Sayfalar

diyarbakır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diyarbakır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2015 Pazar

Aaaa! Yazıyorum Tekrar:)

Aradaki attığım kısa yazıyı saymazsak yazmayalı yaklaşık iki yıl olmuş.

Ama tekrar buraya döndüğümde her şeyi yerli yerinde görmek çok güzel gerçekten.

Merhaba:)

Bu üç yıl içerisinde hayatımdaki değişikliklerin özetini geçeyim dedim. Diğer yazılarda olmadı bazı konuları geniş geniş yazarım.


1-) Depresyondan tamamen kurtuldum. Yani sanırım. 7 sekiz aydır ilaç kullanmıyorum yani. Tabi ara ara geliyor bir melankoli ama o hep vardı. Yalnız kalma isteği de. Hem artık yalnız yaşıyorum zaten.

2-) Böylelikle ikinci maddeye geçmiş oldum. Bu yaz tayinim çıktı. Sonunda sonunda sonunda!!! Hatta son günlerde Diyarbakır'daki ağlamalarım o kadar artmıştı ki, benim okulumla ilgilenen şube müdürü tayin evraklarına mührü vururken "Artık ağlamak yok değil mi, hoca hanım?" diye tatlı tatlı takılmıştı. Tabi o zaman biraz sinir olmuştum. Ama şimdi dedikleri hoşuma gidiyor.

3-) Diyarbakır'dayken beni istifa etmekten caydıracak bir şey yaptım. İstanbul'dan küçücük tıfıcık bir ev aldım. Borcum 2023'te bitecek. Hedef 2023 yani:) Bu tarihte misak-ı milli anlaşması sona eriyormuş. Dur bakalım, ev elimizden gitmesin de. ( Bak, depresyonun yan etkileri. Anca karamsar düşünüyorsun. Etkileri bitecek gibi değil.  Hala olumlu bakabilmek için çevremdekileri darlıyorum.)

4-) Evim- hani şu varoşların kenarında, kendini soyutlayan yüksek duvarlı, çok katlı siteler vardır ya, hah orda işte. Balkonum yok. 39 m2. Ortadan  bir duvar geçirip, bir artı bire benzetmişler. Balkonum yok, ama havuzum, çocuk parkım, güvenliğim var. Ayrı bir salonum yok ama spor salonum, saunam, var. Arabam yok, otopark'ım var. Anlayacağınız bayağı bir havalıyım.(!) Hatta öyle ki, sitenin teknik elemanı eve geldiğinde inceden alay bile etti. O teknik eleman da ayrı bir yazı konusu. Neyse ki artık havuz temizliğinden sorumlu da, sinirlenmiyorum. (Bakın şimdiden, züppe sitelilere benzemişim.)

Yok yahu, küçümsediğime bakmayın. Evimi çok seviyorum. Tam kendi istediğim gibi döşedim, bol güneş alıyor ve kışları sıcacık oluyor. Yalnızım ve eve sadece benim istediğim dostlarım gelebiliyor. Ev arkadaşlarımın tuhaf erkek arkadaşı, tanıdıkları değil.

5-) Yeni okulum eve yürüme mesafesinde. Tabi adaptasyon sorunlarım devam etmekle birlikte, buna da şükür diyorum. En azından bildiğim, sevdiğm şehir ve ev benim evim.

Bunların haricinde hayatımda hiç bir değişiklik yok.

- Hiç mi Kitap Gibi Kız?
- Hiç!Sadece yaşlanıyorum sanırım, yaşlı düşünüyorum.


Not: Bu arada "Tam zamanında dönmüşsün Diyarbakır'dan" türü cümlelerinden bıktım usandım. Zira geride bıraktığım dostlarım için daha fazla vicdan azabı çektirmekten başka bir işe yaramıyor.


24 Aralık 2013 Salı

Otostopçunun Diyarbakır Rehberi

Bir kaç hafta önce çalıştığım köye dört gün boyunca yalnız gitmek zorunda kaldım. Köye giden herhangi bir toplu taşıma aracı olmadığından ve benim de az param olduğundan sabahları taksiye bindim. İş çıkışları ise köyden geçen arabalara otostop çektim. 

Şimdi "Köy yerinde ne otostopu, tehlikeli değil mi?" felan demeyin. Zira böyle köylük yerlerde- hele oranın memuru iseniz- gayet güvenli de, tek sorun bindiğiniz arabaları seçemiyor oluşunuz. 

Birinci gün, bindiğim araba kia'nın lüks modellerindendi. Belli, köylü zengin. Zaten kızını da Maltepe Üniversitesi'nde okutuyor, üstüne de bir sürü para döküyormuş.

Adamın ilk sorusu nereli olduğumdu. Ben "Eyvah!" dedim içimden. "Şimdi, Ankara'lı olduğumu duyunca, gelsin sıkıcı siyasi konuşmalar..." Hakikaten de öyle oldu. Başladı "Diyarbakır'ı nasıl buldunuz?"la ve devam etti. "Yok şehri yanlış tanıyormuşuz, yok burası büyük şehirmiş. Batıdakiler bura insanını hiç anlamıyormuş. vs. vs. vs." Biliyorum adam haklı ama bu şehre geldiğimden beri aynı sorularla o kadar çok muhattap oldum ki, sıkıldım yahu.

Sonra bir de şu- Ankara'yı beğenmeme- mevzuu var. Allahım, sevmiyorsan sevme de niye illa yüzüme söylemekte diretiyorsun. Bu tip adamlar şey gibi- pusuda yatıp avını bekleyen vahşi bir hayvan! Bulunca Ankara'lıyı, şak diye yapıştırıveriyorlar "Ankara hiç güzel değil!" Lan, "Diyarbakır hiç güzel değil." desem üstüme yürürsünüz ama. Cidden de bak, şuraya yazıyorum, bir Diyarbakır'lıya "Şehrini beğenmedim." derseniz başınıza geleceklerden ben sorumlu değilim.

Bir de adam harbi garipti. Hem kızının özel üniversitede okutuyor, hem de oradaki yemekhane ve yurt fiyatlarından şikayet ediyordu. Üstüne üstlük bunun sorumlusunu da devlet olarak görüyordu. Kardeşim az biraz çalışsaydı kızın da düzgün bir devlet üniversitesine gitseydi. Dicle üniversitesinin yemekhanesi bir liraymış mesela.

İkinci gün, okulun internetini tamir eden teknisyenlerin arabasıyla şehre indim. Eh bunlar "Diyarbakır'ı nasıl buldun?" sorusunda daha insaflıydılar, fazla uzatmadılar. Yalnız, yanımda oturan adamın  karnı acıkmış olacak ki, poşetinden çıkardığı kokulu peynir ve domatesi ekmeğine katıp yapıp öyle çirkin bir iştah, öyle rezil bir şapırtıyla yiyordu ki gidene kadar öğürtülerimi zor tuttum.

Üçüncü gün, eski kız öğrencilerden birinin ailesinin arabasına bindim. Bu kızla da yan yana oturduk. Allahım, kız yeni ergenliğe girmiş belli, bizim okulda eskiden çalışan öğretmenini sorup duruyor. Gidene kadar "Hocam Civan öğretmenin telefonu var mı, hocam Civan öğretmeni görüyor musunuz, hocam Civan öğretmen nasıl?" Bir yandan da telefonundan öğretmeniyle çekilmiş eski fotolarını gösteriyor. Numarayı versem kabak benim başıma patlayacak, vermesem kız başımın etini yiyecek. "Canım Civan hoca numarasını değiştirmiş, bende bilmiyorum." dedim ya, yok, o zaman da Civan'ı tanıyan Fahri öğretmeninin numarasını istiyor. 
Ay, aşık öğrenciler de hiç çekilmiyor yav.

Dördüncü günse, karşımda "Otostopta son nokta!" dedirten bir araba vardı. Şöyle ki, arabanın yolcuları; sadece kürtçe konuşan yaşlı bir kadın, bu kadının her söylediğine türkçe yanıt veren ve yanıt verme haricinde sürekli kur'an okuyan genç bir kız, arabayı adeta bir kağnı gibi süren ve hiç konuşmayan orta yaşlı bir adam ve bir 'teke'den oluşuyordu. Evet evet, yanlış okumadınız, arabanın arkasında bir teke vardı ve zaten şöför de bu yüzden arabayı yavaş kullanıyordu. Allah sizi inandırsın, gidene kadar burnumun direği kırıldı yav.

Ayakları bağlı hayvan, tümseklerden geçildikçe içli içli meliyor, bi de zaman zaman ayağa kalkmak isteyerek kafasını arabanın içine uzatıveriyordu. Kız bu zamanlarda "Ayy!" diye korkarak başını kaldırıyor, sonra da hiç bir şey olmamış gibi mırıl mırıl okumasına devam ediyordu. Ah, bir de hiç kimse benimle konuşmuyordu.

Yolculuğun sonuna doğru da sarsıntının etkisinden hayvan arabaya dışkılamasın mı? Değmeyin ahırdan farksız kokuya! Ayıp olmasın diye burnumu da büzüştüremiyorum ama nasıl daraldım, nasıl daraldım, anlatamam. En sonunda yol bitti de indim arabadan. Sonra şöyle bir derin nefes aldım, ohh!!! 

22 Aralık 2013 Pazar

Ve Sonrası [Ameliyat]

Şimdi ameliyat oldum ya bir de bunun sonrasını anlatayım.

Ameliyathane koridorundan beni sedyeyle alıp odama çıkardılar. Ben tabi "Oldu da bitti, hadi eve gidiyorum." derken akşama kadar hastanede kaldım. Kolumda da bir serum.

Yatağımda uzanıp, bir sürü telefon görüşmesi yaptım. Kimle konuşsam "Canım sen dinlen, hadi fazla konuşma." deyip duruyorlar. Hoş zaten ameliyat sonrası az konuşmak gerekiyormuş. Bir de ben narkozun etkisinden öyle sarhoş konuşuyormuşum dediklerimden hiç bir şey anlamıyorlarmış. Ben de o hasta halimle "O kadar ameliyat oldum, kimse beni düşünmüyor." diyorum. 

Ameliyattan sonra bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Sağolsun, akşama kadar da kaldı. Yazık kızın canı çok sıkıldı ya, tüm "Su ver, meyve suyu ver, hemşireyi çağır, kan var mı yüzümde?" gibi bütün kaprislerime katlandı. Haliyle bir ara uyuya kaldı. Yazık gece de o kadar geç yatmıştı ki. Canım benim gelirken bana tek bir kırmızı gül almış. Çok ince ya. Ee, kimin arkadaşı :)

Arkadaşım yanıma gelince çok komik bir şey oldu. Aslında trajikomik. Kızın içeri girmesinin üzerinden on dakika bile geçmemişti ki "Refakatçi yemeği." diye içeriye koca bir tepsi verdiler. İçinde de kızarmış tavuk, pilav, yoğurt, çorba, salata gibi bilumum lezzetli yemekler. Arkadaşım adına çok sevindim ama içim de kan ağladı doğrusu. Yahu bana içecek suyu bile zor veriyorlardı. Ühü Ühü!

Neyse sonra o kadar serum, saat başı tansiyon ölçmelerden sonra akşam oldu, doktor geldi. Gidebileceğimi söyledi. Yalnız yarın sabah gelip bandajlarımı çıkarttıracakmışım.

Ameliyattan iki gün sonraysa bir üst geçitte merdivenleren aşağı iniyordum ki ayağım ters dönmesin mi? Az kaldı merdivenlerden yuvarlanıyordum. Korkuyla öyle bir çığlık attım ki millet çevreme toplandı. "N'oldu, kırıldımı, çok mu acıyor?" demeye başladılar. Bense "Hayır burnum ameliyatlı!" diye bağırıyorum . Hiç bir şey anlamadılar tabi. Öyle yanımdan yürüyüp gittiler. Bilmiyorlar ki, bu halde burnuma darbe alsam artık tövbe iflah olmam!

19 Aralık 2013 Perşembe

Burnum Kaprislerinin Sonucu!

Hastalıklardan ne çektiysem, hep bu burnumun kaprisleri yüzünden çektim. Nefes almayı reddediyor, tembellik yapıyordu. Burun burun değil yüzümde bir et parçasıydı sanki. Ama bu böyle gidemezdi. Ben de sonunda bu isyankar organıma- Dur!- deyip burnumdan ameliyat olmaya karar verdim.

Tabi, hayatımda ameliyatı bırak doğru dürüst bir diş çektirmemiş, uyuşturucu iğnelerin fazla tadına bakmamış biri olduğumdan benim için bayağı ilginç bir macera oldu. 

Biliyor musunuz, beni en çok ne etkiledi? Açlık! Tamamiyle açlık! (Ameliyata aç karnına girmem gerekiyordu.)  Düşünün, ameliyathanenin buz gibi soğuk bekleme bölümüdeyim, üzerimde sadece kısa kollu bir cübbe var ve birazdan o çirkin yeşil renkli masaya yatacağım ama ben orada zorla lafa tuttuğum hemşireye " Karnım çok acıktı." diyorum.Tabi, kadın kaşını hayretle kaldırıp "Allah allah" demekle yetiniyor. Zaten o yarım saatlik operasyondan sonra kolumda beni besleyen serumla sırt üstü yatarken aklımda sadece ve sadece acaba ne zaman benim lahmacun yememe izin verecekler diye düşünmekti.  Hastane odaları da öyle sıkıcı ki, tansiyon ölçmek için gelen stajyer hemşireleri alkışlarla karşılıyordum.

Ameliyat işinin ön hazırlıkları da ne uzun sürüyormuş öyle. Ayy, tahliller, tahliller, tahliller... Sonra ekg, yok akciğer grafisi falan fıstık. Yukarı çık aşağı in, dört dolandım hastanede. Sonra kolumdan damar yolunu bulamadılar mı, sormayın kolum delik deşik oldu. Popomun iğne morartılarından sonra nasipte kol morartıları varmış demek. Damar yolunu elimin üstünden açtılar artık. O da, bilenler bilir, koldan daha acılı maalesef. 

Damar yolunu açıp, bir kaç tüp kan alındıktan sonra, ameliyat öncesi antibiyotiğini de bir güzel zerk ettiler vücuduma. Yav, o da mide bulantısı yapmıyor muymuş, ben ilacı aldıktan bir kaç saniye sonra, "Ayy! kusucam galiba." deyip tuvalete koşturdum. Gerçi mucizevi bir şekilde bir kaç saniyede gelen mide bulantısı yine bir kaç saniyede de puff diye gidiverdi. Gerçekten çok ilginç.

Hastaneye sekiz buçukta gittim ama ameliyata saat on gibi girebildim. Üzerimde lacivert çirkin bir cübbe, başımda aptal bir bone. Cart pembe önlük giymiş, sinirli bir hemşire "Şu masaya sırt üstü uzan. Başını da halkaya koy." dedi. Yastık yerine yuvarlak ortası boş bir yükselti vardı. "Bu halkanın amacı ne?" diye sormadım. Zira tahliller ve grafi çekimleri boyunca "Bunlar neden gerekli?" diye sorduğum halde hiç de doyurucu cevaplar alamadım. Hatta parmak ucu kanımı alan hemşireye "Benden kan alınmıştı, bu neden gerekli?" dedim. "Olur mu, parmak ucu kılcal damar oluyor." diye söyledi ve bıraktı. Ve ben kılcal damardan alınan kanla elimin üstünden alınan kanın farkını hala anlayabilmiş değilim. Efendim, konuyu fazla dağıtmadan devam edersem, cart pembeli sinirli hemşire burnuma uyuşturucu pamukları tıktı, hali hazırda açılmış olan damar yolumdan ilaçları zerk ettiler ve bumm! Uyuyakalmışım. Evet, lokal anesteziyi alıp uyuyakalmışım. operasyon sırasında tek hatırladığım şey, burnuma sokulan aletlerin baskılarıyla uyanıp, kıkırdaklarımın kırılmalarını anlık olarak hissetmem. Sonra bir baktım, sedyeyle dışarı çıkmışım ve "Kimse yok mu?" diye bağırıyorum. Ardından da derinlerden bir ses geliyor. "Birazdan seni odana götürecekler." Elimdeyse niye tuttuğumu bilmediğim kan lekeli bir gazlı bez var. Sonradan aklıma içini açıp bakmak geldi de anladım. Burnumdan çıkartıklarıymış. Altı yedi tane küçücük kemik parçaları. Onları görünce kendimi çok tuhaf  hissettim, kestiğim tırnakları saklıyor muşum gibi.

Sonuç olarak, burun ameliyatı zor olur derlerdi ya, aman nazar değmesin, turp gibi hissediyorum kendimi. Tabi burnuma dokunulmadığı sürece. Bir hafta işe gitmedim. İyice dinledim. Soğuk ve sıvı yiyecekler tükettim. İlaçlarımı kullandım ve tek eksiğim yiyemediğim lahmacunlar kalmıştı. Çok şükür onlara da kavuştum. Şimdi gelsin nefesler, gitsin karbondioksitler...

Not: Eczacı bir arkadaşım "Seni kandırıp genel anestezi yapmışlar bence." dedi. Doğru sanki.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Telef hindi-Telef kaporta

Sonunda bu da oldu. Sabah sabah işe giderken yolda bir hindiye çarptık. Ee, yol köy yolu, arabayı kullanan hoca da hızlı sürerse olacağı budur. 
Olay şöyle gelişti.

Biz üç öğretmen otomobilimize binmiş okula gidiyorduk. Arabayı kullanan hocanın canı mı sıkıldı nedir, "Dur bu sefer farklı bir yoldan gidelim." dedi. Önceki gittiğimiz yol sürekli inişli çıkıştı olduğundan fazla hız yapamıyordu. Bu yeni denediğimiz yolsa dümdüzdü. Asfalt kaymak gibi. Yolda gelen gecen araba da yok. Adamımızın resmen kanı bitlendi. Bastı da bastı gaza. Hayır bir şey diyemiyorsun ki, hocam yavaş gidin desen ben nasıl kullanacağımı biliyorum diye tersleyiveriyor. Sonra tabi köyün içine girmeye başladık. Girdik girdik girdik, derken karşıdan karşıya geçen hindileri gördük. Tabi- hayatı tespih yapıp sallayan hindi kardeş- hariç. Bu hindi "yeter amk, batsın bu dünya!" diyerekten atlamasın mı önümüze. Fren yapsak savrulacağız, direksiyonu ani kırsak devrileceğiz, el mahkum çarpıverdik hindiye. Hindi bir tarafa savruldu, kaportanın parçaları öte tarafa. Ayy, hayvandan öyle tüyler uçuştu ki gözümün önünden gitmiyor ya. 

Kaportaya mı yanarsın, hindiye mi yoksa kazada ölen hindinin parasını ödeyeceğimize mi?

Neyse köye vardık sahibini bulduk. Hindi sahibi "Canınız sağ olsun." diyerek para almak istemedi allahtan. Zira böyle durumlarda hindi oluyor sana adeta bir manda, bir su aygırı. Öyle kıymete biniyor ki ne kadar para isteyeceklerini şaşırıyor manyaklar. 

Yahu kardeşim, hayvan sahibi de niye asfalt yolda başıboş gezdiriyor hayvanlarını?
Peki bizim hocaya ne demeli, niye köy yolunda 90'la gidiyorsun? Tamam o yola çocukların çıkmayacağını biliyoruz. Araba da çok az geçiyor. Ama ya hayvanlar?
Neyse dönerken akıllandı da yavaş yavaş şehre ulaşıverdik. 
Şimdi araba tamirde. Bakalım ne zaman yapılıp meydana çıkacak? 

6 Ekim 2013 Pazar

Gezgin Alman Diyarbakır'da

Geçen hafta Diyarbakır'daki sakin hayatmızın tam ortasına bir "Alman" düştü. Ve olanlar oldu. Ondan sonra dibimize pandoranın kutusunu fırlatılmış gibi duygularımızın esiri olmaya başladık. Ta ki bu alman hayatımızdan geri çıkana kadar. 

* * *

Aa, bakmayın şimdi "Şişştt, kitap gibi kız ne oluyor öyle" diye. Ben sadece gözlemciyim. (Külahıma anlat.) 

* * *

Cuma günü işten çıktıktan sonra Diyarbakır'daki kemik kadrom olan iki arkadaşımla bir cafe'de buluşmaya gittim. Bi baktım bunların yanlarında kemiklerden birinin doktor ev arkadaşı ve bu doktorun da iki doktor arkadaşı daha. Ordan burdan konuşup tanışma fasıllarını bitirdikten sonra bir gün önce gezgin bir almanla tanıştıklarını anlatmaya başladılar. Bu fazla iri, sarışın ve milletimize göre yaşından çok küçük gösteren alman kardeşimiz bir buçuk senedir doğu avrupada dolanıp çello'suyla karnını doyuruyormuş. Ondan sonra, gezisine İran'da devam etmeye karar vermiş. Çünkü, İran'da müzik öğretenlere çok para veriyorlarmış (Evet, aynen ifadesi buydu!) Türkiye üzerinden İran'a geçecekmiş. Tabiki otostopla. Haliyle yolu geçen hafta da Diyarbakır'a düşmüş. Kocaman kara köpeğiyle dolmuştaki insanların hışmına uğrarken bu oğlanlardan biri kurtarmış onu. Almış evine getirmiş, misafir ediyorlarmış. Adı Wolfgang.

Oğlanın Türkiye'deki en favori yemeği lahmancunmuş. Bizim doktor bebeler oğlana jest yapıp kalabalık bir yemekle lahmacun yedirmek istiyorlarmış. Biz de gelmek istermiymişiz? "Tabi ayol, kaçırır mıyız?" dedik ve bir et lokantasına kuruluverdik. Neden sonra geldi Wolfgang. Köpeği arabadaymış. Maşşallah, hapur hupur götürdü lahmacunları. He bir de milletten otlandığı sigaraları. (Ki bu gün boyu ve ertesi günden devam edecekti.)

Neyse ordan çıktık, "Sülüklü Han"a götürdük bebeyi. Maksadımız oranın tarihi havası eşliğinde o kocaman yaylısını çaldırmak. Bu arada tek başına çello hiç de güzel değilmiş. Anlamış bulundum. (Tamam saldırmayın sanat severler!)

Ertesi günse bizim kemiklerden birinin evine "Türk Kahvesi" içmeye geldi. Yemek yedi. Muhabbet felan. Sonra İran'a gitmek üzere, kalktı gitti. Tabi şu tanıştığı doktor kadro eşliğinde.

* * *

Buraya kadar okuduysanız, "Ee, nerede şu vaad ettiğin pandora kutusu?" derseniz bekleyin az kaldı oraya da geleceğim.

* * *

Bizimkiler oğlandan o kadar çok hoşlandılar ki dibinden ayrılmadılar. Sanırsın elin almanı, aslında çamurlara düşmüş bir prens. Çocuk ne anlatsa "ooo! wavvv! oha! vay anasını! süper!" Ulan diyorum, flört etseniz ne olacak, bebe yarın akşam yok. Attaa, arkasından göz yaşlarıyla el sallarsınız artık. 

Peki doktorlara ne demeli. Bizimkiler çocuğun üstüne düşüp konuşmaya çalıştıkça "İlk önce biz bulduk parsayı siz topluyorsunuz." edasıyla kenarda somurtup duruyorlar. Utanmasalar oğlanı çekiştirip parçalayacaklar. (O bu sürtüşmenin farkında mıydı acaba?)

Wolfgang'ın bir de kara kocaman köpeği var demiştim ya hah, onu kahve içmeye gelirken yanında getirdi. Ve benim şalterlerim orada attı. Köpekten korkarım ben yahu. Bi de aksi gibi arkadaşın annesi de eve misafirliğe gelmişti. O köpekle değmeyin curcunaya. Kadın valla hiç çekinmeden oğlanın suratına "Iyyyk!" yaptı. Üstüne bir de oğlanın anlamayacağını bile bile oracıkta azarlayıverdi. Neyse ki daha büyük bir fırtına kopmadan erken gitti teyze. 

Anlayacağınız Diyarbakır apartmanlarında avaz avaz havlayan canavar bir köpeğimiz eksikti. Komşular şikayet etmediyse kadirşinaslıklarındandır yeminle. Zira hav havlardan hariç bir de biz korkak kızların çığlıkları vardı ki rezalet. Ee, ortalıkta üstüne üstüne gelen bir kara köpek. Ay karabasan gibi resmen.

Bu arada bizimkiler böyle ayılıp bayılıyorlar çocuğa ya bebe resmen otlakçı. Sosyal içiciyim diyor ya ala ala bizimkilerin kaç paketini bitirdi. Çocuğun ağzını doğru düzgün boş görmedim ki. Habire ondan bi dal, bundan bi dal. Lan anasını satayım, bu kadar çok içiyorsun madem, adam gibi söyleseydin de bi karton alaydık hayrına. Sosyal içiciymiş, laf!

* * *

Uff, yazıyı okudum da ne yüklenmişim bebeye yav. Ama sebeplerim var yani.

1- Bizimkiler bu kadar kendini kaybetmeyecekti.

2- O bilmem kaç sene tıp okuyup da üstüne asistanlığını yapmakta olan doktorlar böyle küskün çocuklar gibi etrafta gezmeyeceklerdi. (Hayır madem kıskanıyorsunuz, tanıştırmayacaktın.)

3- O köpeği eve almayacaklardı. İnanır mısınız, hala evdeki köpek kıllarını temizlemeye çalışıyorlar.

4- O bebe "Sosyal içiciyim." safsatasıyla ortada dolanmayacaktı.

* * *

Yahu aslında bunlar da değil be. Sinir oldum çünkü,

o geziyor. BEN DEĞİL! 

5 Eylül 2013 Perşembe

Evim Evim Bozuk Evim

Tatilim bitti, Diyarbakır'a döndüm ve kapıdan girmemle anladım ki, en son evden çıkan sen değilsen eve ilk giren de sen olmayacakmışsın.

Daha doğrusu kapıdan giremeden. Zira kapı bende olmayan anahtarla kilitlenmiş. 

 Olaylar şöyle gelişti.

Akşam akşam uçaktan inmiş, yarın ki ilk iş gününün yoğun stresi altında eve girip yatmayı düşünüyordum ki Ana! Kapıyı açamıyorum. Vay anasını! Kapının üst kilidini benden habersiz kilitlemesinler mi? Kızlar nerede? Yok. Anahtar nerede? Yok. Yok oğlu yok. O akşam arkadaşımda kaldım ya ertesi gün de anahtarı ulaştırdılar allahtan. 

Hoş, eve girdim de ne oldu sanki. Bir kere sular kesik, doğalgaz yok. Klazetin rezervuarı kırık ve eve benden habersiz klima taktırmışlar. Bak bu son maddeye bir diyeceğim yok ama benden onay alınmadan böyle bir karar... Hele bir parasını istesinler. Hayatta ödemem!

Su vanasını açma işini kolay hallettim ama suyun olmadığını tuvaletteyken fark etmek hiç keyifli değildi açıkçası. Ardından da sifonu çekerken rezervuarın kırık olmasını öğrenmek... Sonra da doğalgazın olmadığını  tam duşun altında sıcak su beklerken idrak etmek... Off! Allahım tam bir kabus. Zaten onun vanasını bulmakta hiç kolay olmadı. Yahu kombinin yanında yöresinde bir sürü vana var, hiç biri de bana mısın demiyor. Ocağın vanasını açıp kapıyorum, ıhh, onda da iş yok. Bir ara içimden "Lan, faturayı mı ödemediniz, allahsızlar!" diye geçirip tam küfür etmek için telefona sarılıyordum ki "Kızım, saçmalama. Kesin bir yerlerde ana vana gibi bir şey vardır." dedim ve Bumm! Adeta bir slomdog milyoner gibi hatıralarım gözümün önüne geldi. Meğer ben bir gün başka bir evdeyken diyargaz görevlilerinin gelip, doğalgaz saatinin yanındaki vanayı açmadan gaz akışının sağlayamayacağını anlattıkları, bir anıya sahipmişim.. Hemen uygulamaya geçtim ve bingo! 

Haydi bakalım kitap gibi kız, şimdi istikamet tekrar banyo.

3 Mart 2013 Pazar

Kedicik Ne Yaptılar Sana

Bir zamanlar bizim bir kedimiz vardı. hani şu yazıda biraz bahsetmiştim.

Neyse bizim kedi ki adı Paşa'dır, pek bir pisikopatlaşmaya başlamıştı son günlerde. Zorla dışarı çıkmaya çalışıyor, her tarafı kir pas içinde dönüyordu. Aferin ev arkadaşıma da. Gelince insan bir yıkar değil mi? Yok o sadece ayaklarını siliyor. Sanki yere temas eden tek yeri patileri. Bu kirliliği yetmezmiş gibi bir de başka kedilerle kavga edip kulağı, patisi, boynu falan yaralı da geliyordu. En sonunda karar verdik. Bir daha dışarı çıkarmayacaktık. Zaten iyice havalar soğumuştu. Ama bizim ki ne yapsa beğenirsiniz? Ben o zaman evde değildim. "Beni çıkartmıyor bu karılar." diye bağıra çağıra boynunu pençesiyle yırtıvermiş. Kızlar apar topar veterinere götürmüşler.

Aslında anlatıyorum gerçi ya bizim bu Paşa'yla yıldızımız hiç barışmadı. Geçen sene eve ilk geldiğinde kumu getirmeyi geçiktirmişti arkadaş. Kedi bu tabi hayvan. Tuvaletini tutabilir mi? Ne yapacak, evin en uç noktasında, gözlerden ırak, kapısı aralık ilk odaya girip işini görecek. Odama bir girdim ki ne göreyim? Açık kahverengi kakasının başında durmuş bana bakıyor. Sinirle kovaladım hayvanı. İğrene iğrene çamaşır sularıyla sildim sildim sildim. Ama bellemiş bir kere tuvalet diye orayı. Durur mu? Aynı gece, kumu koridorun bir köşesinde durduğu halde, geceleyin sinsice gelip halının aynı yerine yapmış kakasını. Gördüğümde çığlık atarak uyandırdım milleti. Kızlar ne oluyor diye yanıma geldiler. Gene öğüre öğüre temizledim kakasını. Sonra da paranoyak derecesinde odamın kapısını kapatır oldum. Zaten uzun bir süre tuvaleti geldiği zaman önce benim odamı şöyle bir yokladı, kapıyı açamayınca kumuna gitti, tırıs tırıs.

Böyle böyle ilk psikopatlığının göstegelerini açığa vuran bu hayvandan soğumuş oldum. Artık ne ben onu seviyordum ne de o beni. Nefretle bakıyorduk birbirimize. Yanıma asla yaklaşmıyordu. "Kedileri sevmiyorsun galiba diyorlardı" arkadaşlar. "Hayır." diyordum. "Seviyorum ama Paşa hariç!"

Bu kedinin psikopat olduğunu ben tee o zamanlar anladım ama kızların anlaması işte bu boynunu yırttığı döneme rastlar. Neylesinler ki böyle bir hadise başladığından beri elleri mahkum salıyorlardı kapıya. Ama bir gün paşa gelmedi eve. Ben o zaman evde yoktum. Bahçeye çıkıp uzun uzun aramışlar. Onu bulduklarında çok kötü haldeymiş. Yürüyemiyor, miyavlayamıyormuş. Her tarafı kan içindeymiş. Apar topar alıp veterinere götürmüşler. Hayvancağızın beli, kuyruğu kırıkmış. Cinsel organı kullanılamaz haldeymiş. Veterinerin tahminine göre çiftleşme anında bir insan, ki ona cani demek lazım bence, tekmeleye tekmeleye dövmüş Paşa'yı. Yoksa bu hale onu başka kedilerin getirmesi imkansızmış. Ondan sonra çok yaşamadı zaten. Neyleyim, mekanı kedi cenneti olsun.

***

Ulan vicdansızlar, ulan şerefsizler. Ne kadar sövsem azdır onlara. Yahu ben ki ondan hiç hazzetmiyordum, en hafifinden fiske dahi atmadım, candır diye. Sizin ne alıp veremediğiniz vardı şuncacık savunmasız pisicikle.

21 Şubat 2013 Perşembe

Diyarbakır'da kafama takılan şeyler

- Neden sokaktaki köpek sayısı bu kadar az?
- Neden sanat sokağında herkes birbirine manzara muamelesi yapıyor?
- Neden yoldan geçerken kadın, erkek olsun bu kadar çok insanlar birbirine bakıyor?
- Neden pek çok insan elektrik, su saatiyle oynayıp vergi kaçırırken bir de bunu marifet sayıyor?
- Neden elektrik kaçırdıkları halde bu kadar çok kesilen elektrik için sinirlenip duruyorlar?
- Neden herkes bu kadar çok birbirine soru soruyor?
- Neden ufak bir kavgada tüm insanlar sülaleleriyle birlikte galeyana geliyor?
- Neden belediyeler uzak mahallelerin (merkez köy) yollarını bir türlü tamir ettirmiyor?
- Neden Dağkapı ve Bağlar'da bu kadar çok kapkaç yapılıyor?
- Neden benim aklıma bunlar takılıyor?
- Neden, neden neden...

12 Şubat 2013 Salı

Zaptedilemeyen Çocuk ve Onun Şirret Annesi

Dostlar, Diyarbakır'dayım. Gene! Moralim fena halde bozuk. Zira ben, saf yeni öğretmen bulunduğu şehirde beş yıl çalışmadan il dışı tayin isteyemediğini öğrendi. Hoş bazısı "Ne biçim öğretmensin, nasıl bilmezsin falan." diyecek ama bilmiyordum harbiden. Neyse yahu. Ben yolculuğumdan bahsedecektim aslında.

Dün akşam uçağıyla İstanbul'dan Diyarbakır uçağına bindim. Havaalanı çok çok çok kalabalıktı. İlk aramadaki kuyruk devasaydı. Sonra check-in kuyruğu bezdirici, kapılara giden kuyruksa ölüm gibiydi. Erken gideyim oyalanırım dediğim havaalanında uçak saatine anca yetiştim diyebilirim. Tabi uçak rötarlı kalkmasaydı. sekiz buçuk uçağı oldu mu sana dokuz. Sonra birde havada tur attı, valiz bandında bavulum bir türlü meydana çıkmadı. Oldu mu sana gece on bir. Yani bu yorgunlukla, ertesi gün çalış çalışabilirsen.

Uçağın içindeyse az kaldı, bir ara avaz avaz bağırıp "Durdurun, inecek var." diye bağıracaktım. O kadar daralmıştım.

Uçağa zar zor binebildiğimde sıranın en arkalarındaydım. Ve düşünün ki valizim ağır geldiğinden dolayı el bagajıma daha çok eşya binmiş ve ağırlaşmıştı. Bir de üstüne üstlük pencere kenarındaydı yerim. Yerime bir ulaştım ki ızbandut gibi iki adam orta ve koridora yerleşmişler, beni görünce sırıtıyorlar. "Iykk. Kimlerle havada bir başıma kalacağım yav." demekten kendimi alamadım. Adamlardan birisi "İsterseniz biz kayalım siz dışa oturun." dedi. Belli ki pencere kenarını asıl kendi istiyordu da ona yer kalmamıştı. Neyse koca koca adamların arasında sıkışacak değildim. Minnetle kabul ettim. Sonra da yerleştikten sonra özellikle adamlarla göz göze gelmeyim diye bir kitap çıkarıp okumaya başladım. Ta ki tavan bölümündeki minik paneller açılana kadar. Kafamı bir kaldırdım yanımdaki insan irisiyle göz göze geldim. Gözlerimiz çakışınca adam ani bir hareketle otuz iki dişini çıkartıp, heyecanla "Siz öğretmen misiniz?" diye sormaz mı? Yahu kardeşim, insan yanındakiyle iletişim kurmaya çalışır da bu kadar mı itici olur. Adam ansızın konuşmaya başladığında kendime hakim olmasam "ayy!" diye küçük bir çığlık koparacaktım. Haliyle adama o dakikada sinir oldum. "Evet, ne alaka?" dedim en ukala halimle. "Kitap okuyorsunuz da." dedi saçma sapan bir gerekçeyle. "He öyle mi?" diyerek kafamı bir kez daha eğdim kitaba ve bir daha da kaldırmadım. Yav, biliyor musunuz? İnsanlarla göz göze gelmemek için kafayı bir yere sabitlemek öyle sıkıcı ki iyice bunaldım. Ya, işte bu yüzden durdurun, inecek var diyecektim. 

Zaten uçağa binerken belliydi yolculuğun kötü geçeceği. Tünelde ilerlerken zaptedilemeyen çocuk ve annesi lap lap gelmeye başlamışlardı. Sonra da şıp diye arkamda duruverdiler. Çocuk kadını bunaltıyor ama yetmiyormuş gibi elimdeki bagajıma ayağıyla tekme atıp duruyordu. "Şişş, çocuğum yapma!" dedim haliyle. Kadın yüksek perdeden "H'anfendi bir şey mi oldu?" demez mi? "Çocuğunuz valizime vuruyor." dedim kuyruğu dik tutmaya çalışarak. Kadın suçun tekrar kendi çocuğunun üzerine kalmasından mütevellit, çocuğuna daha çok kızdı. Ardından da ilerlemeye başladık. Kapının ağzında trafik iyice sıkıştı. Çocuk ittirip duruyor beni. Resmen düşeceğim. Gene "Şişş, yapma!" dedim artık. Kadın oğluna gene kızdı ama bana da burnundan soluyarak baktığından da adım gibi eminim. O arada yürümeye başladık. Kol çantamın kulpu, çocuğun ittirmesi yüzünden, önümdeki koltuğa sıkıştı. Çıkartayım derken kadının "Çocuğumu eziyorsunuz h'anfendi!" sesini duydum. Hem de avaz avaz. Beni millete "çocuk ezici, çocuk düşmanı" gibi lanse etmeye çalıştı belliydi. Altta kalacak değilim. "Pardon" dedim. Pardon çıkalı eşekler çoğaldı dese yeriydi. O kadar pervasız, o kadar pişkince. Kadın "İnşallah yan yana oturmayız." dedi tıslayarak. Sırıttım. Ama göstermelik. Nasıl sinir olmuştum. Bir de koltuğumu bulunca gördüğüm iki gıcık, sırıtkan izbandut. Off! Bu yolculuk hiç iyi geçmeyecekti.

31 Aralık 2012 Pazartesi

Mavi Woswos

Komik görünüyor olmalıydım. Pantolonumda sınıfta soba yakarken kullandığım siyah yağ damlaları vardı, gülünçtüm. Fakat yoldaki her insanın bana gülmesine, arabaların sellektör yakmasına ne gerek vardı. Bir yandan işlek bir caddeden karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor, bir yandan beremin kulaklarımı fazla kapattığını düşünüyordum. Herkesin sesi birden yarıya düşmüştü zira. Önce bir adam gülerek yanımdan geçti, üzerime alınmadım. Sonra seyyar satıcı, sonra arabadaki adam. En sonundaysa sellektör yakan gri brodway. Şöförün yanındaki kızsa işaret ediyordu beni. "İşte o kız. Şu komik olan, üzerinde motor yağı lekeleri bulunan." Sinirlendim. Onlar nereden bilecek ki köy şartlarında, yoklukta, eğitim vereceğim derken soba lekeleriyle dolu olmamı.

.....

Ben böyle düşünürken kısık, çok kısık bir korna sesi geldi. Derinlerden gelmesi garip geldi önce ama sonra kafamdaki berenin kulaklarımı kapadığını hatırladım. Etafıma baktım ki ne göreyim, arkamda içinde dört tane iri adamın olduğu gök mavisi bir woswos durmuyor mu?. Meğer o insanlar, sellektör yapan araba, beni eliyle işaret eden kız hep bu yüzden yapıyormuş. Meğer yolu tıkamışım geçemiyorlarmış, meğer kulaklarım harbi kapalıymış, meğer gülmeleri başkaymış. 

Bozuldum, yanaklarım kızardı biraz. Kim ne kadar dikkat edecekti ki üç küçük yuvarlak yağ lekesine. Kenara çekilip yol verdim. Mavi woswos selam vererek ilerledi, bende karşıya geçip dolmuşa bildim. Çarşıda arkadaşlarla buluşacaktım.

25 Aralık 2012 Salı

Soba Yakmanın İncelikleri

Ya işte dostlar sen tut, evde sıcacık yatağındayken herkesten önce kalkan babaanne kömürlüklere kadar gidip soba kovasını doldursun, sonra da gelip seni uyandırsın, sen kalkıp bir kere bile yardım etme. Üniversiteye başlayana kadar bu hep böyle olmuştu. Sonra bizim sokağa doğalgaz geldi falan filan. Ee allahın sopası yok, şimdi köyde her sabah sınıfımın sobasını ben yakıyorum. Hayır bir de becerebilsem gam yemeyeceğim. Yan sınıfın öğretmeni cayır cayır sobasını yakarken öyle imreniyorum ki ona. Ama neyse ki bu önemli ilmin de inceliklerini üstün zekam, örnek olay incelemelerim ve teorik aldığım dersler sonucunda öğrenmiş bulunuyorum.

Efendim bir kere sobayı yakarken alt ve üst hava deliklerinin açık olması gerekiyormuş. Ayrıca boruların da baca girişlerinin kapalı olmaması gerekiyormuş. (Şaka yapmıyorum, gerçekten bunları bile bilmiyordum..)

Kova doldurmanın sanatına gelirsek, en alta biraz kömür, üstüne kalın odun, daha üstlere ve kalın odunun arasına da ince odunlar, tahtalar, daha üste çalı çırpılar bırakılıyormuş. En üste de tutuşturmak için kağıt, karton vs. Tabi bu arada mümkün olduğunca plastik, naylon da aralara sıkıştırmalıymışız ki kalın odun iyice tutuşabilsin. Böyle odunun üstüne sıcak sıcak eriyince bu plastikler, hiç affetmiyor valla, cayır cayır kavuruyor  odunu, kömürü. (Tabi ben bu naylon işini keşfedene kadar bayağı bir is koktum sobanın başında. Hoş şimdi kendimi kokluyorum da hala buram buram kömür kokuyorum. Bugün biraz kömürlük talimi yaptım da, üzerinize afiyet.)

Şimdi sıra geldi sobayı yamaya. Önce bir çakmağımız olmalı. Hımm, bunu öğrendiğim gerçekten iyi oldu. İlk gün sağdan soldan öğrendiklerimle sobayı doldurdum, kağıtları parça pinçik içine attım ki acı gerçeği fark ettim. Benim ateşim yok. Ohoo! Anam babam, senin olayın baştan yanlış. Tabi ertesi gün ilk işim güzel bir çakmak almak oldu. Hoş şimdi de diğerlerinin ateşi yok. Bir çakmakla beş sınıf birden soba yakmaya çalışıyoruz. Hayır bir tanesi sigara içiyor, o bile istiyor. "Sen de mi brütüs!"

Son olarak karıştırma sopası lazım oluyor ara ara. Böyle fazla külün altında yanamamış bir kömür parçasını hareketlendirmek için olsun, erimiş plastiği odunun üzerine üzerine vardırmak için olsun, çok işe yarıyor, aklınızda bulunsun. (Not: Çalı çırpınız kalmadığında karıştırma sopanızı da yakma fikri yer yer aklınıza gelebilir, sakın tahriklere kapılmayın. Bir karıştırma çubuğu kolay elde edilmiyor efendim.)

Not: Arkadaşlar bu soba konusunda iyice manyaklaştım. Evde sürekli yakılacak, kağıt, kutu, naylon, vs. biriktirip biriktirip okula götürüyorum. Çocukların tahta bloklarını sobaya atıp yakmamak için kendimi zor tutuyorum. Köylerin içinden geçerken köşelere yığılmış çalı çırpıları arabaya atıp kaçıvermek geçiyor içimden. Ben ben değilim artık. Varsa yoksa soba.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hastalandık mı?

Annem hasta bakmayı sevmez. Küçükken hastalandığımızda "Anneannenize anneannenize" diye bizi aşağı daireye gönderirdi. Anneannem de mübarek tam bir Florance Nightingale.  Meyveyle vitamin takviyesi, sirkeli sularla ateş düşürme operasyonu, başımızı okşayarak moral takviyesi, yok yok, her şey onda. Düşünün yirmi yedi yaşımdayım, eğer rahatsızlandığımda Ankara'daysam daha annemin "Hastalandın mı?" cümlesine maruz kalmadan hemen aşağı inebilirim. Anneannem kapıda "oy benim güzelim" cümleleri eşliğinde sarılarak alır beni içeriye. Çabucak misafir odasına götürüp sımsıcak örtülere sarar bedenimi. Size bir itirafta bulunayım mi? Ben küçükken hastalanmayı çok severdim. Çünkü ancak o zaman anneannemle aramız iyi olurdu. Onun dışında bilirsiniz, seveceği tarzda bir torun değilim. 

Aslında şu an hastayım dostlar. Bu yazıyı da onun için yazıyorum. Ev arkadaşım da, garibim, benim yüzümden hasta. Ben tam iyileşmeye başladım yazık o da benden kaptığı hastalığı çekmeye başladı. Ev nane limon, ilaç kokularıyla aksırma, öksürme seslerinden geçilmiyor. Ben zaten karşımda hasta görünce elim ayağıma dolaşan koca bir şapşal, ağrılar içinde kıvranan arkadaşımı gördükçe kendimden geçiyorum. Yav, öyle bir şey ki, elinden ilaç içirmek, şifalı bitki çayları pişirmekten başka hiç bir şey gelmiyor. O yanında ateşten tir tir titriyor da gözlerini kaçırıyorsun. Endişeni görüp iyice korkmasın diye. Keşke şimdi anneannem yanımızda olsaydı. 

Ah, bu arada hastalık sadece bir soğuk algınlığı. Görüyorsunuz değil mi halimi. Allah daha büyük hastalıklar göstermesin, ne yaparım yoksa.

9 Kasım 2012 Cuma

Müdür Bey (!)

Okul küçük, öğrenci de az olunca öğretmenlerden birini müdür seçiyorlarmış. Bu sene bu görev bana düştü. Ha diyeceksiniz "Prestijin arttı mı bari?" Ohoo! Arkadaşım sen ne diyorsun, tüm köy, muhtar, diğer öğretmenler önümde... öhö öhö, ne diyordum ben? Yok dostum yok, sadece öğrenciler arasında. Çocukların gözleri bu fazla şen, fazla oynak, fazla eğlenceli öğretmenin müdür olduğunu duyunca sevinçle parlayıverdi. "Artık tüm dersleri resim, oyun ve beden yapar artık." diye mi düşündüler nedir? Hani ana sınıfında tüm dersler böyle işleniyor ya, ondan olsa gerek.

He unutmadan, dikkat buyrunuz, ben Müdire Hanım değil Müdür Bey'im. Zira çocuklarda öyle bir algı oluşmuş ki kadından müdür olamaz. Olsa da adı hanım olamaz.

Misal geçenlerde öğretmen arkadaşlarla beraber bahçede dolaşırken yanımıza çocuklardan biri yanaştı. Bayram sonrası olmalı, şeker ikram etmek istedi zira. Tek tek hepimizi dolaşıyordu ki sıra bana geldiğinde "Bu da Müdür Bey'in." demez mi? "Bey derken?" diye gözlerimi devirdim kıza. Ama kız düzeltme yapmadı, yapamadı. Nasıl yapsın ki, kızın zihninde müdürlerin bayanlarına söylenebilecek bir kelime var mı ki acep? Öyle alık alık baktı, sonra da izin isteyip gitti. Bende "gene olmadı" diyen gözler, karşımda bana gülen iş arkadaşları...

Yok dostlar yok, ne dediysem olmuyor. Ünvanım müdür bey kaldı(!)

Aman neyse ne, bırak dağınık kalsın.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Wwaakk You!

- Haydi kitap gibi kız, bize çalıştığın köyde başından geçen bir olayı anlat.

- Pekala. Sizi mi kıracağım ayol, hemen.

Bir bahar sabahı andımız törenini yapıyorduk. Çocuklar topluluk önüne çıkıp bir şeyler yapmaya meraklı tabi. "Ben de, ben de" çığlıkları ve "hep onu çıkartıyorsunuz ama" sitemleri eşliğinde üç dört öğrenci çıkarttık. "Rahat, hazır ol!" komutu verdikten sonra başladılar okumaya. "Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem..." dediler fakat devamı gelmiyor. Böyle bir sessizlik kapladı etrafı. Tek duyulan ses okul bahçesine yayılmış kazlardan boğazlanıyormuşcasına gelen vaklamalar. "Yahu ne oluyor, hayvan mı öldürüyorlar?" demeye kalmadan tüm okul, öğretmenler "kafa sağa çevrileceek, çevir!" komutu almışız sanki, çeşme yanındaki kazlara bakmaya başladık ki ne görelim. Kazlar çiftleşmeye çalışmıyormuymuş. Oha lan, yok mu sizin kümesiniz. Kahkaha koyversen olmaz, "Dönün önünüze ayıptır." desen olmaz, olmaz oğlu olmaz. Ne yapacağımı bilemedim. Tek bildiğim onları röntgenlemek zorunda kaldığımdan mütevellit döktüğüm utanç terleri. Ama benden hariç herkes nasıl davranacağını biliyormuş meğer. Önce an kadar kısa gelen zamanda kazları izlediler. Yoğun, kesik vaklamalar son buldu sonra. Kafalar tekrar karşıya bakmaya başladı. Öğrenciler hiç bir şey olmamış gibi, araya reklam alınmış diziymişcesine devam etmeye başladılar. "...küçükleri korumak, büyükleri saymak. Yurdumu milletimi özümden çok sevmektir..."

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Allah Aşkına Sus!

Gene uzun uzun birisinin yoğun konuşmalarına maruz kaldım. Beynim yandı resmen. Allah bir gün benim bu dinleme huyum yüzünden belamı verecek, yeminle.

Diyarbakır'da Koşuyolu parkında bir bankta kitap okurken olan oldu dostlar. Uzak bir banktan hangi kitabı okuduğumu soran kpss'zede genç kitabı inceleme bahanesiyle yanıma oturdu ve bir daha kalkmadı. Öyle çok, öyle çok konuşuyordu ki bir ara bir es bulup "sus artık" diyecek kuvveti bulamıyordum kendimde. Eleman beni etkilemek için tüm yüzeysel kpss genel kültür bilgilerini üzerime kusuyor, bir yandan da "ee, ben çok konuştum, biraz da siz anlatın." diyordu. Ben tam Ankara diyeceğim, hoop sözü ağzımdan alıp, yarım saat, içinde Ankara geçen ne kadar tarih, coğrafya, siyaset, edebiyat varsa tek tek sıralıyor, bir yandan da konuşmanız ne kadar hoş diye iltifatlar yağdırıyordu. Lan, ne kadar konuştum da konuşmamı güzel buldun, be hey çenesi düşük genç.

Neyse telefon numaramı istedi. Neymiş benle her zaman görüşmek istiyormuş. Ama ben durur muyum, "Öyle parkta tanıştığım insanlarla düzenli görüşmem ben." dedim. Elemanın dediğine bakın ama. "Keşke sanal alemde tanışsaydık." Allahım sana geliyorum. Allahtan o arada zaten telefonunu beklediğim "Okuyan Adam " aradı da, kurtuldum çocuğun elinden. Hayır "erkek arkadaşım var. diyorum, "bizde her yol var. Sosyal arkadaş oluruz, iletişim arkadaşı oluruz, yoksa msn arkadaşı oluruz." deyip duruyor. Çocuğa bakın hele, resmen "kalede kaleci varken gol atmayım mı?" havalarında. Dedim ki "valla beni buralarda görürsen selam verirsin, yoksa sana telefon numaramı vermeyeceğim." sonra bir hışımla kalktım oğlanın yanından. Hala hatırladıkça sinirden gülüyorum.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Diyarbakır Keşifleri [Devlet Hastanesi]

Rahatına düşkün biriyim, biliyorsunuz. Haliyle yoğun tempolarda vücudum isyan ediyor.  Hem derse girip hemde akşamları hizmet içi eğitime gitmekten bitkin düşmüştüm. Üstüne üstlük günlerce süren baş ve yüz ağrımdan dolayı fena halde kendimden geçince "ehh yani!" diyerekten hastanenin yolunu tuttum. Diyarbakır'daki pek çok insan özel hastane diye tutturuyor. Bense devlet hastanesi diye. Ankara'da alıştık tabi numune, eğitim araştırma hastanelerine, garip geliyor bana öyle sıra beklemeden muayene olmak. 

Geçen çarşamba sabahı çıktım dışarı, buranın meşhur uçan dolmuşlarından hastaneler hattına bindim, devlet hastanesinin önünde indim. Sıra alma bankolarına vardığımda Diyarbakır için çok normal bana ise garip gelen bir uygulamayla karşılaştım. Kadın erkek ayrı sıralardaydı. Olabilir tabi. Açıkçası o kalabalıkta rahat hareket etmek için güzel bir uygulama gibime de geldi hani. Artık bilmiyorum başka bir sebebi var mı? Neyse sıra bana geldi. SONUNDA! Bankodaki adam dalgacının teki, benim etrafa garip garip bakmamı fark etmiş olacak ki "İlk defa mı geliyorsunuz, ne kadar kalabalık değil mi?" dedi. Ay, kendimi resmen hanım evladı, lüks hastanelerden çıkmayan bir tip gibi hissettim. Durur muyum bende, serde erkeklik var. Hemen "Yo Ankara'daki hastaneler de böyle kalabalık." diye lafı yapıştırıverdim. Bende devlet hastanesi çocuğuyum kardeşim, Allah allah ya. Ama adam yılışmaya devam ediyordu. KBB'den sıra alıyorken "gözden de sıra alabilir miyim?" diye sordum. Adam hastaneyi babasının malı olduğuna kalben öyle inanmış olacak ki "Normalde vermiyorum ama senin için bu seferlik verelim." demez mi? Dedim "kızım kaç kaç, bir daha da bu hastaneye geldiğinde o adamın bulunduğu bankodan sıra alma."

Galiba hastaneleri seviyorum ben. Artık bunu kendime itiraf etsem iyi olacak Daha doğrusu karıncalar gibi oradan oraya ivedilikle hareket eden insanları, yavaşca yürüyen yaşlıları, sırtlarında gereksiz havalarını taşıyan hemşireleri, bazı mütevazı, çokça da bedenleriyle "onca sene ben bu bölümü okudum, asistan, uzman oldum" diyen doktorları, üniforma giyince tüm enerjilerini makyajla gözlerini ortaya çıkartmaya yemin etmiş sekreterleri daha kimler kimleri. Tarafsız bir gözle bakınca öyle eğlendiriyor ki, anlatamam. 

Misal gözlüğümün ölçümünün yapıldığı odadaki kadının telefonda tesisatçısına "Bir daha sizi çağırmayacağım. Oyalıyorsunuz." tarzında atarlanması ve beni beklettiği için sessizce pardon diye göz kırpmasını izlerken içe doğru kahkaha nasıl oluyormuş tam anlamıyla yaşadım. Bu arada kafa karışıklığından olacak yanlışlıkla göz tansiyonumu da ölçtü. 13/14. Oldukça normal gözlerim varmış.

Kulak burun boğaz doktoruysa amerikan filmlerindeki bilgisayar manyağı tiplere benziyordu. Kilolu, gözlüklü, kıvırcık hafif uzamış saçlıydı.Ayrıca da film karesini tam yansıtmak istercesine gri family guy tişörtü ve salaş bir kot giyiyordu. Doktor işte bu haliyle boğazımı ve burnumu kontrol edip Sinüzit olma ihtimalim dolayısıyla beni tomografi çekimine yolladı. Sonuçları yarın alabilecekmişim. Gittim doktorun yanına tekrar "yarın çalışıyorum. Siz kaça kadar hastanede olacaksınız" dedim. Söylemez mi biraz bekleyin sisteme düşmüş olacaktır. Bakarız bilgisayardan." diye. Var ya işimin çabuk bitmesi sevinciyle heyecanlanırken bir yandan da "madem bu şekilde de işler yürüyor, neden insanları günlerce uğraştırıyorsunuz o zaman" diye sinirlenmekten kendimi alamadım. Neyse sol gözün arkasından enseye kadar sinüsler doluymuş. Göz ağrısı da yaparmış ki ben göz ağrımın nedenini tamamen gözlük takmamaya bağlıyordum. 

Ve böylece saat sekiz buçukta geldiğim hastanede on iki de işim bitti. Gene bir sürü ilaç sahibi oldum. İlaçların yan etkisine gelince bir hayli düşündürücü. Ağrı kesicinin yan etkilerinde baş ağrısı yapabilir yazarken, burun spreyinde burun kanaması normal görünen bir yan etki yazıyordu. Sormayın bir ara da bir ilaç yüzünden az kaldı depresyona giriyordum. Meğer o da o ilacın yan etkisiymiş. Neyse bakacağız artık.

6 Mart 2012 Salı

Peşin Fikirliliğin Zararlarından bir Kuple

Bazen bilmediğim bir şey hakkında saatlerce dalga geçip coşabiliyorum. Sonra aslında ne olduğunu öğrenince de hönk diye kalıyorum.

Malum artık yerimiz Diyarbakır'da sabit, ondan bir örnek vereyim. Buranın ünlü bir alışveriş merkezi var. Adı Ninova. Bu kelimenin anlamını bilmeyenler için, kulağa ne kadar batılı geliyor değil mi? Ulan diyorum bende "Ne diye buraya ait bir kültürden kelime koymazlar ki, şuna bak Ninova. Ne bileyim Dicle Avm olsaydı, Amed avm, Tigris avm ya da Diyar avm" (Aklıma pek öyle havalı isimler gelmedi, idare edin.) 

Dalga geçiyorum, milleti güldürüyorum, kendimden geçip eğleniyorum derken bir gün okuduğum bir kitapta "Yezidiler şehri Ninova" yazısı geçmesin mi? Kitap da Mehmed Uzun'un Dicle'nin Yakarışı hani. Tam buralardan bahsedeni yani. Kitaba tekrar tekrar bakıyorum, yok canım yazım hatası falan yok, bal gibi de Ninova. Sonra  baktım bu böyle olmayacak, araştırdım soruşturdum daha doğrusu vikipedi'ye baktım ki ne göreyim. Ninova'nın dicle nehri kıyısınıa kurulmuş Asurlular'ın başketi olduğu  yazmıyor mu? Allahım, cahilliğimden değil ama salak salak etrafta yaptığım şebekliklerden öyle utandım ki anlatamam.

Bu da böyle bir peşin fikirliğimin anısıdır işte. Neyse dostlar bana müsaade. Daha gidip yanlış bilgi verdiklerime dağrusunu anlatma gezi turlarına çıkaracağım.

26 Şubat 2012 Pazar

Paranoyaklaştıramadıklarımızdan mısınız?

Diyarbakır'a atamam yapıldığında bilimum arkadaş ve aile çevrem tarafından korkulu gözlerle abluka altına alındım. Zira şehrin dışarıdan görünen imajı malum. Gerçi ben inatla gitmek istesem de nasıl bir yerle karşılaşacağımı kestiremiyordum açıkçası. Hayır bir aç vikipedi'yi de şehrin genel tanıtımını oku bari. Onu da yaptığım yok. Bildiğiniz korkuyorum lan, bilgisizlikten korkuyorum. Haberlere felan bakılırsa her an, her dakika silahların, ses bombalarının patladığı; eli taşlı çoluk çocuğun cirit attığı bir yer zaten. Ama serde erkeklik var ya tırstığımı belli de edemiyorum. Öyle sırıtık sırıtık dolanıyorum etrafta. Yahu zaten benim çevrem de nasıl bir çevreyse Diyarbakır'a atandığımı duyan herkes ya "gitme bence" diyor ya da "aman sakın ev tutma, öğretmen evinde kal. ya evi basarlarsa" diyor. Kimisiyse içindeki fikri sadece yüzüne yansıtırcasına beni son gördükleri an o anmış gibi bakıyor. Anlayacağınız zaten titrek olan atanma mutluluğum hepten yerlere yattı. He, anne faktörünü de unutmamak gerek. Kadın safi parayonaklaştırma makinası. "Aman kızım, kimseyle muhattap olma, evden dışarı fazla çıkma. İşini gör hemen eve gel. Okulda ders dışında fazla kalma. Arkadaş olma. Karanlığa kalma. Kalabalık yerlerde dolanma." Duyanda Afganistan'da ateş altında çalışacağım sanır. Diyarbakır yahu orası. Günde en az 15 20 tane uçağın inip kalktığı kocaman bir şehir.

Anlayacağınız böyle bir psikolojiyle geldim Diyarbakır'a. Bir de bunu salak salak etrafa belli ettim. Düşünsenize geldiğimin ikinci günü öğretmen evindeki görevliye "Gece buralarda dolaşmak güvenli mi?" diye sordum. Adam ne dese beğenirsiniz "Yanında silahın var mı?" ardından da kocaman kahkaha atıp yahu "sen nerden geldin?" deyiverdi. Bildiğiniz kıpkırmızı oldum. Adama da Ankara diyemedim artık da küçük bir ilçe adı sallayıverdim. "Oralar küçük yerler, burası büyükşehir burda herkes dışarda" dedi gülerek. Anlayacağınız küçük, geceleri sokağa çıkılmanın tehlikeli olduğu bir yerden gelen taşra dilberi oldum adamın gözünde. Galiba, uzun bir süre öğretmen evine gitmeyeceğim. 

Şimdi sokaklarda rahatça dolanıyor ve ürkek hallerimi arkadaşlara anlatıp eğleniyorum. 

Not: Bu yazıyı daha önce yazacaktım ama malum anne sansürüne takıldım. 

25 Şubat 2012 Cumartesi

Kedi, Şehir ve Yollar

Çalıştığım okul merkeze çok yakın bir köyde. Servis falan yok. Bir öğretmen arkadaşın arabasına doluşup tıngır mıngır surların yanından geçerek köye varıyoruz. Her sabah koştur koştur beni alacakları yere gidiyorum. Çünkü her gece geç yatıyorum. Polatlı'dayken bir ara tavuklarla "sen mi önce yatacaksın ben mi?" yarışına girmiştim halbuki. Televizyon yüzünden tabiki. Herkese "tv mi, ben radyo dinliyorum yav" diye hava attığım günler geride kaldı resmen. Şimdi en fazla "feriha mı ben yalan dünya izliyorum" havası atabilirim. Huy mu değiştiriyorum nedir. Ben de baktım bu olacak gibi değil, gittim kendime küçük şirin, flash bellekten de müzik çalabilen bir radyo aldım. Eğer salona fazla uğramazsam tv'den de kaçabilirim. Virüs gibi yahu, sardı mı sarıyor.

Okul yolum kendimi bilgisayar oyunlarının içinde hissedecek kadar bozuk. Sürekli asfalttaki ufak ve büyük çaplı çukurlara girmemek için bir sağa bir sola kıvrılıyoruz. Bazen "Hugo üçe bas, ahh kaçırdın gene gitti bir can!" felan diyesim geliyor.

Öğleden sonraları genelde eve gidiyorum. Dedim ya huy değiştiriyorum diye, hemen yemek yeyip dinlenme moduna geçiyorum. Eğer keyfim yerindeyse eve yakın bir iki tane alışveriş merkezi var. Onlara gidiyorum. He, alışkanlık değiştirdim diyorum ama o kadar da değil. Hala uzun uzun mağaza gezmek yerine kitapçıya dalıp çıkamama huyum devam ediyor. Buna da şükür, valla bir ara alış veriş merkezlerini artık sevdiğimi fark edince "Acaba içime ne kaçtı?" diye kendimden iyice şüphelenme noktasına gelmiştim. Yav, bak kendime iyice yüklendim iyi mi. Halbuki gene gittim buranın kütüphanesine üye oldum, daha ne olsun. Mart'ın 15'i gelsin kısa Diyarbakır çevre gezilerine de başlarım hem. Ama ilk önce kendime ucuz mucuz da olsa bir fotoğraf makinesi almam gerek. Geziyorum falan iyi de blogta yayınlayacak şifa niyetine bir resim bile olmuyor elimde. 

Üçü insan, biri hayvan olmak üzere evde dört kişiyiz. Ben de, hayvan diye bahsettiğim kedi de evdeki diğer iki insanla iyi anlaşıyor. Bizse pek birbirimizden hazzetmiyoruz. O nefretini benim odama iki kere kakasını yapmakla ben de ona "KEDİ!!!..." çığlıklı hitaplarımla gösteriyorum. Aslında arkadaş sokaktan bulup evimize getirdiğinde severim ben bu "Paşa"yı demiştim. Ta ki sessizce salondan çıkıp odama kakasını yapana dek. Hoş artık kedi kumuna alışmış, veterinere götürülüp bakımı, aşıları yapılmış temiz bir kedi olsa da kendini sevdirmek için benim yanıma geldiği pek söylenemez.
***
Efendim, karman çorman bir Diyarbakır yazısıyla karşınızdaydım, esen kalın dostlar...

Not: AZC plaza'daki Best Cafe ne güzel yermiş öyle.