Sayfalar

bebeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bebeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2011 Pazar

Bit Yoluna Gitti Niyazi


Dikkat! Bu yazı hassas insanlar üzerinde kaşıntı yan etkisi oluşturabilir. Bilginize...

Evet, geleneksel ilköğretim bit salgınına hoş geldiniz. Eğer sizde bu eğlenceli kan bağımlısı hayvan deneyimini yaşamak istiyorsanız şu taraftan, sadece izleyici olarak katılmak istiyorsanız bu taraftan geliniz. Şu tarafta bitli kafalardan oluşan bir gürüh bu tarafta ise koruyucu ve engelleyici ilaçların bulunduğu insanlar vardır.

.....

Yahu paranoyaklaşmama az kaldı. Bit görüldü okulumda. Duyduğum anda da her tarafımı bir kaşıntı tuttu. Tamam hangi birimiz ilkokulda bitlenmedik ki? Hele ben. Sınıfta Nuray diye bir kız vardı. Bitleri inlerinden bizim sınıfa hep o taşırdı. Annem bizi tertemiz yıkar, paklar ama Nuray'ın annesi onunla hiç ilgilenmediğinden ondan bizim yeni temizlenmiş kafalara hurraaa, bitler uçuşuverirdi. Ulan bir dönem çocukluk hayallerimin, sırf bu nuray ve bit ikilisi yüzünden, içine edildi. Ortaokula geldiğimde fen bilgisi öğretmeni atomların çok küçük oluşunu “bit kadar bile değil” diye anlatırken resmen ensemden sırtıma doğru bir ürperti geçerdi. Şimdi gördünüz mü, gene geldi bu pislik hayvanlar, beni buldu. Zaten hep demezler mi “istemediğin bit, pardon, ot burnunda biter.” diye.

Okulda gördüm ya hemen öğlenleyin eczaneye koştum. Çok çok uzak bir eczaneye!

- Bit şampuanı alabilir miyim?
- Hangisinden han'fendi?
- Hangisi iyiyse ondan.
- İhtimal için mi yoksa temizlenmek için mi? (Ulan millet duymadan çabucak gazete kağıdına sarıp versen olmaz sanki.)
- İhtimal için.

Böyle böyle inatla bir kaç garip soruyla beni iyice terlettikten sonra en nihayetinde verdi ilacı. Ancak eczanenin içindeki müşterilerin bana bitli kız diye baktıklarına eminim.

Ama var ya salaklık bende. Ya hu öğretmensin işte. Bebelerle sürekli yakın temasta bulunuyorsun. Ne demeye vakti zamanında bir kaç kutu alıp depolamadın ki? Böylelikle “Eyvah bana geçti mi, geçmedi mi?” nidalarındansa her hafta saçını bu şampuanla yıkarsın, bitlerden korunursun.
Bunu da ilacın prespektüsünden öğrendim zaten. Bakın cümleyi aynen buraya alıyorum.

“Koruyucu olarak, risk süresince haftada bir defa uygulanması önerilir.”

Açıkçası bence herkes her zaman risk altında olabileceğine göre, hepimizin mutlaka haftada bir bu şampuandan kullanması gerekli. Hem fiyatı da ucuz be. 5TL. Saçları da diğer şampunalar gibi yumuşacık yapıyor hem. Dur bedava reklamını da yapayım. “ANTİ-BİT Şampuan”

Ulan yıkayın işte ne olur. Otobüse biniyoruz, kafalar dip dibe. Kimin kafası temiz kimin kirli bilemezsin ki?

Not: Sparrow beni mimlemişti ama bu konuyu yazmam gerekiyordu. Bu yüzden mimi bir sonraki yazıya bıraktım :(

8 Mart 2011 Salı

Öğretmen olmadan öğretmen oldum geçen cuma

Alttan dersleri olan tembel bir öğrenci olduğumdan staja salı yerine biricik boş günüm olan cumaları gidiyorum bu dönem. Güzel oluyor haftanın son günü staj. Hoca yorgun oluyor böylelikle sınıfı daha rahat teslim ediyor. Hocamın biraz kontrolü elinden bırakamama sorunu var da. Neyse bu hafta kadının hastalanacağı tutmuş ben de yer yön özürlüsü biri olarak başka bir yoldan okula giderken gene yolu karıştırdığımdan staja geç kalmıştım. Yolda telefon etti. "Ben çok hastayım sınıfı sana bırakıp hastaneye gideceğim." diye. Telefonu kapattım acele acele okula yürüdüm.

Neyse işte ben geldim hoca gitti. Kaldım mı baş başa çocuklarla. Şimdi eskiden olsa yardıma ihtiyacım olduğunda daha hocaya seslenmeden yanımda biterdi. Ama resmen bu sefer tüm sorunları kendi başıma halletmem gerektiği dan dan diye kafama vurdu adeta.

"Evet çocuklar oyuncakları toplayalım." dedim önce diaframımı olabildiğince şişirdikten sonra. Düşünün sesim gürdür benim ama o serbest zaman curcunasında sesi duyurmak çok zor oluyor. Tamam planım önümde hazır, yapacaklarım belli, ne olur ne olmaz yedekte de etkinliklerim oyunlarım hazır ama yetmiyor be anam babam. Bebeleri sıkmadan bir etkinlikte tutmak yetmiyor. Bir ama resmen iliklerimi sömürüyorlar gibime geldi. Bir yandan gülümseyerek "efendim ayşe, fatma, zeki, mehmet." diyorum bir yandan da aklımdan "Sizi hain yumurcaklar, sizi kaşık arsızları, bre mendeburlar, kan emiciler..." diye verip veriştiriyordum ki dedim ne oluyor bunlar daha çocuk. Hemen zoru görünce karşındakilere düşmanlık besliyorsun.

Ama anlayın bir yanda sürekli şikayet eden, ağlayan, kalemim, pritim kayboldu diye sızlanan bebeler; bir yanda günlük planını uygulamaya çalışan ben. Valla ahanda burada söylüyorum siz ne eli öpülesice, ne önünde eğilesice yaratıklarsınız ana sınıfı öğretmenleri. Yalnız başına sınıfı idare etmek, çocukları eğitmek hiç de kolay bir şey değil. Hayır konuşmaktan susuyorsun, tuvaletin geliyor da bir beş dakika sınıfı boş bırakıp çıkamıyorsun ki anasını satayım. İki dakika mutfağa gidip yemek ne zaman diye soruyorsun bir de bakmışsın ki köşede bir çocuk diğerinin boğazına sarılmış. Ben, stajer öğretmen hazretleri de zaten idealislik bozuntusu. Günlük planı tam olarak uygulayacağım derken çocuklarla iplerimiz sayemde iyice gerildi, sormayın. Hatta bir ara çocuğun teki koluma bir şaplak yapıştırıp "sana küstüm gelmeyeceğim bir daha okula." bile dedi. Çocuklar zaten fena kışkırtıcı. "Aaa öğretmene vurduu!" diyorlar. Şaplağı boşver de asıl bu yakınmayı duyunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Dokunsalar ağlayacaktım. Resmen kötü öğretmen olmuştum!

Ama günün daha sadece yarısı geçmişti ve yılmamam gerekiyordu. Çok koşmuş çok yorulmuşlardı. Önce gözlerini kapattırıp bir rahatlama çalışması yaptırdım ardından bir şarkılı oyun sonra da masal okudum. Hiç güzel masal okuyamadığımı biliyordum aslında. Ancak yapacak bir şey yoktu en sakin çalışma buydu şu anda. Ama garip bir şey oldu. Artık ne kadar "Kötü öğretmen oldum ben." diye düşünüp masal güzel olsun diye kastıysam kendimi artık çocuklar etrafımda yarım ay oldular resmen. Hepsi yavaş yavaş sandalyelerini yanıma yaklaştırmış çıt çıkarmadan beni dinliyorlar. Soru sorarsam hepsinin parmakları havada. Masalla ilgili ne sorsam cevaplıyorlar. İşte zaten sınıfı tam olarak etkilemem o anda başladı.

Bazı öğretmenler karizmalarıyla, bazıları otoriteleriyle, bazıları sevecenlikleriyle, bazıları da şebeklikleriyle sınıfı etkilerler. Bu güzel bir şey mi bilmiyorum ama ben şebek kategorisine giriyorum galiba, anladım. (Gülme bak!) Masal okurken sesimi değiştirerek karakterleri konuşturdum ya bunu o zaman beni pür dikkat dinlerlerken farkettim aslında. Sonra zaten başka bir faaliyete geçmem gerekiyordu. Kitabın kapağını kapattım hala kalın sesli karakter gibi konuşmaya devam ederek konuşmaya devam ettim. Ama iki kişilikliydim burada artık. Kalın sesli cadı öğretmenle, titrek sesli çocuk öğretmen. Biraz bunun doğaçlamasını yapıp faaliyete geçeceğimizi anlattım. Sonra da başlayalım mı diye bağırdım. Çocuklar kocaman bir OLUR dedi. Bir daha dedim Yine OLUR dediler sonra bir daha yapalım mı ve yine kocaman bir OLUR. Ben bunları yapıyorum ya içimdense koskocaman bir Ohh! koyveriyorum bir yandan. İşlem tamamdı. Çocuklarla ilişkim sonunda düzelmişti. Gün bitene kadar ara ara bu cadı ve çocuk öğretmenleri tekrarladım ve acayip bir randıman aldım. Evet ben şebek öğretmenim ve bununla da övünüyorum oldu mu! Tabi uzun vade de bu ses değiştirmeler eskir. Yeni numaralar geliştirmem gerekiyor.

Ya inanır mısınız sınıfın en sorun çıkartan iki öğrencisi bile "Cadı öğretmenim bir bakar mısınız?" diye ciddi ciddi bana sorular soruyorlar. Beni muhattap alıp ne dersem yapıyorlar. Bir tane çocuksa sen güzel öğretmensin, hep gel bile dedi.

Son olarak daha öğretmen olmadan böyle öğretmensiz bir sınıfı idare etmek hakkaten çok iyi oldu. Nerdeyim, ne yapmam lazım, gelecekte beni ne gibi dert, sorumluluk ve eğlence bekliyor hepsini görmüş oldum.

Evet, Mutluyum, huzurluyum.

13 Şubat 2011 Pazar

İstanbul'a gelmek Güzel De...

Yolculuk nasıl derseniz yer yer b*k gibi geçti desem yalan olmaz açıkçası. Hemen arkamda iki şımarık çocuğuyla bir anne oturuyordu. Allahım felaket gürültücülerdi. Çocuklar nadiren sessiz olsalar da genelde hep koltuğu sallamakla, tepsileri pat pat açıp kapatmakla, sürekli benim koltuğun altına ayaklarıyla vurmakla meşguldüler. He bir de zırlamak ve sızlanmakla. Onları duymamak için müziğin sesini iyice açıyorum bu sefer koltuk arasından bir kol uzanıp beni dürtüyor, perdemi çekiştiriyor. Anne de bir manyak.  Şakır şakır basıyordu paparayı bebelere. Yok yok. Sınıf içinde çocuklar tamam çok tatlı ama dışarıda tam bir felaketler.

Biliyorsunuz genelde otobüse tercih etmem ama bu sefer çamaşırlarım anca kuruyacağından otobüse binmek gerekti. Otobüse binersem de Nilüfer'e binerim hep. Ama bu sefer Kamil koç'tan aldım. Nedendir bilmem ben bu firmaya bir yerden bir gıcık kapmıştım. Felaket ön yargılıyım. Ama pekala da güzelmiş. Aslında gene pek beğenmedim de şu koltuk arkası ekranın seçeneklerinin çok fonksiyonel olması beni benden aldı doğrusu. Böyle her şeyi elle seçiyorsun. İstersen gelene kadar hep aynı müziği dinle. Ah tabi şu arkadaki veletler olmasaydı bu zevkin keyfini daha rahat çıkarabilirdim.

İstanbul'a geldikten sonra bendeki rahatlığa bakın. E-5 servisleri bizim yurdun önünden geçiyor ama ben "Aaa ne güzel bir kitapmış bu yav" diye diye elimdeki kitabı okurken ineceğim yeri kaçırmaz mıyım? Kafamı bir kaldırdım üsküdardayım. Neyse artık dedim son durağa kadar inmedim. Sonra da çekçekli valiz kullanma ehliyetim olmadığı halde(sürerken kadının tekinin ayağını ezdim.) onu süre süre kız kulesinin oraya kadar yürüdüm. Ama yol beni nasıl sarsmış yürümek açıyor ya hiç otobüse, dolmuşa binecek gibi hissetmiyorum kendimi. Bir taksiye bineyim bari dedim. Taksici inmeme yakın demez mi "Bak yurtta kalıyormuşsun, hadi gece neyse de gündüz niye otobüse binmiyorsun?" Bir de yanlış anlama boşuna paran gitmesin diye söylüyorum diye açıklama yapıyor. Var ya kırk yılın başı bir keyif edelim dedik adam içine etti.

Böyle işte. Pek güzel bir yolculuk sayılmazdı. Yarın da okul başlıyorum. Bakalım...