Sayfalar

öğretmen oldum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğretmen oldum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2016 Perşembe

İyi Öğretmen, Kötü Öğretmen

Bir gün biri gelip de bana "Nasıl iyi bir ana sınıfı öğretmeni olurum?" diye sorsa, ona vereceğim tek cevap "Dersine gir!" olurdu. Zira gözlemlerime göre ana sınıfı öğretmenleri maşallah güzel eğitimler almışlar okullarından. Ağızlarını açsalar çocuk eğitiminden bir bahsederler ki sen "Vay anasını! Ne süper öğretmen dersin." Hem bunların bir çoğunun sınıfına gir, gene aynen "Vay anasını!" dersin. Hatta belki kendi öğretmenliğini sorgulayacak kadar. Evet,  bu dönemki okulumda ben de kendimi iyi öğretmen değil miyim diye uzun uzun sorguladım. Zaten ne zaman biri çıkıp uzun uzun kendini, eğitim anlayışını övse, hep aynı duyguya kapılıyorum. "Ben iyi değil miyim acaba?" (Bak bunlar hep depresyon yatkınlığı işte.) Bir de olayıma bakın, veliler gelip teşekkür ediyorlar.
"Hocam, çocuğum güle oynaya geliyor. Sabahları okula gideceğiz dediğimde hemen kalkıyor." diyorlar.
Sonra "Çocuğum asosyaldi. Hiç arkadaş edinemezdi. Şimdi bir sürü arkadaşı var, okulu, sizi çok seviyor." diyorlar.
Birkaç tane ilginç velim dışında sürekli çocukların beni sevdiğini anlatıyorlar. İyi huylar kazandıklarını, bir sürü şey öğrettiğimi söyleyip duruyorlar. Ve ben hala iyi öğretmen değilim galiba diye vesveselenip duruyorum. He bu arda ben okul sınırları içerisinde kendi kendimi övmüyorum. Ne yapayım öyle yetiştirilmişiz. reklam falan yapamıyorum ben. "İşimiz bu, sonuçta maaş alıyoruz." deyip yoluma devam ediyorum.

Fakat dönem sonuna doğru saçmaladığımın farkına vardım. Bir kere okulun anaokulu bölümü dedikodudan, fesatlıktan kaynıyormuş da haberim yok. Yahu bunlar iki gruba ayrılmışlar. Stajyeri, kadrolusu, ücretlisi topu birden karşı karşıya düşmüşler, Kimse birbirini beğenmiyor. kötü olduklarını düşünüyor. Müdür yardımcısı birine bir şey dese gururum da gururum diye ortalıklarda dolanıyor da benim ruhum duymuyor. Zira ben o arada sınıfımda oluyorum. Çocuklarla ilgileniyor, velilerin çocukları hakkında sorularını yanıtlıyorum sabırla. Bu arada farkediyorum ki iki grup da bana haklı olanların kendileri olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Da niye bana, yahu bi gidin işinize.

Hepsi iyi öğretmen aslında. Tek bazıları derslerine girmeyi becerse.

Aslında genel olarak, stajyerlere, yardımcı öğretmenlere sınıf bırakmak gibi bir olayları var anasınıfı öğretmenlerinin. Hatta bu o kadar kanıksanmış ki kimse de "hocam ders vakti ne arıyorsun dışarıda?" diye sormuyor. Hatta sorsa suçlu durumuna düşecek. "Zaten bizim teneffüs hakkımız yok da, bir nefes alamayacakmışız da." falan da filan da. Kimse nefes alma demiyor zaten. Ama unutma ki diğer öğretmenlerin de teneffüsü 10 dk, öyle eline çay kahve alıp saatlerce dedikodu yapacak kadar değil.

Şimdi bu yazdıklarım size fazla üstü kapalı gelmiş olabilir. En iyisi bu kadar harfi neden tuşladığımı anlatayım.

Karne haftasında ben iyi öğretmenim diye dolaşan, sürekli başka öğretmenlerin eğitim anlayışlarını beğenmeyip onları kötü diye yaftalayan ve bunun için her an idarecilerle iyi geçinmeye çalışan bir öğretmenin derse bile doğru dürüst girmediğini keşfettim. Ve "iyi öğretmen" imajının zedelenmemesi için zaman zaman gözünü bile kırpmadan ortamı mikserlemeye çalıştığını. Bu yüzdenmiş gruplara ayrılmalar falan. Bir taraf mikser, diğer tarafsa kendini korumaya çalışan. Daha da ilginç olanıysa mikser olanın beni etkisi altına almaya çalışırken her seferinde objektif yorumlarımla onu püskürttüğümde, biraz daha bana uzak durduğunu görmek.


Not: Bu yazıyı yazarken aklıma eskilerden bir anı geldi.

Üçüncü sınıftaki stajımda iki arkadaş bir sınıfa giriyorduk. Dersine girdiğimiz öğretmen biz gelir gelmez, hemen sınıfı bırakıp çıkıyordu. Biz de artık ilk tecrübemiz, kör topal bir şeyler yapmaya çalışıyorduk ama doğrusu o öğretmen hakkındaki düşüncelerimiz hiç de iyi değildi. Derse girmezdi, ya da kenarda put gibi otururdu. Gün boyu bize hiç bir şey söylemez ama bizimle hiç muhattap olmadan gözleriyle tedirgin etmekte de üstüne yoktu. Kadına sinir oluyorduk. Ama bir gün vücudumuzla ilgili bir konu anlatacağı tuttu. Ağzımız açık kaldı. Mükemmel bir sınıf yönetimi. Çocuklara müthiş bir ilgi alaka. O an kadına sinirimiz nefrete dönüştü. Sonuçta biz onun rehberliği için gelmiştik staja. Ve kadın bizi bunlardan mahrum bırakmıştı. O benim için hala kötü öğretmendir. Öğrencilerini iki tecrübesiz stajyere bıraktığı için.

25 Aralık 2012 Salı

Soba Yakmanın İncelikleri

Ya işte dostlar sen tut, evde sıcacık yatağındayken herkesten önce kalkan babaanne kömürlüklere kadar gidip soba kovasını doldursun, sonra da gelip seni uyandırsın, sen kalkıp bir kere bile yardım etme. Üniversiteye başlayana kadar bu hep böyle olmuştu. Sonra bizim sokağa doğalgaz geldi falan filan. Ee allahın sopası yok, şimdi köyde her sabah sınıfımın sobasını ben yakıyorum. Hayır bir de becerebilsem gam yemeyeceğim. Yan sınıfın öğretmeni cayır cayır sobasını yakarken öyle imreniyorum ki ona. Ama neyse ki bu önemli ilmin de inceliklerini üstün zekam, örnek olay incelemelerim ve teorik aldığım dersler sonucunda öğrenmiş bulunuyorum.

Efendim bir kere sobayı yakarken alt ve üst hava deliklerinin açık olması gerekiyormuş. Ayrıca boruların da baca girişlerinin kapalı olmaması gerekiyormuş. (Şaka yapmıyorum, gerçekten bunları bile bilmiyordum..)

Kova doldurmanın sanatına gelirsek, en alta biraz kömür, üstüne kalın odun, daha üstlere ve kalın odunun arasına da ince odunlar, tahtalar, daha üste çalı çırpılar bırakılıyormuş. En üste de tutuşturmak için kağıt, karton vs. Tabi bu arada mümkün olduğunca plastik, naylon da aralara sıkıştırmalıymışız ki kalın odun iyice tutuşabilsin. Böyle odunun üstüne sıcak sıcak eriyince bu plastikler, hiç affetmiyor valla, cayır cayır kavuruyor  odunu, kömürü. (Tabi ben bu naylon işini keşfedene kadar bayağı bir is koktum sobanın başında. Hoş şimdi kendimi kokluyorum da hala buram buram kömür kokuyorum. Bugün biraz kömürlük talimi yaptım da, üzerinize afiyet.)

Şimdi sıra geldi sobayı yamaya. Önce bir çakmağımız olmalı. Hımm, bunu öğrendiğim gerçekten iyi oldu. İlk gün sağdan soldan öğrendiklerimle sobayı doldurdum, kağıtları parça pinçik içine attım ki acı gerçeği fark ettim. Benim ateşim yok. Ohoo! Anam babam, senin olayın baştan yanlış. Tabi ertesi gün ilk işim güzel bir çakmak almak oldu. Hoş şimdi de diğerlerinin ateşi yok. Bir çakmakla beş sınıf birden soba yakmaya çalışıyoruz. Hayır bir tanesi sigara içiyor, o bile istiyor. "Sen de mi brütüs!"

Son olarak karıştırma sopası lazım oluyor ara ara. Böyle fazla külün altında yanamamış bir kömür parçasını hareketlendirmek için olsun, erimiş plastiği odunun üzerine üzerine vardırmak için olsun, çok işe yarıyor, aklınızda bulunsun. (Not: Çalı çırpınız kalmadığında karıştırma sopanızı da yakma fikri yer yer aklınıza gelebilir, sakın tahriklere kapılmayın. Bir karıştırma çubuğu kolay elde edilmiyor efendim.)

Not: Arkadaşlar bu soba konusunda iyice manyaklaştım. Evde sürekli yakılacak, kağıt, kutu, naylon, vs. biriktirip biriktirip okula götürüyorum. Çocukların tahta bloklarını sobaya atıp yakmamak için kendimi zor tutuyorum. Köylerin içinden geçerken köşelere yığılmış çalı çırpıları arabaya atıp kaçıvermek geçiyor içimden. Ben ben değilim artık. Varsa yoksa soba.

9 Kasım 2012 Cuma

Müdür Bey (!)

Okul küçük, öğrenci de az olunca öğretmenlerden birini müdür seçiyorlarmış. Bu sene bu görev bana düştü. Ha diyeceksiniz "Prestijin arttı mı bari?" Ohoo! Arkadaşım sen ne diyorsun, tüm köy, muhtar, diğer öğretmenler önümde... öhö öhö, ne diyordum ben? Yok dostum yok, sadece öğrenciler arasında. Çocukların gözleri bu fazla şen, fazla oynak, fazla eğlenceli öğretmenin müdür olduğunu duyunca sevinçle parlayıverdi. "Artık tüm dersleri resim, oyun ve beden yapar artık." diye mi düşündüler nedir? Hani ana sınıfında tüm dersler böyle işleniyor ya, ondan olsa gerek.

He unutmadan, dikkat buyrunuz, ben Müdire Hanım değil Müdür Bey'im. Zira çocuklarda öyle bir algı oluşmuş ki kadından müdür olamaz. Olsa da adı hanım olamaz.

Misal geçenlerde öğretmen arkadaşlarla beraber bahçede dolaşırken yanımıza çocuklardan biri yanaştı. Bayram sonrası olmalı, şeker ikram etmek istedi zira. Tek tek hepimizi dolaşıyordu ki sıra bana geldiğinde "Bu da Müdür Bey'in." demez mi? "Bey derken?" diye gözlerimi devirdim kıza. Ama kız düzeltme yapmadı, yapamadı. Nasıl yapsın ki, kızın zihninde müdürlerin bayanlarına söylenebilecek bir kelime var mı ki acep? Öyle alık alık baktı, sonra da izin isteyip gitti. Bende "gene olmadı" diyen gözler, karşımda bana gülen iş arkadaşları...

Yok dostlar yok, ne dediysem olmuyor. Ünvanım müdür bey kaldı(!)

Aman neyse ne, bırak dağınık kalsın.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Wwaakk You!

- Haydi kitap gibi kız, bize çalıştığın köyde başından geçen bir olayı anlat.

- Pekala. Sizi mi kıracağım ayol, hemen.

Bir bahar sabahı andımız törenini yapıyorduk. Çocuklar topluluk önüne çıkıp bir şeyler yapmaya meraklı tabi. "Ben de, ben de" çığlıkları ve "hep onu çıkartıyorsunuz ama" sitemleri eşliğinde üç dört öğrenci çıkarttık. "Rahat, hazır ol!" komutu verdikten sonra başladılar okumaya. "Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem..." dediler fakat devamı gelmiyor. Böyle bir sessizlik kapladı etrafı. Tek duyulan ses okul bahçesine yayılmış kazlardan boğazlanıyormuşcasına gelen vaklamalar. "Yahu ne oluyor, hayvan mı öldürüyorlar?" demeye kalmadan tüm okul, öğretmenler "kafa sağa çevrileceek, çevir!" komutu almışız sanki, çeşme yanındaki kazlara bakmaya başladık ki ne görelim. Kazlar çiftleşmeye çalışmıyormuymuş. Oha lan, yok mu sizin kümesiniz. Kahkaha koyversen olmaz, "Dönün önünüze ayıptır." desen olmaz, olmaz oğlu olmaz. Ne yapacağımı bilemedim. Tek bildiğim onları röntgenlemek zorunda kaldığımdan mütevellit döktüğüm utanç terleri. Ama benden hariç herkes nasıl davranacağını biliyormuş meğer. Önce an kadar kısa gelen zamanda kazları izlediler. Yoğun, kesik vaklamalar son buldu sonra. Kafalar tekrar karşıya bakmaya başladı. Öğrenciler hiç bir şey olmamış gibi, araya reklam alınmış diziymişcesine devam etmeye başladılar. "...küçükleri korumak, büyükleri saymak. Yurdumu milletimi özümden çok sevmektir..."

25 Şubat 2012 Cumartesi

Kedi, Şehir ve Yollar

Çalıştığım okul merkeze çok yakın bir köyde. Servis falan yok. Bir öğretmen arkadaşın arabasına doluşup tıngır mıngır surların yanından geçerek köye varıyoruz. Her sabah koştur koştur beni alacakları yere gidiyorum. Çünkü her gece geç yatıyorum. Polatlı'dayken bir ara tavuklarla "sen mi önce yatacaksın ben mi?" yarışına girmiştim halbuki. Televizyon yüzünden tabiki. Herkese "tv mi, ben radyo dinliyorum yav" diye hava attığım günler geride kaldı resmen. Şimdi en fazla "feriha mı ben yalan dünya izliyorum" havası atabilirim. Huy mu değiştiriyorum nedir. Ben de baktım bu olacak gibi değil, gittim kendime küçük şirin, flash bellekten de müzik çalabilen bir radyo aldım. Eğer salona fazla uğramazsam tv'den de kaçabilirim. Virüs gibi yahu, sardı mı sarıyor.

Okul yolum kendimi bilgisayar oyunlarının içinde hissedecek kadar bozuk. Sürekli asfalttaki ufak ve büyük çaplı çukurlara girmemek için bir sağa bir sola kıvrılıyoruz. Bazen "Hugo üçe bas, ahh kaçırdın gene gitti bir can!" felan diyesim geliyor.

Öğleden sonraları genelde eve gidiyorum. Dedim ya huy değiştiriyorum diye, hemen yemek yeyip dinlenme moduna geçiyorum. Eğer keyfim yerindeyse eve yakın bir iki tane alışveriş merkezi var. Onlara gidiyorum. He, alışkanlık değiştirdim diyorum ama o kadar da değil. Hala uzun uzun mağaza gezmek yerine kitapçıya dalıp çıkamama huyum devam ediyor. Buna da şükür, valla bir ara alış veriş merkezlerini artık sevdiğimi fark edince "Acaba içime ne kaçtı?" diye kendimden iyice şüphelenme noktasına gelmiştim. Yav, bak kendime iyice yüklendim iyi mi. Halbuki gene gittim buranın kütüphanesine üye oldum, daha ne olsun. Mart'ın 15'i gelsin kısa Diyarbakır çevre gezilerine de başlarım hem. Ama ilk önce kendime ucuz mucuz da olsa bir fotoğraf makinesi almam gerek. Geziyorum falan iyi de blogta yayınlayacak şifa niyetine bir resim bile olmuyor elimde. 

Üçü insan, biri hayvan olmak üzere evde dört kişiyiz. Ben de, hayvan diye bahsettiğim kedi de evdeki diğer iki insanla iyi anlaşıyor. Bizse pek birbirimizden hazzetmiyoruz. O nefretini benim odama iki kere kakasını yapmakla ben de ona "KEDİ!!!..." çığlıklı hitaplarımla gösteriyorum. Aslında arkadaş sokaktan bulup evimize getirdiğinde severim ben bu "Paşa"yı demiştim. Ta ki sessizce salondan çıkıp odama kakasını yapana dek. Hoş artık kedi kumuna alışmış, veterinere götürülüp bakımı, aşıları yapılmış temiz bir kedi olsa da kendini sevdirmek için benim yanıma geldiği pek söylenemez.
***
Efendim, karman çorman bir Diyarbakır yazısıyla karşınızdaydım, esen kalın dostlar...

Not: AZC plaza'daki Best Cafe ne güzel yermiş öyle.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Atandım

Daha gitmedim ama yarın Diyarbakır merkezde olacağım. Atamam şirin, tıfıl, küçücük bir merkez köy okuluna yapılmış. Öğretmenler köyde kalmıyormuş. 20 dk falan süren bir uzaklıkta git gel yapıyorlarmış. Neyse efendim, ortam güzel mi bilmem ama şimdilik istediğim en büyük şey gerçekleşti. Diyarbakır'da hem havaalanı hem de tren garı var. 

Dostlar bu seferlik bu kadar. Yarın akşam Diyarbakır uçağına biniyorum. Hadi, macera beni bekler. Görüşmek üzere...

2 Şubat 2012 Perşembe

Şubat Atamaları

Bir haftayı geçkindir yatıyorum atama, kalkıyorum atama. Çevremdeki herkesi kendimden iğrendirecek kadar ilgilendim bu konuyla. Ona "şu şehir nasıl", buna "hangi ilçenin iklimi güzel", şuna "ana okulu mu ilk öğretim mi tercih edeyim" diyerekten bilimum çevremdeki herkesi "yeter artık bi sus bi sus" dedittirdikten sonra en sonunda tercihlerimi yaptım. Ama resmen ben benden kaçabilsem ardıma bile bakmadan tabanları yağlardım. O derece beynimi bulandırdım yani. 

Ancak bu bıktırmalar yarın son bulacak. Yarın büyük gün. Yarın Türkiye'nin hangi doğu iline atandığım belli olacak. (Ya da atanamadığımı) Eğer atanmışsam, ilk işim acilen gidilecek yerde kalmak için bir oda ve bir bilet ayırttırmak olacak. Temennim, inşaallah havaalanı ve/veya tren garı olan bir yere atanmış olmak. Zira sonunda hafta içi çalışıp hafta sonu gezebileceğim bir yaşam standartına kavuşacağım. Tabi yolları kapanmış, kış boyu dışarısıyla ilişkisi kesilmiş bir yere gitmemişsem. Tercihlere bir sürü "Iğdır" yazdım. Diyorum ki Dilucu'na şöyle bir uzanıp ordan sonra da Nahçıvan'ı geçeyim. Len şaka maka öyle şehirler yazdım ki artık komşu ülkeler bana memleketimden daha yakın olacak. 

Evet dostlar bakalım bir sonraki yazımı size hangi şehirden, köyden, beldeden, ilçeden yazacağım? Bekleyin beni anacım.

Not: Arada bir reklam yazıları almaya başladım. Bir sonraki yazı reklam olacak aslında.

11 Aralık 2011 Pazar

Bit Yoluna Gitti Niyazi


Dikkat! Bu yazı hassas insanlar üzerinde kaşıntı yan etkisi oluşturabilir. Bilginize...

Evet, geleneksel ilköğretim bit salgınına hoş geldiniz. Eğer sizde bu eğlenceli kan bağımlısı hayvan deneyimini yaşamak istiyorsanız şu taraftan, sadece izleyici olarak katılmak istiyorsanız bu taraftan geliniz. Şu tarafta bitli kafalardan oluşan bir gürüh bu tarafta ise koruyucu ve engelleyici ilaçların bulunduğu insanlar vardır.

.....

Yahu paranoyaklaşmama az kaldı. Bit görüldü okulumda. Duyduğum anda da her tarafımı bir kaşıntı tuttu. Tamam hangi birimiz ilkokulda bitlenmedik ki? Hele ben. Sınıfta Nuray diye bir kız vardı. Bitleri inlerinden bizim sınıfa hep o taşırdı. Annem bizi tertemiz yıkar, paklar ama Nuray'ın annesi onunla hiç ilgilenmediğinden ondan bizim yeni temizlenmiş kafalara hurraaa, bitler uçuşuverirdi. Ulan bir dönem çocukluk hayallerimin, sırf bu nuray ve bit ikilisi yüzünden, içine edildi. Ortaokula geldiğimde fen bilgisi öğretmeni atomların çok küçük oluşunu “bit kadar bile değil” diye anlatırken resmen ensemden sırtıma doğru bir ürperti geçerdi. Şimdi gördünüz mü, gene geldi bu pislik hayvanlar, beni buldu. Zaten hep demezler mi “istemediğin bit, pardon, ot burnunda biter.” diye.

Okulda gördüm ya hemen öğlenleyin eczaneye koştum. Çok çok uzak bir eczaneye!

- Bit şampuanı alabilir miyim?
- Hangisinden han'fendi?
- Hangisi iyiyse ondan.
- İhtimal için mi yoksa temizlenmek için mi? (Ulan millet duymadan çabucak gazete kağıdına sarıp versen olmaz sanki.)
- İhtimal için.

Böyle böyle inatla bir kaç garip soruyla beni iyice terlettikten sonra en nihayetinde verdi ilacı. Ancak eczanenin içindeki müşterilerin bana bitli kız diye baktıklarına eminim.

Ama var ya salaklık bende. Ya hu öğretmensin işte. Bebelerle sürekli yakın temasta bulunuyorsun. Ne demeye vakti zamanında bir kaç kutu alıp depolamadın ki? Böylelikle “Eyvah bana geçti mi, geçmedi mi?” nidalarındansa her hafta saçını bu şampuanla yıkarsın, bitlerden korunursun.
Bunu da ilacın prespektüsünden öğrendim zaten. Bakın cümleyi aynen buraya alıyorum.

“Koruyucu olarak, risk süresince haftada bir defa uygulanması önerilir.”

Açıkçası bence herkes her zaman risk altında olabileceğine göre, hepimizin mutlaka haftada bir bu şampuandan kullanması gerekli. Hem fiyatı da ucuz be. 5TL. Saçları da diğer şampunalar gibi yumuşacık yapıyor hem. Dur bedava reklamını da yapayım. “ANTİ-BİT Şampuan”

Ulan yıkayın işte ne olur. Otobüse biniyoruz, kafalar dip dibe. Kimin kafası temiz kimin kirli bilemezsin ki?

Not: Sparrow beni mimlemişti ama bu konuyu yazmam gerekiyordu. Bu yüzden mimi bir sonraki yazıya bıraktım :(

16 Kasım 2011 Çarşamba

Güya Kısacık Şeyler

- Her blogcu en az bir kere bu sendroma yakalanıyor herhalde. "Yazmak istiyorum ama ne yazacağımı bilmiyorum sendromu" Ben de az önce buna yakalandım işte. Boyun eğdim hastalığıma ve yeni kayıt buttonuna bastım. Ahanda saçmalıyorum işte. 

- Eşyalar yerine oturduktan sonra yerlerini zırt pırt değiştirenlere hasta oluyorum derdim. Aynısını ben yaptım. Dostlar, öyle alışmışım ki öğrencilik hayatına, devlet yurdunda ya da öğrenci evinde sıkışık küçük mekanlarda yaşamaya bana iki oda bile fazla geldi. İki gün önce oturma odasına koyduğum iki tek kişilik koltuğu yatak odasına getirdim. Bir de çalışma masası niyetine yuvarlak masa koymuştum oraya, onu da getirdim. Şimdi kalabalık yatak odasında her şeyimi yapıyorum. Ya hu ne bileyim, ya oturma odasına hiç ısınamadım ya da küçük mekanlarda her işimi halletmeye alıştım, bilemiyorum, fazla geldi o oda bana. Belki de canım sıkılıyordur he ne dersiniz? Plansız bir insan oldum çıktım zati şu son günlerde. (Hoş "S*ktir et" kitabı buna methiye düzüyor ya olsun.) okul bitip de çalışan bir insan olarak hala ders çalışmak koyuyor insana be. Ben en çok materyal hazırlama, plan yazma derslerine kıl olurdum, şimdi neredeyse tek yapmam gereken bunlar. Ana sınıfında her gün plan hazırlamak gerekiyor. Tamam, piyasadan, internetten bir sürü hazır plan bulabilirim ama sağolsun marmara öyle bir eğitmiş ki bizi, hazır planlara küçümseyerek bakıyoruz. Ama bilseniz gönül rahatlığıyla hazırları kullananlara ne çok imreniyorum. Ama yapamıyorum işte. Başkasının hazırladığı planı kullanırken fenalıklar geçiriyorum. Ah bir de elle yazma durumu var. Üçüncü sınıftaki staj koordinatörüm planları ille de elle yazacaksınız, iyice öğreneceksiniz dedi şu hale bak ki artık bilgisayarda yazarsam yanlış yapacakmışım gibime geliyor.

- Bayat filtre kahve iğrenç tadıyla nemlenmiş nescafeyi geçer herhalde. Korkunç bir kahve içtim az önce. Maalesef  Polatlı'da filtre kahve alamayacağıma göre hafta sonu Ankara'ya gidene kadar beklemeliyim. Bir daha asla 100 gr almayacağım. Adam gibi azıcık alıp bittikçe üşenmeden yenisini almaya gideceğim. Iyykk! Eskiden kahve demlenirken makinenin etrafa yaydığı müthiş kahve kokusu artık eskimiş kalorifer suyu gibi.

- Biliyor musunuz? Yazın İngiltere'de ki olimpiyatlara gidecek kadar param olmasını isterdim. He bir de vaktim. Neyse daha fazla saçmalamadan kaçayım. 

3 Ekim 2011 Pazartesi

Resmi Yazılara Savaş Açtım


Tüm resmi yazıların tabularını kırmak için içimde tarfi imkansız bir istek var. Yazıya özgürlük devrimi! Bir tez okuyorum örneğin o kadar sıkıcı ki içi bayılıyor insanın ama okunmak zorunda. Dilekçe yazıyorsun mesela hani son paragrafında "bilgilerinize sunar gereğinin yapılasını arz ederim" diyor ya onun altına notlar düşmek isterdim ben.

Not: “hanıma selam.”
“Büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim.”
“Bizim şu iş olursa hayırlısıynan adak adadıydım.”
“Hacı ne olur, yapsan yapsan bir tek sen yapabilirsin.”
“En büyük kaymakam bizim kaymakam.” vs.
Ya da
“Hacı kaçtır dönüyor dilekçe ne iş?”
“Len ne zaman sorsam, görüşmede diyorsunuz. Biz bilmiyor muyuz kağıdın masada malak gibi yattığını?”

Aslında yukarıdakiler esas meseleye giriş mahiyetinde. Asıl konu şu. Ana sınıfında velilere ara ara notlar yolluyorum. Misal “Lütfen beslenme listesine uygun yiyecekler koyun.” ya da “Yarın çocuğunuzla gelirken parmak boyası önlüğü getirin.” vs. Halbuki böyle yazacağıma sinirli mektuplar falan yazabilseydim keşke. Bir örnek vereyim mi?

Sayın Veli

Nasılsınız? Valla beni sorarsanız iyi diyelim iyi olalım işte. Sizin bebelerin peşinde dolanıp duruyoruz. Lan bazılarınız nasıl yetiştirmiş çocuklarını, ağlayıp duruyorlar. Ben size kaç kere demedim mi ağlayan çocuğu getirmek yok diye. Peki şu hasta çocukların haline ne demeli. Aksıran mı dersin, kusan mı, burnu akan mı? Sınıfcak hasta olacağız yemin ediyorum. Ne bu canım. Derdiniz ne sizin? Çocuğu sınıfa koyup rahat rahat temizlik yapmak mı? Çay partisi düzenlemek mi? Oysa hiç “öğretmen de hasta olursa” diye düşünen yok. Ondan sonra hoca rapor alsın okula gelemesin, sizin bebelerde öğretmensiz kalsın. Yok ya! Var mı öyle üç kuruşa beş köfte. Yarından itibaren kimse hasta bebesini okula yollamasın. Veli meli dinlemem, alırım ayağımın altına!

Hadi bir örnek daha vereyim.

Aman velim canım velim.

Ben size kaç kere farklı beslenme göndermeyin demedim mi? Nedenini de veli toplantısında açıklamadım mı? Pehh! Bir kulağınızdan girip bir kulağınızdan çıkmış olmalı. Hayır yani anlamayacak ya da unutacak ne var anlamıyorum. Herkesin beslenmesi aynı olsun ki kimsenin canı gereksiz yere farklı şeyler çekmesin. Çocuklar “o yiyor ben yiyemiyorum” diye üzülmesin yani. Ama yok, herkes patates getirirken sen simit koy olacak iş mi? Hele bazı veliler var. Çocuklarının midesinde çokokrem ağacı çıkacak sayelerinde. Hergün hergün ne bu canım. Dişlerine yazık veletlerin. Yarından itibaren herkes listeye uyacak. Yoksa karışmam, ona göre.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Tutarsız Mutarsız ya İyi Kızım Ben Aslında

Bu aralar kendimi hiç bu kadar maymun iştahlı, bu kadar dengesiz hissetmemiştim.

Mezun olmak istemeyerek mezun olmamla başlayalım önce. Tek ders sınavına kalmıştım. Hocadan bir hayli korktuğumdan mütevellit az kalsın bir sene uzatacaktım okulu. Zar zor, ite kaka, rehberlik uzmanı bir akrabanın mini terapisi sayesinde gittim geçtim sınavı da mezun oldum.

Kpss'ye girdim sonra. Fazla çalışmadığım için 61 aldım. Haliyle atanamadım. Sonra da ortalarda dolanmaya başladım. "Ben öğretmen olmayacağım." Gittim, çatır çatır bir sürü işe başvurdum. Birinden cevap geldi. Asgari maaşa kasiyerlik. Allah'ım, bir macera. İşte yıllardan sonra ilk defa bu kadar farklı bir ortama gireceğim. Düşünsenize ilk iş deneyimim olacak. Annem, halam, amcam; bilimum tüm eş, dost, akraba kaygılı. Bu kız kendine yazık ediyor. Sen tut, dört yıllık fakülte bitir, git kasiyerlik yap. Olur mu hiç öyle şey  yahu. Hoş bana hala iş iştir gibi geliyor ya neyse. Fakat yine de büyük hayallerle girdiğim işten sıkıldım. Üç hafta ancak çalıştım ve çıktım. Öğretmen olmalıyım dedim. Daha doğrusu aklıma böyle bir fikir dahili ve harici mihraklar tarafından kafama yerleştirildi. Özel okullara başvurdum. Öyle düşük maaşlar söylediler ki kulaklarıma inanamadım.Benden istedikleri performansla devlet okulunda çalışsam bir sürü ek ders ücreti alıyor olacaktım. Fakat yine de iyi kötü kabul ettim birini. Bir milyarın azıcık üstünde söylediği için. Hani şu işi kaptım yazısıyla sizle sevincimi paylaştığım yazı. Ancak ilk çalışma gününde benim tamamen şalterlerimi attırdılar. Bir kere her yerde kamera vardı. Üzerimdeki elektronik gözleri hissettikçe kasıntıdan hiç bir şey yapamadım. Üstüne üstlük  herkesten duyduğum "ne kadar güleryüzlüsün" cümlesi de hiç orada itibar etmiyordu. benden yapay, coşkun, yalaka tebessümler; şen bakışlar bekliyorlardı. Onlara göre fazla asık suratlıymışım.(!) Kameradan her şey fazla yanlış anlaşılmaya müsaitmiş, dikkat etmeliymişim falan. Okul maalesef çocuk değil veli endeksli çalışıyordu. Tam bir müşteri memnuniyeti yani. Okul eğitim kurumu değil adeta bir ticarethane. Allahım, akşamı nasıl ettim bilmiyorum. He, bu arada ultra çocuk güvenliği(!) açısından tuvalet kabini diye bir durum da yoktu. Klozetler öylece ortalıktaydı ve bebek poposu görmekten içim dışıma çıktı. 

Akşam annemle konuştum, arkadaşımı aradım. İkisine de "valla ben çalışmak istemiyoırum ama siz bencil düşünüp git çalış derseniz sizin için çalışırım. Yoksa bu şartlar altında evde oturmayı yeğliyorum." dedim. Tabiki onların görüşleri de "sen nasıl mutlu olacaksan öyle olsun." yönünde idi. Ertesi sabah kreşi arayıp gelemeyeceğimi söyledim. Sonra aklıma başvuru yaptığım ücretli öğretmenlikler geldi. Aslında üç taneydiler. Keçiören Çankaya ve Polatlı. Çankaya'dan ses çıkmadı. Zaten başvuru yaparken de pek bir ukalaydı memurlar. Keçiören de bu uyuz kreşle anlaşma yaparken kaçtı. Kaldı mı elimde Polatlı. Telefon ettim kabul edilmişim. Şimdi tamam Ankara ilçesi ama bizim ev nere Polatlı nere. Ama birden bu dezavantajı kendi lehime çevirebileceğimi fark ettim. Hani hep "kendime ait bir evimin olmasını istiyorum." diye yazıyordum ya, hah, vekil öğretmen de olsam kendime ev tutamazmıydım. Biraz Don Kişot vari imkansız şeyler yapmaya çalışıyordum ya başardım. O gün günlerden cumaydı. Kalktım hemen hazırlanıp benden istenilen belgeleri toparladım. Polatlı'ya gidip öğretmenliği resmiyete kavuşturdum. Sonra okula gittim ve acı gerçekle karşılaştım. Sabahçıymışım! Yani bu ev tutabilmek için sadece iki tanecik günümün olduğunu belirtiyordu. Akşam eve geldiğimde hemen internetten ev ilanlarına baktım. Bir tane uygun buldum, aradım. Ertesi gün de annemle Polatlı'ya gidip netteki eve baktık. Beğendik ve hemen oracıkta kiraladık. Her şey tıkırında işledi çok şükür. Pazar günü de bir kaç tane temel eşyayı eve taşıdık ve benim bir evim oldu.

Şimdi hem eve taşınalı, hem de oradaki bir devlet okulunda öğretmenliğe başlayalı iki hafta oldu. Öğrenci sayım çok fazla. Tam 29 tane! Ama o bir güncük kreş deneyimimden sonra vallahi böylesi daha güzel.

He unutmadan, "Nasıl oluyorda azıcık ücretli öğretmen paranla ev tutabiliyorsun?" dediğinizi duyar gibiyim. Hemen söyleyim öyle ucuz bir ilçe ki millet tek maaşla aslanlar gibi yaşıyor. Benim zaten aylık bir miktar param da var. Üstüne bir de bu para. Oo yeterde artar bile. 

Anlayacağınız bir iki ay içerisinde öyle tutarsızlıklar yaptım ki en sonunda bu işte şöyle dikiş tutturmadan buraya yazmak istemedim.

Not: Ancak yine de vekil öğretmenliğin durumu belli olmayacağından hala dükkanlardaki eleman aranıyor yazılarına dikkat ediyorum. Ee, kırk yılın başı bir evim olmuş bırakacak değilim yani.