Sayfalar

içime çöreklenen sıkıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içime çöreklenen sıkıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

Depresyon'dan Kurtulma Hikayem

Merhaba,

Her şeyle yeni ilgilenebiliyorum. Bir haftadır gereksiz yere psikolojik gerilimler yaşıyorum. Dışarıdan baksan "Hiç bir nane yok." dersin ama benim içimde fırtınalar kopuyordu adeta. 

Sıkıntılarım cuma başladı. Yani 25 Nisan. Kitap çekilişinden kazanan Handan Ergül'ün kitabını postaya verdikten sonra. Akşam üzeri. İlk belirtileri olarak telefonda, gereksiz yere can dostuma bağırdım. Sessizce dinledi beni. "Canım, sakinleş sonra görüşelim." falan dedi. Gereksiz bir inatlaşma yaşamıştık sanırım. Ben bu gibi durumlarda kendimi durduramayıp bağırıp çağırmaya başlıyorum. Telefonu kapattıktan sonra ne yapığımı fark etmiştim. Özür diledim ya ne fayda.
* * *
Her şey boğuyordu beni. Diyarbakır mesela. Doğunun Paris'i deniliyor ama çıkıp hava alınacak o kadar az yeri var ki. Tam anlatamıyorum aslında. Hani şu bana zaman zaman gelen kapana kısılmıştık duygusu. Hep de baharda gelir zaten. Ah bu bahar mevsimini silmeli takvimlerden.
Diyarbakır'ın iki merkez'i var. Dağkapı ve Ofis. Diclekent'i de var gezilecek ama orası da hep site site site. Kendimi Ankara-Ümitköy'de geziyormuş gibi hissediyorum. Halbuki bana görmediğim yeni bir yer lazım. Bak bu zamanlarda hep İstanbul'u anarım. Rastgele, mesela duraktan geçen yedinci otobüse biner, 17'inci durakta iner, 27 dakika da bulunduğum yeri gezerim gibi oyunlar. İstanbul'da farklı yer görmek hiç bitmeyen bir derya. Ama bunları akla getirmek daha da bir karamsarlaştırıyor. Diyarbakır'la istanbul'un arasında 1500 tane uzun kilometreler, üç basamaklı uçak bilet fiyatların handikaplarıyla içim sızlıyor.
İşte ben de bunun üzerine can dostuma "Neden benimle ilgilenmiyorsun?" bahanesiyle deli gibi kızdım. Gerçekten delirmiştim belki de. Haksız olduğum halde bana kızmıyor ya sonrasında iyice eziyor, un ufak ediyor beni. Ertesi sabahsa "Bir şeyim yok şimdi, endişenme sakın ama acildeyim." diye haber veriyor. Sitem değil amacı. Hastaneye gittiğini bana söylemezse kıyametleri koparacağımı bildiğinden yapıyor.
Hep sakinleşirdim önceleri. Hani iyileşmiş ya sonradan. Fakat bu sefer bir gün önceki haksız bağırtılarım geliyor. "Hasta ettim onu!" diyorum. "Dostumu hasta ettim, kapana kısıldım, okuduğum kitaplardan hiç bir şey anlamıyorum ve kendimi işe yaramazın teki gibi hissediyorum." 
(Depresyon belirtileri bunlar değil mi doktor?)

Hafta sonu boyunca sürekli ağladım. Ağlama teneffüslerinde kendimi yemek yiyerek rahatlatmaya giriştim. Yedim yedim yedim dünyayı yedim. Ama gözlerim bir gıdım geri kalmadı ağlamaktan.

Pazar akşamı kesildi yaşlar. Göz pınarları kuruduğu için mi? Yavaş yavaş berraklaşmaya başladı zihnim. Önce pişmanlık duygusu yeniden çöreklenir gibi oldu ya postunu bedenime sermesine izin vermedim. Acilen kendimi rahatlatmanın yoluna bakmalıydım.
Pazartesi işe gidemedim. Başım bütün gün külçe gibi ağrıdı. Kafam isyan bayraklarını en sonunda çekti ve kendine gel diye haykırmaya başladı sanırım.
Salı başım hala hafif hafif ağrıyordu ve kendimi çok halsiz hissediyorum. Ama okula gittim. Zira okul pikniği vardı. Temiz havada kendime gelebilirim diye düşündüm.
Çarşamba 1 Mayıs. Ağrılarım geçti, halsizlik az miktarda. Dinlenmek için büyük fırsat. Tabi odamın detoksu için de. Bunca zaman zarfında dağılan eşyalarımı toparladım. Fena dağıtmışım. Toparlamak hiç kolay olmadı.
Perşembe derse girdim. Çocuklar, sağ olsunlar, yormadılar bu sefer öğretmenlerini. Bu yüzden ders bittiğinde ekstra bir mutluluk vardı üzerimde.
Cuma "görevli izinli"ydim. Ve iyice kendime gelmeye başlamıştım. Yalnız hafta sonu geliyor, bu da beni korkutuyordu. Tamam tüm boş bulduğum aralarda kitap okudum, ama  bu "boş kalmak" terimini ortadan kaldırmıyordu. Ve bu seferki hafta sonu sınavını geçemezsem beni kıskıvrak yakalayıp tekrar depresyona sokması işten bile değildi..

Bu duygudan kurtulmak için, şöyle dedim kendime.
 "Öğrenciyken boşluğunu en verimli geçirmenin yolu gezmekti."
Aslında yakın civarı çoktan gezmiştim. Mardin, Batman, Urfa, Malatya, Adıyaman. Buralarda görülmeye değer ne varsa görmüştüm. Hatta Atatürk barajından feribotla geçmiş, Nemrut Dağı'na tipi yüzünden çıkamasam da dağ yamacında kartopu bile oynamıştım. Bununla birlikte Diyarbakır'ın ilçelerini gezmemiştim. Biliyorum pek çoğu küçücük, sınırları dahilinde görülmeye değer hiç bir şey barındırmıyorlar. Lakin bu sefer ki amacım Ofis ve Dağkapı'dan başka yerlerin de olduğunu görmek olduğu için aldırmadım.

Ve Bismil'e gittim.
* * *
Not: Bu yazı haddinden fazla uzun oldu. Bismil'i anlatan yazımı da bir dahaki sefere yazayım.

Not2: Göçebe kitabı için bir daha çekiliş yaptım. SONUNDA! Biraz geç oldu, kendimi, kafamı toparlamam vakit aldığından.

Çıkan kişi "Betül Boğa"
Betül, adresini bana mail atabilir misin?
kitapgibikiz@gmail.com


29 Nisan 2012 Pazar

Kabuğunu Çatlatamayan Civciv Psikolojisi

Nerede yaşarsan yaşa er geç seni de "kabuğunu çatlatamayan civciv psikolojisi" kıskıvrak yakalayacaktır. İster New York, Paris, İstanbul, Londra kadar kozmapolit bir şehirde istersen Kırşehir'in küçücük bir kasabasında hayatını kurmuş ol sorun değil. Sorun olan ne biliyor musunuz? İnsanın zaman zaman yaşadığı çevreden başka yerlerinde olduğu inancını kalben ispat etmek istemesi. Televizyonla, internetle olacak şey değil bu. Bilakis gidecek görecek, yolun sonsuzluğuna kendini bırakacaksın. 

Geçen Hafta 23 Nisan tatilinde terminale gittim Diyarbakır'a yakın ve masrafı ucuz olan şehirleri araştırıp içlerinde Şanlıurfa da karar kıldım. ve ilk otobüse bindim. Tamam buraya kadar her şey normal. Her zamanki yaptığım türden bir yolculuk. Farklı olansa şehri hiç gezmemiş olmam. Urfa terminaline vardığımda orada bir saat oyalanıp Diyarbakır'a geri döndüm. Amaç neydi peki? Amaç yoldu. Amaç sonsuzluk duygusuydu. Amaç uzun süredir Diyarbakır sınırından burnunu dahi uzatamamış biri olarak çekip gidebilme ihtimali olduğunu hissedebilme ihtiyacımdı.

Aslında her şey 23 Nisandan hemen önceki cuma günü başladı. Ana sınıfı malzemelerini götürmek için yanıma seyahatlerde kullandığım sırt çantasını almıştım. Sonra dersler, tören bitti. Biz köyden Diyarbakır'a döndük. Eve gitmedim. Canım çok sıkılıyordu. Sülüklü handa kendime bir şeyler ısmarladım. Çantam masanın kenarındaydı. Tatil zamanı ya gezginlerin de bir kısmı çantasıyla hana gelmişti. İçimde kıpırtılar baş göstermeye başladı. Garsonlar da zaten gezgin muamelesi yapıyordu bana. Sonra handan dışarı çıkıp yürümeye başladım. Yolda karşılaştığım tanıdıkların söylediklerinden, insanların bakışlarından da belliydi ki çoktan üzerime gezgin duruşu gelmişti. Üzerimi kocaman bir hüzün kapladı. Kapana kısılmışlık, kabuğunu kıramamazlık, sıkıştırılmışlık duygusu- artık adına ne derseniz, ondan- geldi bana. Ya hu bu şehre geldiğim 5 Şubat akşamından beri Diyarbakır'dan dışarıya burnumu bile uzatmamıştım. Daha fenası neredeyse tüm arkadaşlarım bir yerlere gezmeye gitmiş, üstüne üstlük bir de sevgilimle görünüşte hafif, içindeyse ağır sürtüşme yaşamıştım. Bende gittim 23 Nisan sabahı terminale, yine "ne ayak bu kız" bakışları eşliğinde Diyarbakır'a komşu illerin tek tek otobüs saatlerini, bilet fiyatlarını sordum. En uygunu Urfa geldi. 9.30 otobüsüne bilet aldım.

Aslında tren severim biliyorsunuz. Ama burada günü birlik şeyler için böyle bir şansım yok. Fakat nasıl sıkıldıysam otobüs koltuğuna bildiğimde öyle huzurla doldum ki böyle bir huzur yok dedim. Ta ki şöför kontağı çevirip yol almaya başlayıncaya kadar. Asıl huzur yolun akıp gitmesiymiş meğer. Hatta otobüs koltuk aralarının dar, muavinin bir tuhaf, çocuk ağlamaların gırla olması, üstüne üstlük yolun son bir saatini, biletimi iki kişiye sattıkları için, muavin koltuğunda geçirmem bile bu huzurun kaybolmasına izin vermedi. Sonra yol bitti. Otobüsten inip terminal civarını dolandım. Diğer otobüsün saati geldi. Bindim ve Diyarbakır'a döndüm.

Gidiş huzursa dönüş rahatlamaydı benim için. Bedenim gevşemiş, gözlerimse yavaş yavaş uykuya selam çakmaya hazırlanıyordu. Mutluydum ya hu. Şanlıurfa'ya hiç bir şey yapmamak için gittiğim için mutluydum. Can sıkıntım geçtiği için, huzursuzluğun yan etkisi olan fazla enerji yerini tatlı bir yorgunluğa bıraktığı için mutluydum.

Bu şekilde de eve vardım. Ev arkadaşlarıma kayıtsız bir şekilde Urfa'ya gidip hiç bir şey yapmadan döndüğümü anlattım. Onları şaşkın surat ifadeleriyle arkamda bırakıp odama gittim