Sayfalar

yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2016 Pazar

Yüzmeyi Öğrendim de, Gerisi...

Uzun zamandır yazmadım. Gene! Kendime resmen yazmak için bir disiplin şiddeti uygulamam gerek. Dayak mı atsam, çimdirsem mi bilemiyorum şimdi. Halbuki yazacak o kadar çok şey var ki.

Misal yazmadığım o dönemden beri kendimi gerçekleştirmekle meşgulüm. Ya da geliştirmek mi demeliydim, yine bilemiyorum. Neyse yüzme kursuna gittim. Parası neyse bastırıp özel ders aldım. Şimdi eh, çata pat yüzüyorum. Nefes alış verişlerde hala zorlanıyor olsam da o bi ton aidat verdiğim sitenin havuzunu kullanabiliyorum artık. Ama hala herkes bana bakıyor gibi geliyor. Sanki "bak bak, ne kötü yüzüyor."diyorlarmış gibi. Fakat ben yüzerken ya da güneşlenirken öyle kimsenin havuzda ne yetkin yüzdüğüne dikkat edemiyorsam başkaları da edemiyordur yani. Sonuçta kendime yüzmeyi bırakmamak için züğürt tesellisi veriyorum.
Not: Bu arada akşam saatlerinde kapalı havuz gerizekalı genç erkek sürüsü kaynıyormuş. Yaşayarak öğrenmiş bulundum. Bak, en iyisi sabah:)

Sonra pasaport aldım. Maalesef daha yeşil pasaporta 10 yılım olduğundan bordo renklidir kendileri. Akraba ziyaretleriyle karışık kısa bir avrupa turu. Maaile gidip (anne, anneanne, kardeşler) en kısa zamanda erkek kardeşimle onlardan ayrılıp Prag'da fır fır gezmeyi düşünüyoruz. Bakalım nasip. Vize için tüm aile bireylerinin sarsaklığını beklediğimizden daha başvuramadık. Sanırım vize çıkacak. Ama çıkmazsa 10 yıl boyunca gelsin vizesiz ülkeler. Japonya ya kadar yolu var yani. Her neyse, ilk defa başvuracağım için acayip stresliyim. Ya şöyle olursa, ya böyle olursa diye diye kendimi kötülerden kötü bir senaryo seçerken buluyorum. Karamsar bir yapım var benim harbi. O kadar girdiğim depresyona şaşmamak gerek.

Vel hasılı, durumlar böyle. Vize için tavsiye vermek isteyen varsa, ne güzel olur valla!

1 Nisan 2013 Pazartesi

Siz hiç Hosteslerin Bağırdığını Duydunuz Mu?

Ben duydum.

Uçak havalanırken benim-basınçtan sanırım- hep uykum gelir. Ama bu seferkinde şöyle bir dalıp uyandığımda kafam yerli yerinde değildi. Hatta bir ara pencereden bakıp yanımdaki alman turistlere "Neredeyim ben?" i türkçe olarak sordum. Anladım sonra tabi. Uçaktaydım ben. Ama bu arada deli gibi sıkışmıştım ve hemen tuvalete gitmem lazımdı. Etraf loş, pencereden sisli bir hava görünüyordu sadece. Herkes ölüm sessizliğinde. Ben, kemerimi çözdüm, insanların bana çevrilen tuhaf bakışları arasında tuvatele doğru yöneldim. Meşgul işareti vardı. Sırtını uçaktaki yolculara dönmüş, oturan hostese yaklaştım ve "Şey tuvalet..." dememle kadın bastı çığlığı. 
"Hanfendi uçak havalanırken yerinizden niye kalkıyorsunuz siz!"
Benim kafa gidik ya "Şey ben tuvalet falan..." gibi şeyler geveliyordum ki kadın daha yüksek perdeden bağırmaya başladı.
"Ama hala ayaktasınız!"
"Tamam tamam gidiyorum." deyip kös kös yerime oturdum. Lakin hala tuvaletim vardı! 

Yaptığım şey, kadının bağırması falan ilk başta biraz utanmama sebep oldu ya sonra dedim ki kendi kendime "Ya hu ne var, insanlar uçağın tekeri yere değer değmez telefonla konuşmaya çalışırken, valizleri dolaptan çıkartıp paldır küldür milletin kafasına düşürürken herkesin hayatını tehlikeye atıyor da ben kendi hayatımı tehlikeye atmışım çok mu?" Utanmayı bırakıp pişkinliği ele aldım. Bana bakanları önemsemeyip defterimi çıkarttım, bir şeyler karalamaya başladım. Ondan sonra da ışıklar yandı, sinyal duyuldu ve millet birer birer yerlerinde kıpırdanmaya başladı. Bense doğru tuvalete... 

Oh be! Dünya varmış.

12 Şubat 2013 Salı

Zaptedilemeyen Çocuk ve Onun Şirret Annesi

Dostlar, Diyarbakır'dayım. Gene! Moralim fena halde bozuk. Zira ben, saf yeni öğretmen bulunduğu şehirde beş yıl çalışmadan il dışı tayin isteyemediğini öğrendi. Hoş bazısı "Ne biçim öğretmensin, nasıl bilmezsin falan." diyecek ama bilmiyordum harbiden. Neyse yahu. Ben yolculuğumdan bahsedecektim aslında.

Dün akşam uçağıyla İstanbul'dan Diyarbakır uçağına bindim. Havaalanı çok çok çok kalabalıktı. İlk aramadaki kuyruk devasaydı. Sonra check-in kuyruğu bezdirici, kapılara giden kuyruksa ölüm gibiydi. Erken gideyim oyalanırım dediğim havaalanında uçak saatine anca yetiştim diyebilirim. Tabi uçak rötarlı kalkmasaydı. sekiz buçuk uçağı oldu mu sana dokuz. Sonra birde havada tur attı, valiz bandında bavulum bir türlü meydana çıkmadı. Oldu mu sana gece on bir. Yani bu yorgunlukla, ertesi gün çalış çalışabilirsen.

Uçağın içindeyse az kaldı, bir ara avaz avaz bağırıp "Durdurun, inecek var." diye bağıracaktım. O kadar daralmıştım.

Uçağa zar zor binebildiğimde sıranın en arkalarındaydım. Ve düşünün ki valizim ağır geldiğinden dolayı el bagajıma daha çok eşya binmiş ve ağırlaşmıştı. Bir de üstüne üstlük pencere kenarındaydı yerim. Yerime bir ulaştım ki ızbandut gibi iki adam orta ve koridora yerleşmişler, beni görünce sırıtıyorlar. "Iykk. Kimlerle havada bir başıma kalacağım yav." demekten kendimi alamadım. Adamlardan birisi "İsterseniz biz kayalım siz dışa oturun." dedi. Belli ki pencere kenarını asıl kendi istiyordu da ona yer kalmamıştı. Neyse koca koca adamların arasında sıkışacak değildim. Minnetle kabul ettim. Sonra da yerleştikten sonra özellikle adamlarla göz göze gelmeyim diye bir kitap çıkarıp okumaya başladım. Ta ki tavan bölümündeki minik paneller açılana kadar. Kafamı bir kaldırdım yanımdaki insan irisiyle göz göze geldim. Gözlerimiz çakışınca adam ani bir hareketle otuz iki dişini çıkartıp, heyecanla "Siz öğretmen misiniz?" diye sormaz mı? Yahu kardeşim, insan yanındakiyle iletişim kurmaya çalışır da bu kadar mı itici olur. Adam ansızın konuşmaya başladığında kendime hakim olmasam "ayy!" diye küçük bir çığlık koparacaktım. Haliyle adama o dakikada sinir oldum. "Evet, ne alaka?" dedim en ukala halimle. "Kitap okuyorsunuz da." dedi saçma sapan bir gerekçeyle. "He öyle mi?" diyerek kafamı bir kez daha eğdim kitaba ve bir daha da kaldırmadım. Yav, biliyor musunuz? İnsanlarla göz göze gelmemek için kafayı bir yere sabitlemek öyle sıkıcı ki iyice bunaldım. Ya, işte bu yüzden durdurun, inecek var diyecektim. 

Zaten uçağa binerken belliydi yolculuğun kötü geçeceği. Tünelde ilerlerken zaptedilemeyen çocuk ve annesi lap lap gelmeye başlamışlardı. Sonra da şıp diye arkamda duruverdiler. Çocuk kadını bunaltıyor ama yetmiyormuş gibi elimdeki bagajıma ayağıyla tekme atıp duruyordu. "Şişş, çocuğum yapma!" dedim haliyle. Kadın yüksek perdeden "H'anfendi bir şey mi oldu?" demez mi? "Çocuğunuz valizime vuruyor." dedim kuyruğu dik tutmaya çalışarak. Kadın suçun tekrar kendi çocuğunun üzerine kalmasından mütevellit, çocuğuna daha çok kızdı. Ardından da ilerlemeye başladık. Kapının ağzında trafik iyice sıkıştı. Çocuk ittirip duruyor beni. Resmen düşeceğim. Gene "Şişş, yapma!" dedim artık. Kadın oğluna gene kızdı ama bana da burnundan soluyarak baktığından da adım gibi eminim. O arada yürümeye başladık. Kol çantamın kulpu, çocuğun ittirmesi yüzünden, önümdeki koltuğa sıkıştı. Çıkartayım derken kadının "Çocuğumu eziyorsunuz h'anfendi!" sesini duydum. Hem de avaz avaz. Beni millete "çocuk ezici, çocuk düşmanı" gibi lanse etmeye çalıştı belliydi. Altta kalacak değilim. "Pardon" dedim. Pardon çıkalı eşekler çoğaldı dese yeriydi. O kadar pervasız, o kadar pişkince. Kadın "İnşallah yan yana oturmayız." dedi tıslayarak. Sırıttım. Ama göstermelik. Nasıl sinir olmuştum. Bir de koltuğumu bulunca gördüğüm iki gıcık, sırıtkan izbandut. Off! Bu yolculuk hiç iyi geçmeyecekti.

29 Nisan 2012 Pazar

Kabuğunu Çatlatamayan Civciv Psikolojisi

Nerede yaşarsan yaşa er geç seni de "kabuğunu çatlatamayan civciv psikolojisi" kıskıvrak yakalayacaktır. İster New York, Paris, İstanbul, Londra kadar kozmapolit bir şehirde istersen Kırşehir'in küçücük bir kasabasında hayatını kurmuş ol sorun değil. Sorun olan ne biliyor musunuz? İnsanın zaman zaman yaşadığı çevreden başka yerlerinde olduğu inancını kalben ispat etmek istemesi. Televizyonla, internetle olacak şey değil bu. Bilakis gidecek görecek, yolun sonsuzluğuna kendini bırakacaksın. 

Geçen Hafta 23 Nisan tatilinde terminale gittim Diyarbakır'a yakın ve masrafı ucuz olan şehirleri araştırıp içlerinde Şanlıurfa da karar kıldım. ve ilk otobüse bindim. Tamam buraya kadar her şey normal. Her zamanki yaptığım türden bir yolculuk. Farklı olansa şehri hiç gezmemiş olmam. Urfa terminaline vardığımda orada bir saat oyalanıp Diyarbakır'a geri döndüm. Amaç neydi peki? Amaç yoldu. Amaç sonsuzluk duygusuydu. Amaç uzun süredir Diyarbakır sınırından burnunu dahi uzatamamış biri olarak çekip gidebilme ihtimali olduğunu hissedebilme ihtiyacımdı.

Aslında her şey 23 Nisandan hemen önceki cuma günü başladı. Ana sınıfı malzemelerini götürmek için yanıma seyahatlerde kullandığım sırt çantasını almıştım. Sonra dersler, tören bitti. Biz köyden Diyarbakır'a döndük. Eve gitmedim. Canım çok sıkılıyordu. Sülüklü handa kendime bir şeyler ısmarladım. Çantam masanın kenarındaydı. Tatil zamanı ya gezginlerin de bir kısmı çantasıyla hana gelmişti. İçimde kıpırtılar baş göstermeye başladı. Garsonlar da zaten gezgin muamelesi yapıyordu bana. Sonra handan dışarı çıkıp yürümeye başladım. Yolda karşılaştığım tanıdıkların söylediklerinden, insanların bakışlarından da belliydi ki çoktan üzerime gezgin duruşu gelmişti. Üzerimi kocaman bir hüzün kapladı. Kapana kısılmışlık, kabuğunu kıramamazlık, sıkıştırılmışlık duygusu- artık adına ne derseniz, ondan- geldi bana. Ya hu bu şehre geldiğim 5 Şubat akşamından beri Diyarbakır'dan dışarıya burnumu bile uzatmamıştım. Daha fenası neredeyse tüm arkadaşlarım bir yerlere gezmeye gitmiş, üstüne üstlük bir de sevgilimle görünüşte hafif, içindeyse ağır sürtüşme yaşamıştım. Bende gittim 23 Nisan sabahı terminale, yine "ne ayak bu kız" bakışları eşliğinde Diyarbakır'a komşu illerin tek tek otobüs saatlerini, bilet fiyatlarını sordum. En uygunu Urfa geldi. 9.30 otobüsüne bilet aldım.

Aslında tren severim biliyorsunuz. Ama burada günü birlik şeyler için böyle bir şansım yok. Fakat nasıl sıkıldıysam otobüs koltuğuna bildiğimde öyle huzurla doldum ki böyle bir huzur yok dedim. Ta ki şöför kontağı çevirip yol almaya başlayıncaya kadar. Asıl huzur yolun akıp gitmesiymiş meğer. Hatta otobüs koltuk aralarının dar, muavinin bir tuhaf, çocuk ağlamaların gırla olması, üstüne üstlük yolun son bir saatini, biletimi iki kişiye sattıkları için, muavin koltuğunda geçirmem bile bu huzurun kaybolmasına izin vermedi. Sonra yol bitti. Otobüsten inip terminal civarını dolandım. Diğer otobüsün saati geldi. Bindim ve Diyarbakır'a döndüm.

Gidiş huzursa dönüş rahatlamaydı benim için. Bedenim gevşemiş, gözlerimse yavaş yavaş uykuya selam çakmaya hazırlanıyordu. Mutluydum ya hu. Şanlıurfa'ya hiç bir şey yapmamak için gittiğim için mutluydum. Can sıkıntım geçtiği için, huzursuzluğun yan etkisi olan fazla enerji yerini tatlı bir yorgunluğa bıraktığı için mutluydum.

Bu şekilde de eve vardım. Ev arkadaşlarıma kayıtsız bir şekilde Urfa'ya gidip hiç bir şey yapmadan döndüğümü anlattım. Onları şaşkın surat ifadeleriyle arkamda bırakıp odama gittim

3 Temmuz 2011 Pazar

Kim Bu La? Evden Mi Kaçmış?

Üç günde beş şehir gezme turum sonunda bitti. Şimdiyse ukalalık yapma zamanı. Dikkat buyrun, hali hazırda size, tek başınıza gezerken dikkat etmeniz gereken dört tane şey söyleyeceğim.

- Yeni geldiğiniz bir şehirde adres soracaksanız kime soracağınıza çok dikkat etmelisiniz. Bir kişiyi gözünüze kestirdikten sonra ilk iş olarak onu gözlemleyin. Çok bilmiş havalarındaysa o adamdan son sürat uzaklaşın. Zira siz "Şu müze nerede?" diye sorarken o size "Aa, falanca camiye de gitmedin mi, kitabesini okumadın mı? Ne biçim gezginsin sen" diye sertçe çıkışabilir. Bu tip insanları biraz deştiğinizde, vakti zamanında kendi çapında bayağı bir gezip, etraf hakkında bilgi sahibi olmuş ama herkesin gezme tarzının farklı olabileceği ve buna saygı göstermesi gerektiği hakkındaysa bir türlü bilgi sahibi olamamış biri olduğunu fark edeceksiniz.

- Yine adres sorarken orta yaşlılardansa gençleri tercih etmek yararınıza. Gençler tamamen kendi halinde. Senin nereye, neden geldiğinle ilgilenmiyor. Sen onun için sadece adres soran çatlak, sırtında kocaman çantası olan bir kız ya da erkeksindir. Ama orta yaşlı öyle mi? Hemen sana kendi şehirlerinde ne işin olduğunu sormakla başlıyor ve akabininde seninle samimiyet kurmaya çalışırken duruma göre ya asılıyor ya da hayat dersi vermeye kalkıyor. Neymiş insanların başına türlü türlü şeyler geliyormuş, hadi içtiğin çaylara ilaç katıp kornealarını çalarlarsa ne olacakmış. Bre salak adam! Ona bakarsan illa bizi kaçıracakalarsa bunun gezgin olmakla ne alakası var. Böyle şeyler insanın başına gelecekse her zaman oturduğu cafede bile gelir. Oldu olacak biz herkesi kötü görelim, içecekleri de deligöz moddy gibi cep şişesinden içelim.

- Otobüste, trende biri sizinle konuşmaya başladığında durun ve karşınızdaki kişiyi şöyle bir tartın. Eğer onunla konuşmak istiyorsanız koyverin gitsin. Yok konuşsan beyninin içine edecek, hemen kendinize karşınızdakinin hiç ilgisini çekmeyecek bir kimlik belirleyin. Misal subaysınız ve yanınıza Erzurum'lu bir amca oturdu sonra da size "evladım mesleğin ne?" dedi. Şimdi ona askerim desen ohooo vatan millet sakaryadan bir girer, çıkamazsınız. Ama güzel sanatlar fakültesi modern dans bölümünde okuduğunuzu söylerseniz... Hı hı, evet doğru bildiniz amca döner arkasını ve uyur. (Verdiğim örnek bir tanıdık tarafından vakti zamanında denenmiş ve başarılı olunmuştur.)

- Küçük şehirlerde gezerken oturduğunuz bankta uykuya yenik düşerseniz bilin ki çok geçmeden biri sizi sertçe dürtüp uyandıracak ve "Hayrola hemşerim, bir sorun mu var?" art niyetli sorusuna maruz bırakacaktır. Sanki gündüz vakti orada uyusanız onun hanesine tecavüz edecekmişsiniz ne bileyim karısına kızına yan gözle bakacakmışsınız gibi. Ya da kızsanız size evden kaçmış körpe muamesesi de yapmaya hazırdır bunlar. En iyisi şöyle yapmak galiba. Bir kartona " Bak kardeşim, trenden sabah indim. Müzenin açılışını beklerken şurada iki kestiriyorum. Sakın rahatsız edip dürtmeye kalkışma.Yakarım valla!" yazmak ve üzerinize asmak.

Not: Aslında bunlar benim keşke şöyle yapsaymışım deyip de yapamadığım şeyler. Ühü Ühü...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Uyumak İstiyorum Uleyn!!!..


Bu seferki gezimin yazı konsepti tamamen kişiler üzerinden olacak sanırım. Çünkü resmen yeni tanıştığım üç tane insanı deli gibi dinledim. Hayır ne zorum vardı bende bilmiyorum ama özellikle şu son dinlediğim deli lakaplı kütahya'lı muhtar amca çok konuştu yahu.

Dinleme olayları aşama aşama yükseldi aslında. İlk kişi pek sakin bir kızdı ama yine de bir sürü okul öncesiyle alakalı şey sordu. Zira kendisi çocuk gelişimi bölümünde okuyan 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Bir ara "Abla sıkılmıyor musun? Nasıl yalnız gezebiliyorsun?" dedi. Ben de ona "yalnız gezince bak ne güzel, senin gibi bir sürü hoş insanla tanışıyorum." diyerek kompliman yaptım. Ancak ilerki zamanlarda bu söylediğim şeyden fazlasıyla pişman olabileceğimi nereden bilecektim.

İkinci konuştuğum kişi benimle bilecik'ten afyona giderken yan yana oturduğumuz ağa dizilerindeki jönler gibi bir oğlandı. Demin dinleme olayları aşama aşama yükseldi demiştim ya hah, işte bu bebe da bunun canlı örneği. Düşünsenize oturur oturmaz siz okuyor musunuz? Nerelisiniz gibi bir sürü damdan düşen sorular sordu. Hadiii, dedim içimden. İşte şimdi başlıyoruz. Uysal uysal sorularına cevap vermeye başladım.O ise deli gibi konuşmasını sürdürdü. Okuldan, üniversite'den, gelecekteki hayallerinden, den den den. Ta ki yan taraftaki adam "biraz sessiz olur musunuz? uyuyamıyorum." diyene kadar. O ara tren Eskişehir'e varana kadar bir iki saat bayağı bir başımı dinledim.(Uyudum) Sonra Eskişehir curcunası arasında ben uyanınca ve çocuğun sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi "Sen neden dışarı çıkıp hava almadın ki" diye soruşuyla birlikte, konuşmalarını iyice felsefeye bulayarak anlatmaya devam etti. Eyvah ki ne eyvah. İşin kötüsü bu çocuğun sohbeti kendini dinlettirecek kadar da güzel.Uykusuz kaldım iyi mi? Ara ara "çok konuşuyorum ben." diyor sonra konuşmasına devam ediyordu. Ben tabi üçüncü adamın varlığından daha haberdar olmadığımdan olsa gerek "yoo konuş konuş, ben dinlemeyi severirim." diyorum. Çocuk bu sefer de vatan millet sevgisi, ölüm, dünya nimetleri, askerle polisin farkı gibi nereye sündürsen oraya gidebilecek tarzda konulara kafa patlatmasın mı? Neyse onun ineceği durak geldi, indi. Ben de "oh uyuyabilirim artık." dedim. Ama meğer saltanatım bir iki dk sürecekmiş sadece. 

Muhtar amca geldi, yanıma oturdu ve bir anda hiç susmamacasına  konuştu ha konuştu. arada uyuya kaldım,  ama adam rahat bırakmamaya kararlı "sen ankaralı mıydın" diye bağırarak beni uyandırdı. Zaten ondan sonra bir daha uyutmadı. Her cümlesini en az beş kez tekrar ederek bana iki buçuk yıllık muhtarlık yaşantısında, yüksek memurlara işini yaptırmak için ne yemekler yedirdiğini, ne rakılar, biralar yuvarlattığını, ne rüşvetler yedirdiğini anlattı, büyük bir gururla(!). Bir ara galeyana gelip cüzdanından gelinlerinin, oğul ve torunların resimlerini çıkarıp gösterdi tek tek. Bir yandan da "bak kıymetini bil, herkese göstermem." diyordu. Gözümden deli gibi uyku akıyordu ama bir kere prim vermiştim işte, kaçarı yoktu sonuna kadar dinledim.

Şimdi afyon garında bu yazıyı yazıyorum ve gözlerimden felaket uyku akıyor. Otobüs kütahya'ya doğru giderken bu sefer deliksiz uyumayı planlıyorum. Kesinlikle!

Not: Tam yazıyı bu öğlen yayınlayacaktım ki otobüsüm geldi. Yetiştiremedim, şimdi yayınlıyorum.

Not2: Kahretsin, kütahya otobüsünde yanımda oturan kadın o kadar şişmandı ki hiç rahat edemedim. Bir de üstüne üstlük mızmızın tekiydi ve bana bir şeyler söyleyip duruyordu. Ama akıllandım ben. Hiç yüz vermedim.

13 Şubat 2011 Pazar

İstanbul'a gelmek Güzel De...

Yolculuk nasıl derseniz yer yer b*k gibi geçti desem yalan olmaz açıkçası. Hemen arkamda iki şımarık çocuğuyla bir anne oturuyordu. Allahım felaket gürültücülerdi. Çocuklar nadiren sessiz olsalar da genelde hep koltuğu sallamakla, tepsileri pat pat açıp kapatmakla, sürekli benim koltuğun altına ayaklarıyla vurmakla meşguldüler. He bir de zırlamak ve sızlanmakla. Onları duymamak için müziğin sesini iyice açıyorum bu sefer koltuk arasından bir kol uzanıp beni dürtüyor, perdemi çekiştiriyor. Anne de bir manyak.  Şakır şakır basıyordu paparayı bebelere. Yok yok. Sınıf içinde çocuklar tamam çok tatlı ama dışarıda tam bir felaketler.

Biliyorsunuz genelde otobüse tercih etmem ama bu sefer çamaşırlarım anca kuruyacağından otobüse binmek gerekti. Otobüse binersem de Nilüfer'e binerim hep. Ama bu sefer Kamil koç'tan aldım. Nedendir bilmem ben bu firmaya bir yerden bir gıcık kapmıştım. Felaket ön yargılıyım. Ama pekala da güzelmiş. Aslında gene pek beğenmedim de şu koltuk arkası ekranın seçeneklerinin çok fonksiyonel olması beni benden aldı doğrusu. Böyle her şeyi elle seçiyorsun. İstersen gelene kadar hep aynı müziği dinle. Ah tabi şu arkadaki veletler olmasaydı bu zevkin keyfini daha rahat çıkarabilirdim.

İstanbul'a geldikten sonra bendeki rahatlığa bakın. E-5 servisleri bizim yurdun önünden geçiyor ama ben "Aaa ne güzel bir kitapmış bu yav" diye diye elimdeki kitabı okurken ineceğim yeri kaçırmaz mıyım? Kafamı bir kaldırdım üsküdardayım. Neyse artık dedim son durağa kadar inmedim. Sonra da çekçekli valiz kullanma ehliyetim olmadığı halde(sürerken kadının tekinin ayağını ezdim.) onu süre süre kız kulesinin oraya kadar yürüdüm. Ama yol beni nasıl sarsmış yürümek açıyor ya hiç otobüse, dolmuşa binecek gibi hissetmiyorum kendimi. Bir taksiye bineyim bari dedim. Taksici inmeme yakın demez mi "Bak yurtta kalıyormuşsun, hadi gece neyse de gündüz niye otobüse binmiyorsun?" Bir de yanlış anlama boşuna paran gitmesin diye söylüyorum diye açıklama yapıyor. Var ya kırk yılın başı bir keyif edelim dedik adam içine etti.

Böyle işte. Pek güzel bir yolculuk sayılmazdı. Yarın da okul başlıyorum. Bakalım...

2 Kasım 2010 Salı

Güney Ekspresinden Bildiriyorum

Şu anda güney ekspresiyle Ankara'ya doğru gelmekteyim. Biletimde iniş saati 4 olarak verilse de biliyorum ki beş buçuk altıdan aşağı Ankara garına varamaz tren. Hemen çapraz önümde boyu 1,50 santimden kısa olduğu su götürmez yaşlı bir amca uyuyor. Zayıf mı zayıf olan bu amca oldukça da asabi. "Trende restoran yok, son sular bunlar." diye su satan adamı "Suyunda batsın sen de bat." diye azarlayıverdi mesela. Hemde yattığı yerden hiç istifini bozmadan. Yazık garibim sucu nereden geldiğini pek anlayamadığı bu azar karşınında sesine belli belirsiz gelen bir güven eksikliğiyle "Eskişehir'e kadar su bulamazsınız." diye suyunu satmaya devam etti. Fakat ne hikmettir ki sucu bir daha bizim vagona da uğramadı. 

Amcanın üstünde eski mi eski el örgüsü kahverengi bir kazakla paçasının iplikleri dışına çıkmış, boyuna göre kesilmiş, yer yer çamaşır suyu lekeleri olan eprimiş açık renk bir kottan başka hiç bir şey yok. Tabi doğal yün rengi kirli örgü çoraplarını saymazsak. 

Doğrusu adamı bayağıdır izliyorum, bir türlü ayaklarını tam olarak koltuğa yerleştiremedi. Dışarıda oyana bu yana oynatıp duruyor. "Bacağımın birini koltuğun bir koluna koysam, diğerini aşağı mı salsam rahat olur yoksa içeriye toplasam mı, sağa mı çeksem, sola mı çeksem n'aapsam?" deyip duruyor adeta ayakları. Felaket dikkat dağıtıcılar. 

Asabi amca trene Arifiye'den binip de koltuğuna yerleştiği anda vagonda öyle bağırmaya başlamıştı ki, sanki sesini yükseltmezse kendisine muhattap bulamazmış gibi. 

"Bu güney expresimi?"
"Evet amca" (Bu ben oluyorum, yalnız amca sanki ben onunla konuşmuyormuşum gibi hiç benden tarafa bakmıyor.)
"Ankara mı?"
"Ankara" (Karşılığında ne bir teşekkür ne başka birşey.)

Not: Şehirler arası Toplu taşıma araçlarının parası ne kadar artarsa insan profilinde de o kadar daralma oluyor. Oysa bakın güney expresine parası genç tarifeyle sadece 10,75 tl ve abatmıyorum her telden insan var. (Amca şu anda uyandı ve kapalı, muhtemelen dolu olan tuvaletin kapısını, bağıra çağıra zorluyor.) Örneğin az önce yan tarafımda oturanlar garip siyasi konuşmalara dalmışken, arkadaki kokoş kadın pazarlık ede ede pişmaniyeleri oldukça ucuza kapattı. Daha arkalardaki, sadece sesini duyabildiğim adamsa telefonda bağıra çağıra İstanbul'a sırf Tüyap kitap fuarı için gittiğini söylüyordu. Birbirine valizler yüzünden kızan orta yaşlı çiftleri, burnunu gürültüyle silenleri, çekirdek çitleyenleri ve etrafta cıvıldayarak koşturan çocuklarıysa hiç saymıyorum. Onlar o kadar çok ki bu trende. İnsana neşe veriyorlar.

Not2: Trende ne yaşlılara, ne de yalnız ve hüzünlü yolculuk eden kadınlara acıyorum. Ben en çok genç erkeklere acıyorum. Zira asla bir rahat yolculuk yapamıyorlar. Sürekli inip binen genç kızlar, yaşlılar, teyzeler, nineler "Beyfendi, evladım, oğlum, affedersiniz..." diye diye tepedeki yerlere valizlerini yerleştirmelerini, üstüne üstlük inerken de oradan geri almalarını istiyorlar. Bununla birlikte "Sen n'apıyorsun peki?" diye sorsanız ben de trene binerken gençlerden birinin yardımını istediğimi söylerim size. Ama yapacak bir şey yok. Sonuçta koca koca ağır valizleri biz bayanlar nasıl kaldıralım, değil mi ama?