştirme mesajı)
- teşekkür ederim canım. neyse görüşürüz, ben ders çalışayım. (Kız bu galiba.)

Üçüncü mesajlaşma

- Naber (Samimiyiz belli)
- iyilik senden (Bu sefer daha rahat yazacağım.)
- Ne olsun, sen de müzeyyen hocanın notları var mı diye soracaktım. ( Oha! Bizim sınıftanmış.)
- Hangi ders kuzu? (Aynı hocanın iki tane dersi var. Atağa geçtim, risk alıyorum.)
- E.K.Ö dersi canım, bilmiyor musun? (Eyvah çakılıyoruz.)
- Yok canım tabi biliyorum. Notlar ben de var kuzu. (Çamura yatma)
- Tamam onları bana getirir misin yarın? (İşte şimdi s.çtık. Soracağız el mahkum.)
- Eyvallah da şeyy, galiba telefonu değiştirdiğimden numaralar eski telefonda kalmış. Adını sorsam çok mu ayıp etmiş olurum? (Hep de aynı yalana yatılır.)
- Aşkolsun kitap gibi kız, beni nasıl hatırlamazsın, hani senle aşağı inen yürüyen merdivene tersten bilmiştik ya. (Allahım, galiba o kadar samimiymişiz(!) ki, ismi kayıtlı olmasa da onu tanımam gerekti. Bir de o değil de, ulan ben bir sürü arkadaşımla yürüyen merdivene tersten bindim yahu.)
- Şey gene hatırlamadım desem (Battı balık yan gider.)
- Zehra ben.
- Aa, zehra nasılsın? (Bu kadar heyecan yapmasa mıydım?)
- İyilik, neyse hadi görüşürüz. (Samimiyetimize(!) son nokta da böylece konmuş oldu.)

....................

Tam bir umutsuz vak'ayım değil mi? :(



11 Nisan 2011 Pazartesi

Kitap Meraklısı Keş Amca Ömrümü Yedin

 Dün kendi kendime bütün gün yurtta kalacağım diye söz verdim ya bu bünye öyle uzun süre kapalı kalmaya alışık olmadığından, gene dayanamadım attım kendimi dışarıya.

İlk önce Kadıköy'e gittim. Şöyle Mühürdar'da dolandım, hava aldım. Bir banka oturup kitap okudum. Yanımdan insanlar geçti. Rahatlamam gerekiyordu ama rahat değildim. Gittim Eminönü vapuruna bindim. Üst kattaki kantin bölümünde masaya oturdum, kitabımı okumaya başladım. Amacımın tamamen kendi kendime kitap okuyabilmek olduğuna karar verip vapurların bunlar için ideal yerler düşündüm. "Eminönü'nde iner sonra Üsküdar vapuruna geçip kitap okumama devam ederim." diyordum. Ancak inmeye yakın aklıma bir arkadaşla konuştuğumuz proje geldi. Birini belirleyecek, onu 15-20 dakika takip edecek, kendimizi fazla belli etmeden neler yaptığına dikkat edip eğlecektik. Dedim ki  "şimdi de yapsam ne olur ki sanki." Hemen karşı taraflarda oturan birini gözüme kestirdim. O kadar kendi halindeydi ki beni kesin fark etmezdi. Sarı kısa saçlı, uzun boylu, hantal bir oğlandı. Sırtında kocaman bir dağcı çantası, elinde bir sürü migros poşeti vardı. Vapur iskeleye yanaştı çocuk indi, sirkeci yönüne doğru seyirtti. Ama sadece seyirtti. Yürümedi. Allah kahretsin ki yürümedi. Durdu, poşetlerini yere koydu, çantasını açıp bir şeyler yapmaya başladı. Haliyle ben de biraz uzağında durdum. Adamımı gözden kaçırmadan etrafa boş boş bakışlar atmaya başladım. Herhalde nereye gideceğine karar verememiş kız pozunda olmalıydım ki taksilerin orada duran esmer, bıçkın bir çocuğun ilgisini çektim. Haydaa al başına belayı. Allahım ilk takip vak'amdaki olaya bak. Oğlanında kalkıp yürüyeceği yoktu. Dedim "Bari yürüyüp gideyim de başka birilerini gözüme kestireyim." Bıçkın çocuksa peşimden gelip "konuşabilir miyiz?" demesin mi? Ben gayet ukalaca "Sanki hayır desem konuşmayacaksın?" dedim, yürüdüm, gittim. Neyse allahtan peşimden gelmeye devam etmedi.

Şimdi gözüme öyle birini kestirmem gerekiyordu ki ne çok yavaş olsun ne de fazla hızlı. Çevresindeki insanlara da dikkat etmesin, hedefine odaklanmış bir halde yürüsün. Öyle uzun uzun seçme sansım yoktu, akşam üstüydü ve birazdan hava kararmış olacaktı. Uzakta, bayağı bir uzakta kırmızı trençkotlu, kahverengi dalgalı saçlı bir kadın gördüm. Biraz hızlandım peşine takıldım. Burada kendime not da çıkardım. Birini takip edeceksem mutlaka gözlük takmalıydım. Bir numara bozuk gözle kadını uzaktan net göremiyorsun ki anasını satayım. Neyse bayan yanındaki kahverengi kısa saçlı bir kızla galata köprüsüne doğru gidiyordu. Köprü kalabalıktı, her telden insan bir yandan denizi izliyor bir yandan karısı, kocası, arkadaşı, sevgilisi, çoluğu çocuğuyla konuşuyordu. Bense sadece kadına bakarak yürüyorum. Birden karşıdan üstü başı kir pas içinde, göbekli, kirli sakallı esmerliği kirden mi doğuştan mı olduğu belli olmayan yalpalayan bir adam yoktan var olmuş gibi karşımda peyda oldu. Adamdaki tek temiz şey elinde tuttuğu yeni yakılmış sigaraydı ve bu adamın mide bulandırıcı olmamasına hiç de yardım etmiyordu. "Allahım ne tuhaf adam sarhoş mu tiner mi çekmiş belli değil" diye kadını unutmuş adam hakkında fikir yürütürken önümde durup benimle konuşmaya başlamasın mı? Kulağımda kulaklık olduğundan ilk başta ne dediğini anlayamadım. Kulaklığımı çıkarıp korkudan fare sesi kadar tizleşmiş sesimle "beyfendi gider misiniz" dedim, gitmedi. Ellerimi adama doğru siper ederek. "Ne diyorsunuz anlamıyorum, param yok benim." dedim. Adamsa dili iyice dolaşmış halde "kitabına bakacağım" diye tutturmasın mı? Haydaaa! "Kitap mı, ingiliz edebiyatı tarihi." diye adama hesap verirken korkudan çıkan sesimi ben bile tanıyamıyordum artık. Adam dediğime inanmıyor illa bakacağım diye tutturuyordu. Ben bir kaç adım gerileyip kitabı açıp içini gösterdim "İngiliz edebiyatı tarihi inanmıyor musun?" dedim viyaklayarak. Resmen öl kızım şurda deseler ölecektim. O kadar korkunç bir adamdı. En sonunda arkadan iki oğlan "Hişştt, hoop, amca!" diye bağırdılar da bay sarhoş yanımdan okkalı küfürler savurarak ayrıldı. Hay Allah müstakını versin bu adamın. Resmen tüm pazar eğlencemin içine etti.

Neyse ki kadın bayağı uzaklaşsa da gözden yitmemişti de hızlı hızlı yürüyüp ona yetişebildim. Ama benim sinirler perperişan. Takip etmek de yalan oldu iyi mi? Kadın köprüyü geçti tophaneye doğru yürümeye başladı. Ben "Yok- dedim- bana bu kadar macera yeter." Ancak kadını tophaneye uğurlamadan önce yüzünü görebildim yine de. Kırk yaşlarında, çıkık elmacık kemikli, zayıf, esmer, sinirli yüz hatlarına sahip bir kadındı ve beni kuşkuyla süzen gözlere sahipti. Anlaşılan köprü macerasından sonra kendimi farkettirmeme ilkeme hiç de uygun hareket etmemiştim. Geri döndüm, köprüyü hızla geçerken herkesin bana baktığı gibi salak bir hisse de kapıldım. Hatta travmanın şokundan ne kadar aptallaştıysam artık yanımdan geçen bir kadının ayakkabısına "Vay be artık iskarpinlerin kenarlarına minik ışıklar da yerleştiriyorlar." diye kendi kendime yorum bile yaptım. Meğer kadının ayakkabısı yanıyormuş. Kadının yanındaki çocuk "Anne ayakkabın..." dedi. Teyze ayağını yere sürtmeye başladı. Bir sürü kıvılcımlar çıktı iskarpininin altından.


Not: Bundan böyle Galata Köprüsünden geçerken kalın ve kahverengi ciltli kitaplarımı gazeteye sarıp onlara bir kalıp peynir süsü vermeye karar verdim. Düşünsenize adamın elimdeki kitabı kapıp gittiğini.

Not2: Korkulu bir macera geçirsem de bir seyyar satıcının elindeki sigarayı arkadaşına uzatarak, eşofman satışıyla alakalı sosyolojik çıkarımlarını duymadan da edemedim. "Yav kardeşim kadınlar hep siyah, lacivert alıyor, erkekler de nerde pembe, yeşil var ona gidiyor. Anlamadım gitti."

9 Şubat 2011 Çarşamba

Şimdi Dikkat Buyrun!


Bir insanı, hayvanı ne bileyim cansız bir şeyi seviyorsanız lafı dönüp dolaştırıp ona getirirsiniz değil mi? Şimdi o her neyse onu sevdiğinizi başka insanların bilmesini istemiyorsanız, zihninizde türlü dalavereler yapıp sanki konu oraya tesadüf eseri gelmiş gibi yapar gene ondan bahsedersiniz değil mi? Zira insan sevdiği, değer verdiği şeyleri sürekli anmak ister. Pekala anlaştık. Ancak, sorun şu! Lafı döndürüp dolaştıran kişinin ben ciğerini tanıyor ve burnuma bu aralar kötü kokuları geliyorsa ne olacak? Ama yok ben bu sefer hiçbir şeye karışmamaya kararlıyım.

Biz insanlar böyle garibiz işte. Kendi kendimize ne güzel yalanlar söylediğimizi, ne fırıldaklar çevirdiğimizi heyecanla fısıldarız da dışarıdan anlaşılacağına ihtimal dahi vermeyiz. Halbuki doğruyu söylemek en güzeli hem de en kolayı değil mi? Ne diye gerçeği söylemiyorsun. Neden korkuyorsun. Neden böyle çekincelerde bulunuyorsun? Halbuki bir bilsen bu şekilde gözümde değerin iyice düşüyor. Seviyorsan adam gibi seviyorum de! Tamam sevdiğin şey onaylanacak gibi değil ama biz de burada adam öldürecek değiliz herhalde.

Şimdi diyeceksiniz ki “Öyle üstü kapalı yazdın ki, hiçbir şey anlamadık.” Açıkçası bu sefer tamamen içimi boşaltmak için yazdım. Başkaca bir sebebi yok. Ve şu işe bakın ki işe yaradı. Oh be! Bu anı bekliyormuşum demek ki. 

Şimdi ilk fırsatta yapmam gereken çamura yatıp da gerçekleri diğer kulağından tutunca benim anlamadığımı sanan kişiye ne hali varsa onu görmesini söyleyip bir an önce şu içimdeki alevleri söndürmek. Bu ne ya! Oyun mu oynuyoruz burada.  

27 Ocak 2011 Perşembe

Elin Oğlunu Televizyonda Gördüm

Belki bir ay önce bir sabah erkenden kahvemi içerken sınavıma çalışayım diye kadıköy-starbucks'a gitmiştim.

Doğrusu o gün de ilk bir saat çok güzel ders çalışmıştım ta ki Erim bey yanında bir bayanla çıkıp gelene kadar. Masaları o kadar yakınımdaydı ki hala konuştukları tüm şeyler gün gibi aklımda. Öyle ki adamın sesini nerede duysam tanırım, anlayın artık.

İlk başta ufladım, pufladım ya madem onlardan kurtuluş yok. Bari zevk almaya bakayım deyip başladım bunlar ne konuşuyor diye dinlemeye. İlk buluşmalarıymış. Haliyle birbirlerine kendilerini tanıtıyorlar. Adam kimya mühendisi ama geçimini özel ders vererek sağlıyormuş. Kadını turkcell bayii'den çıkarken görmüş hemen oradaki çiçekçiye koşup alelacele bir buket çiçek yaptırmış ve kadına yetişmiş. Ondan çok etkilendiğini tanışmak istediğini söyleyip telefon numarasını istemiş. Kadın hakkındaysa pek bir malumat sahibi değilim. Zira hep adam konuşuyordu desem yalan olmaz. Sadece kadının otuzlu yaşlarında olduğunu öğrenebildim. He, bir de bir kere Londra'ya gitmiş olduğunu.

Adam bir ara kendini övmek için "Bana bir bak. Otuz iki, otuz üç yaşında gibi duruyorum değil mi? Ama ben kırk yaşındayım" deyivermesin mi? Artık dayanamayım. "Yok daha neler!" deyip farkedilebileceğimi falan düşünmeden yan tarafıma dönüp adama baktım. Sesi öyle genç geliyordu ki kadından küçük bile sanmıştım adamı. Pekala da kırk yaşındaymış ama. Neyse bu vesileyle adamın yüzünü de iyice görmüş oldum aslında. İyi oldu.

Adamın hava atmayı çok sevdiği de belliydi var ya. Yurt dışına gezilere çıkıp duruyormuş. Yalnız başına güzel bir semtte yaşıyormuş. Bol bol bu starbucks'ta oturuyormuş. Bu arada bir yarışma programına da katılmış. Mış mış mış. Çok iyi hatırlıyorum, adamın övünmelerinden iyice gına gelmişti.

............................

Şimdi buraya kadar her şey normal değil mi? Sıradan basit bir olay bile sayılabilir hatta. Açıkçası ben de önceleri "Elin adamı söylüyor abi!" diye adamın cesaretini överek arkadaşlarıma anlatsam da hikayeyi buraya yazmaya pek değer bulmamıştım. Ta ki bu elin oğlunu dün gece televizyonda görene kadar.

Halamlar yatmış ben de kucağımda netbook'um, kanaltürk'ü açmış, oradaki siyaset programını sırf gazeteci "Melih Altınok" un yakışıklılığı için izliyorken, program bitmiş ardından gece gece "soru bankası" diye bir yarışma programı başlamıştı. Aslında o anda yarışmayla ilgilenmiyordum. Zira o andaki asıl derdim "Allahım bu twitter'u buza nasıl bağlıyorduk" sorusunun cevabını bulmaktı.

Fakat birden tanıdık bir ses geldi tv'den. "Yok canım ses sese benzer." deyip televizyona kafamı kaldırıp öylesine baktım ki ne göreyim? Yarışmacı Starbucks'taki kur yapan adam değil miymiş. Adamımız kendini tanıtıyordu.
"Kimya mühendisiyim ama şu an serbest çalışıyorum."
Ben şaşkınlığı falan attım, karşıdan cevap veriyorum. "Özel ders veriyorum desen incilerin dökülür sanki."

Koyu çirkin mavi dar bir tişört giyip onu da pantolonunun içine iyice sokmuş. Önünde de böyle kocaman bir göbek. Adamı otururken görmüştüm ya potluklarını o gün farketmemişim demek ki. Yok yok, daha soruları cevaplamadan benden eksi puanları almaya başladı bile. Soruları da doğru düzgün bilemedi hem. Ne bileyim, o gün halbuki daha çok şey biliyor gibi bir imaj çiziyordu. Anlayacağınız daha adamı ilk gördüğüm anda nasıl bir antipati kapmışsam ağzıyla kuş tutsa yaranamazdı bana artık. Adam ne söylese, ne yapsa aklıma hep kadına attığı havalar geliyor, içimi bulandırıyordu. Adı da bir tuhaftı zaten. Nüfus memuru kerim yazacakken baştaki harfi yazmayı unutmuş gibiydi aynı.

.....................

Bakın ne düşünüyorum biliyor musunuz? Adam madem bol bol Kadıköy-starbucks'a gidip oturuyormuş. Onu oralarda görüp "Aaa siz soru bankası'da yarışan Erim bey değil misiniz?" diyormuşum. Ne makara olur ama.

1 Aralık 2010 Çarşamba

"Ahkam kesmemek" üzerine Ahkam kesiyorum, Peh!


Çevrede ahkam kesen birini görürüsen bil ki o konu hakkında bildikleri üç beş kelimeyi geçmez. (İstisnalar kaideyi bozmaz.)

Dün arkadaşım anlattı. Metrobüsteyken arkasındaki iki üniversite öğrencisi konuşuyorlarmış.

- Doktor  ilk önce otizm başlangıcı teşhisi koymuş ya meğer şizofren başlangıcıymış
- Aman canım boşver ikisi de delilik değil mi?
(Sorma otobüs de bir cahil kaynıyor, öğrensinler canım nedir ne değildir!)

Orada olmadığımdan konuşmanın ne şekilde devam ettiğini bilemeyeceğim ama bağıra bağıra konuşmalarından, etrafa bakıp göz süzmelerinden, kelimelerin ağızlarından fazla bilmiş çıkmasından belliymiş ahkam kestikleri. Ah ben orada olacaktım ki arkamı kibarca döner meraktan ölüyormuş gibi yaparak "Merak ediyorum otizm nasıl bir hastalık, başlangıcında ne gibi belirtiler var?" der sonra da verecekleri cevapları dinlerken sinsi sinsi gülerdim.

Ahkam kesmek "hey bana bakın gerizekalılar, sizden daha çok şey biliyorum, bilimsel terimleri cümle içinde kullanabiliyor, sentez yapabiliyorum." demek değil de nedir? Bir kere çok şey bilen insanın konuşurken doğru biliyor muyum diye hafif de olsa kendinden şüphe edebileceğini unutuyolar herhalde.

Bak bu konuyla alakalı bir şey daha var. İnsanın özgürce rahatsız olmadan bilmiyorum diyebilmesi için de ahkam kesmeyecek kadar bilmesi gerekiyor bence. Yanlış biliyorsa da doğrusunu öğrenince mutlu olmasını bilmek için de gerek bu. Zira sabitlenmiş fikrin insana konuştuklarıyla küçük düşmesinden başka ne etkisi olur ki. Anlaması gerekiyor insanın birşeyler öğrenmeye başladıkça dünyadaki bütün bilgilerin asla hepsini bilemeyeceğini. Bir sürü kitap var dünyada mesela. Hepsini insan nasıl okusun. Bu ahkam kesenler kendilerini öyle bir şey sanıyorlar ki kendi okuduklarını biz okumayınca mutlu oluyorlar. "Oley, onu geçtim!" diye mi düşünüyorlar ne.

Bak gördünüz mü ben de ahkam kesmemek gerek derken bile ahkam kesmiş oldum. Anlayacağınız daha öğrenecek çok şeyim var.
Dikkat ahkam kesenler buna benzeyebilir! (Soldakine)

4 Kasım 2010 Perşembe

Anneannem'in Vasiyeti

Dün akşam anneannemle hep beraber otururken bizimki patlattı yine bombasını. 
"Ben ölünce (ben mezarım şurada olsun, şu yüzüğü şuna verin, arkamdan ağlamayın gibi şeyler bekliyorum) -boğazını göstererek- tam şuraya bir delik açın beni ölmekten kurtarın, bak yoksa karışmam, iki elim yakanızda kalır." demesin mi?
Karnımı tuta tuta nasıl kahkaha atmışım sormayın. Gülmekten boğulacaktım neredeyse.

Anneannem harbi değişik bir kadın. Mesela asla ona aç olduğunuzu söylemeyin. Yani en azından biz torunlar. O zaman "Git kendine yemek yap, sana yemek mi yapacağım?" diye azarlayıveriyor. (bakınız erkek kardeşim.) Ama sofrayı kurarken çok aç olmadığını, azıcık yiyeceğini söylüyorsan alasın demektir. Zorla yedirmeye çalışır. Ekmeği ağzımıza doğru tutarak "Aç aç aç. kuş geliyor. Hadi benim torunum, hadi benim kızım." diye zorla seni beslemeye çalışır. Düzenli olarak bu kadınla yaşasam herhalde her durum için cin taktikler geliştirmem gerekecek ki, valla halimden hiç şikayet etmem. Garip çekiciliği var bu kadının. Küçükken "Anneannemlere gideceğim." diye ağlar, zorla kendimi onlara göndertirmişim. Beni almaya geldiklerindeyse asla gitmek istemezmişim. Şimdi de annesi babası çalıştığı için dört yaşındaki yeğeninin kızına bakıyor. O da aynı benim gibi yapıyormuş. Ah bir de komşu çocuğu Bayramcan'ı da unutmamak lazım. O da evden kaçıp her seferinde bir bahaneyle bizimkinin evine giriyor.

Not:  Şu anda dehşet açım. Bu yazıyı yazdıktan sonra anneannemlere gidip yemek yemeliyim. Biz evden ayrılıp da annem anneannemlere taşındğından beri buzdolabı tam takır kuru bakır. Valla benim de içimden hiç bakkala, markete gidip bir şeyler almak geçmiyor.Bizim evde buzdolabı dolu olunca sinir oluyorum. İnsanın canı sıkıldıkça gidip önünde eşelenesi geliyor zira. Halbuki şimdi tek alternatifim ketçaplı turşu. İtiraf etmem gerekirse bu tatil zamanımda eve yemek alınmasına karşıyım. Sadece içecek alınsın, o kadar. (Kime diyorsam alınsın alınsın diye. Sanki alan ben değilim.) İnsan sadece acıkınca yemeli öyle değil mi? (Yemeği de anneannesinde yemeli.)

21 Ekim 2010 Perşembe

Biz Ezik Yurt İnsanları


İtiraf ediyorum bazen çok kötü bir insan olabiliyorum. Özellikle bam telime dokunduklarında sinsice kendi kendimi tatmin edecek şekilde intikamlar alabiliyorum. Gerçi bunun için çok ama çok damarıma basmaları beni iyice zıvanadan çıkarmaları gerekiyor.

...........

Bir bütünlemeler kraliçesi olarak okulun kapanış gününe kadar kaldım yurtta. Haliyle herkes tatile gitmiş odada tek kalmıştım. Sonra bir gün misafir bir kız geldi odaya. İzmir'den staj için geliyormuş. Allahım o kadar mızmızdı ki her gün stajda ne kadar yorulduğundan bahsedip dururdu, bu bölüm ona göre değilmiş, aslında o latin danscısı olmak istiyormuş. Bu yüzden ispanya'ya erasmusla gidecekmiş, miş de miş. Öyle burnu büyük bir kızdı ki bırak Türkçe şarkıları, İngilizce şarkıları bile beğenmez, Latin müziği dinler diğerlerini çok ezik, sıradan ve basit bulurdu. İnsanlar o parçaları nasıl dinliyorlarmış, hiç zevk yok muymuş bu insanlarda cık cık cık.

Tüm arkadaşlar gittikten sonra haliyle kimse sonradan odaya kalmaya gelen misafirden hoşlanmaz. Bu zaten kızın benden aldığı eksi bir puandı. Üstüne bir de kız odaya girer girmez mıymıntılığa da başlamasın mı?

"Uff ne kalabalık bir oda, ayy, son girişiniz gece 11 mi, ne kadar erken. İnternet bile mi yok yurtta- halbuki internet cafemiz var aşağı katta- banyolarınız ne kadar küçük, siz burada nasıl yaşıyorsunuz..." daha bunun gibi bir sürü küçük düşürücü aşağılayıcı cümleler. Nasıl gıcık oldum anlatamam. Ama bir şey de demedim. Şu gitme arefesinde en son isteyeceğim şey odada huzursuzluk olması, nefret ederim huzursuzluktan. Neyse başka bir şekilde kıza haddini bildirmem lazım ama nasıl? Öyle bir şey yapmalıydım ki hem benim yağlarım erimeli hem de kızın yaptığım şeyden haberi dahi olmamalıydı.

Sormayın benim de bir zaafım var. Yaşadığım yerleri fena sahiplenirim. Yurtta benim evim olmuş artık. Karşımda utanmadan sürekli evimin kötülenmesinden hiç hoşlanmam. İlla ki eleştirecekse bu sana düşmez ey dağdan gelip bağdakini kovan misafir, beğenmiyorsan kalma.

Bizim oda tam medikal park hastanesinin karşısına bakıyordu. Ee, haliyle hastanenin misafir kablosuz ağından internete giriyorduk. Tamam ağın şifresini vardı ama hastaneye gidip de şifreyi sorsan hemen öğrenirsin o kadar da kolay yani. Zaten biri öğrenmiş tüm yurt o ağı kullanıyor. Vel hasılı kelam bu kız "ay bu yurtta kablosuz ağ bile yok. ne banal." deyince benim gözlerden birden kıvılcımlar çaktı.
"Evet Hakkaten de yok, biz ya alt kattaki internet cafeye ya da yurdun altındaki cafeye gidiyoruz." dedim.
Bir yandan da nasıl tırsıyorum ama bu kız yurtta birilerinden şifreyi öğrenir diye. Ancak burnu o kadar havadaki yurtta kalan biz eziklere birşey sormaya bile tenezzül etmiyor. Düşünsenize yemekhane ne kadar külüstürmüş. Menemen bile yapmıyorlarmış.(!)

Kız zaten tam bir internet manyağı. Tüm gün aşağıdaki cafede oturup nete giriyor, hemde hergün. Ya da alt kattaki internet cafeye bir sürü para bayılıp çıkıyor. Akşam bir geliyor odaya, ben yatağımda bilgisayarım kucağımda oturuyorum.

- Ne yaptın bugün?
- Tüm gün internetteydim, uff ne biçim yurt bu böyle ya, hiç sevmedim.
- Sorma ya biz de idare ediyoruz işte.

Yalnız ben bir yandan bunları söylerken bir yandan da çatır çatır internette giriyorum. Ee, napalım benim kaldığım yere laf etmeyecektin, böyle uğraştırılar adamı.

Ben böyle iki hafta kadar, onun internetsizlikten sıkılma homurdanmalarını duya duya karşısında sinsice internete girdim, dosyalar indirdim, videolar izledim.

Bir de garipdir, bir tek ben değil sanki yurdun kendisi de kızın bu mızmızlıklarından haberdar gibi tüm kötü yüzünü de sürekli kıza gösteriyordu. Tuvaletler ona bozuluyor, banyolar ona soğuk akıyordu. Habuki ben onun arkasından banyoya gideyim oh, mis gibi sıcacık.

Tabi herşeyin bir sonu olduğu gibi bu internet yoksunluğunun da sonu geldi, en sonunda şifreyi öğrendi, öğrenmezolasıca. Zaten bir kaç gün kalmıştı öylece bitti günler. Sonra o nöbetçi yurda geçti bense Ankara'ya geldim.

10 Eylül 2010 Cuma

Biraz da Yanlış Anlaşıl Be!


Belediye otobüsünde yayılarak oturan erkeklere sinir oluyorum. Yahu bir heyecanla boş yer var diye sevinip oturuyorsun. Maşallah oturacak yer kalmamış. Sığ sığabilirsen. Kardeşim mecbur muyum sana, bacağını çek demeye. Oturduk yanına değil mi? Topla güzelce kendini. Bi de üstüne uyuma numarasına yatmazlar mı, al çantayı vur kafasına kafasına.

Şimdi burada adamı şöyle bir dürtükleyip "pardon bacağınızı çeker misiniz?" demem gerek değil mi? Ama gelin görün ki bunu yapmak öyle sanıldığı gibi kolay değil. Bir kere sesin öyle bir çıkacak ki, ne fazla suçlayıcı olacaksın, ne fazla sinik; ne cazgır, ne de çekingen. Zira, adamın kendi yaptığından haberi yok, "Sen bana ne demek istiyorsun" diye diklenip seni suçlu durumuna düşürüyor. (Uff, sinir oluyorum, harbi sinir oluyorum!)

...........

İki üç gün önce arkadaşıma iftara gittim. Orada da- maşaallah milletçe misafirperverliğimize diyecek yok- bir yemek yedirildim sorma gitsin. Dönüşte yanına oturduğum adam da böyle çıkınca, hah! dedim çattık. O hantallıkla adama laf anlatacak havada da değilim. Ben böyle uflayıp puflarken, karşı koltuktakiler de ufak ufak kıpırdamaya başlamasınlar mı? Dedim ki "Kızım yetiştin yetiştin, yetişemedin, bu kalabalıkta boşalan yer de mundar olur valla." Aldım kendimi tetiğe, kalktıkları an da yerlerini kapacağım. Allah, bir görün beni, o nasıl bir sürattir. Bunlar bir kalktı, ben bir seğirdim o tarafa doğru. Kucağımda ne var ne yok hepsi yere saçıldı. (Yalan yalan, sadece bir tane kitap.) Ama bu engeller ne ki, yılmadım, yıkılmadım! Düşen bir değil bin kitap olsun be. Ben aklıma koydum mu yaparım, bunlar bana vız gelir, hey yavrum hey! (Çoşuyorum, coştum.) 

Bir hışımla yerden kitabı aldığım gibi karşıdaki pencere kenarı koltuğu kapmam da bir oldu. Da bir pürüz vardı sanki etrafta. Garip bir sessizlik, tuhaf yüz ifadeleri...

Meğer benden hariç iki sevgili de oraya göz koymuş, oturacaklarmış. (Dırınırınnn) Süper! Şu hale bak sevgilileri ayırmışım. Nasıl utandım ama. Kalkamazdım da geri, orada yayılarak oturan adam vardı.Artık napayım ben de, kıza fısıldayarak "Kusura bakma. Adamdan rahatsız oldum da." dedim. (Dikkat, sıvama kısmı.) Rahatsız olmak? Neden, niçin? Benim kısa olsun diye üstü kapalı açıklamalarım, kızın acıyan yüz ifadesiyle birleşince, anladım ki adamın ne sapıklığını bırakmışım, ne tacizciliğini. Allah beni ne etmesin emi. Lafımdan geri de dönemedim. Aman, ya dedim sonra. Bırak dağınık kalsın, onunla mı uğraşacağım. 

Yalnız aldı mı beni bir korku. Ya adam duyduysa, ya aynı yerde inersek, ya "sen ne demek istedin bana" diye hesabını sorarsa. Uff, düşünmek bile istemiyorum. Neyse ki adam benden çok önce indi de rahatladım. Ohh!

..........

Vel hasıl kelam, siz siz olun. Öyle yerini kaptığınız kimselere hiç gereği yokken açıklamalarda bulunup da kendinizi gereksiz yere korkutmayın. Ne var bir daha konuşmayacaksınız, etmeyeceksiniz. Bırakın biraz da yanlış anlasınlar sizi, ölür müsünüz?

24 Ağustos 2010 Salı

Hey Bana Bak! Bu Blog Senin Mi?

Annem itiraf etti. Hergün iş yerinde ağzımdan kaçırdığım yarım yamalak şeyleri google'a yazıp blogumu bulmaya çalışıyormuş. Hem de tee şu konuyu size anlattığım günden beri. Yazılarıma şöyle bir baktım, doğrusu onu rahatsız edecek pek bir şey de yokmuş. Bende ağzımdan anahtar kelimeleri bile isteye kaçırmaya karar verdim. Zira insanlar çabalayarak bulduğu şeylerle daha bir güzel ilgileniyorlar. Gerçi çeşitli kaybolma, yolda kalma, korkma maceralarım onu biraz ürkütebilir ya aman n'apayım bu saatten sonra da blogumu okuyacak diye yazılarıma da sansür uygulayamam ya.
Ablam biraz daha akıllı çıktı ama. Benim gerçekten okunmasını istemediğim zamanlarda kendi çabasıyla buldu blogu. haliyle ürküp de blogu kapatmayım diye biraz yuvarlak tepkiler verdi. "Her insanın iç dünyası aynı olaydan çok farklı şekillerde etkilenebiliyor demek ki." (Çakal, okumaya devam edeceksin değil mi?) Ama hala istatistliklere  bakarken Fransayı her görüşümde paranoyaklaşmıyor da değilim. 

Bununla birlikte erkek kardeşim başını film izlemekten kaldırsaydı beni en önce o bulurdu. Zira onda öyle bir potansiyel var. Ama beni "rumuzunu söyle" diye sıkıştırmak daha kolay geliyor anlaşılan. Fakat Alamanya kızı ile alakalı yazımda başrolün ona ait olduğunu söylediğim andan beri blogu bulmasının yakın olduğunu hissediyorum. (Hahahhah! Yaşasın kötülük!)

Yalnız insanlar hakkaten bir garip. Erkek kardeşim neden yazılarımda ondan çok az bahsettiğimi hele hele bu zamana kadar sadece bir yazıda baş rol kaptığını sorup duruyor. Neden onu daha çok anlatmıyormuşum? Annemse neredeyse aramızda geçen her olayda "Bunu da bloguna yazacak mısın?" deyip yazmam dediğimdeyse dudak büküyor niye yazmıyorum diye. 

(Şu hale bak! Sanki ben onların yerinde olsam böyle tepkiler vermeyeceğim. Tutmuş bir de ahkam kesiyorum.)

............

Pekala madem elbet bir gün tüm ailem bu blogtan haberdar olacak ve ben böyle bir yazı yazdım, o zaman yazımı onlara buradan bir selam çakarak bitireyim. 

Not: Demek ki neymiş, yazdıklarını insanların okumasını istiyorsan onları köşe bucak kaçırmalı, sedef kakmalı sandıklarda saklayıp kimselere göstermem diye tutturmalıymışsın.
Tevekkeli değil, Peyami Safa'nın ilk basılan ve çarçabuk tükenen kitabının adının "Bu Kitabı Kimse Okumasın"  olması