Sayfalar

gezgin oldum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezgin oldum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2013 Pazar

Gezgin Alman Diyarbakır'da

Geçen hafta Diyarbakır'daki sakin hayatmızın tam ortasına bir "Alman" düştü. Ve olanlar oldu. Ondan sonra dibimize pandoranın kutusunu fırlatılmış gibi duygularımızın esiri olmaya başladık. Ta ki bu alman hayatımızdan geri çıkana kadar. 

* * *

Aa, bakmayın şimdi "Şişştt, kitap gibi kız ne oluyor öyle" diye. Ben sadece gözlemciyim. (Külahıma anlat.) 

* * *

Cuma günü işten çıktıktan sonra Diyarbakır'daki kemik kadrom olan iki arkadaşımla bir cafe'de buluşmaya gittim. Bi baktım bunların yanlarında kemiklerden birinin doktor ev arkadaşı ve bu doktorun da iki doktor arkadaşı daha. Ordan burdan konuşup tanışma fasıllarını bitirdikten sonra bir gün önce gezgin bir almanla tanıştıklarını anlatmaya başladılar. Bu fazla iri, sarışın ve milletimize göre yaşından çok küçük gösteren alman kardeşimiz bir buçuk senedir doğu avrupada dolanıp çello'suyla karnını doyuruyormuş. Ondan sonra, gezisine İran'da devam etmeye karar vermiş. Çünkü, İran'da müzik öğretenlere çok para veriyorlarmış (Evet, aynen ifadesi buydu!) Türkiye üzerinden İran'a geçecekmiş. Tabiki otostopla. Haliyle yolu geçen hafta da Diyarbakır'a düşmüş. Kocaman kara köpeğiyle dolmuştaki insanların hışmına uğrarken bu oğlanlardan biri kurtarmış onu. Almış evine getirmiş, misafir ediyorlarmış. Adı Wolfgang.

Oğlanın Türkiye'deki en favori yemeği lahmancunmuş. Bizim doktor bebeler oğlana jest yapıp kalabalık bir yemekle lahmacun yedirmek istiyorlarmış. Biz de gelmek istermiymişiz? "Tabi ayol, kaçırır mıyız?" dedik ve bir et lokantasına kuruluverdik. Neden sonra geldi Wolfgang. Köpeği arabadaymış. Maşşallah, hapur hupur götürdü lahmacunları. He bir de milletten otlandığı sigaraları. (Ki bu gün boyu ve ertesi günden devam edecekti.)

Neyse ordan çıktık, "Sülüklü Han"a götürdük bebeyi. Maksadımız oranın tarihi havası eşliğinde o kocaman yaylısını çaldırmak. Bu arada tek başına çello hiç de güzel değilmiş. Anlamış bulundum. (Tamam saldırmayın sanat severler!)

Ertesi günse bizim kemiklerden birinin evine "Türk Kahvesi" içmeye geldi. Yemek yedi. Muhabbet felan. Sonra İran'a gitmek üzere, kalktı gitti. Tabi şu tanıştığı doktor kadro eşliğinde.

* * *

Buraya kadar okuduysanız, "Ee, nerede şu vaad ettiğin pandora kutusu?" derseniz bekleyin az kaldı oraya da geleceğim.

* * *

Bizimkiler oğlandan o kadar çok hoşlandılar ki dibinden ayrılmadılar. Sanırsın elin almanı, aslında çamurlara düşmüş bir prens. Çocuk ne anlatsa "ooo! wavvv! oha! vay anasını! süper!" Ulan diyorum, flört etseniz ne olacak, bebe yarın akşam yok. Attaa, arkasından göz yaşlarıyla el sallarsınız artık. 

Peki doktorlara ne demeli. Bizimkiler çocuğun üstüne düşüp konuşmaya çalıştıkça "İlk önce biz bulduk parsayı siz topluyorsunuz." edasıyla kenarda somurtup duruyorlar. Utanmasalar oğlanı çekiştirip parçalayacaklar. (O bu sürtüşmenin farkında mıydı acaba?)

Wolfgang'ın bir de kara kocaman köpeği var demiştim ya hah, onu kahve içmeye gelirken yanında getirdi. Ve benim şalterlerim orada attı. Köpekten korkarım ben yahu. Bi de aksi gibi arkadaşın annesi de eve misafirliğe gelmişti. O köpekle değmeyin curcunaya. Kadın valla hiç çekinmeden oğlanın suratına "Iyyyk!" yaptı. Üstüne bir de oğlanın anlamayacağını bile bile oracıkta azarlayıverdi. Neyse ki daha büyük bir fırtına kopmadan erken gitti teyze. 

Anlayacağınız Diyarbakır apartmanlarında avaz avaz havlayan canavar bir köpeğimiz eksikti. Komşular şikayet etmediyse kadirşinaslıklarındandır yeminle. Zira hav havlardan hariç bir de biz korkak kızların çığlıkları vardı ki rezalet. Ee, ortalıkta üstüne üstüne gelen bir kara köpek. Ay karabasan gibi resmen.

Bu arada bizimkiler böyle ayılıp bayılıyorlar çocuğa ya bebe resmen otlakçı. Sosyal içiciyim diyor ya ala ala bizimkilerin kaç paketini bitirdi. Çocuğun ağzını doğru düzgün boş görmedim ki. Habire ondan bi dal, bundan bi dal. Lan anasını satayım, bu kadar çok içiyorsun madem, adam gibi söyleseydin de bi karton alaydık hayrına. Sosyal içiciymiş, laf!

* * *

Uff, yazıyı okudum da ne yüklenmişim bebeye yav. Ama sebeplerim var yani.

1- Bizimkiler bu kadar kendini kaybetmeyecekti.

2- O bilmem kaç sene tıp okuyup da üstüne asistanlığını yapmakta olan doktorlar böyle küskün çocuklar gibi etrafta gezmeyeceklerdi. (Hayır madem kıskanıyorsunuz, tanıştırmayacaktın.)

3- O köpeği eve almayacaklardı. İnanır mısınız, hala evdeki köpek kıllarını temizlemeye çalışıyorlar.

4- O bebe "Sosyal içiciyim." safsatasıyla ortada dolanmayacaktı.

* * *

Yahu aslında bunlar da değil be. Sinir oldum çünkü,

o geziyor. BEN DEĞİL! 

21 Ocak 2013 Pazartesi

Çapalı Moral


Biliyor musunuz yazın ben bir ara Kapodokya'ya gittim. Bir arkadaşımla araba kiralayarak hem de. Ve bakın şimdi size ne anlatacağım...

Kapodokya'ya vardığımzda hava henüz ışımaya başlamıştı. Hemen güzel bir izleme tepesi bulup balonların yükselişini izledik. Balona binecek kadar paramız olmayışına üzüldük fakat her şey o kadar eğlenceliydi ki içimizin sıkılmasına izin vermeden tekrar tepeden aşağı inip kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Ta ki yolun kenarında üzerindeki sinekleri bile kovmaya aciz yaşlı bir teyze bize el edene kadar. Merak edip durduk. Kadın zar zor anlaşılan kelimeleriyle "beni bağıma götürür müsünüz?" diyordu. Kabul ettik. Kahvaltı biraz gecikse ne olurdu sanki. İşaret ettiği yoldan gitmeye başladık. Yukarılara iyice yukarılara çıktık. Asfalt bitti kumlu toprak başladı, biz hala devam ediyorduk. Teyze en sonunda "Tamam burası evladım." dedi durduk. Kadının inmesine, küçük çuvalını, su bidonlarını çıkarmasına yardım edip yola koyulduk. Amacımız azıcık daha ilerleyip dar yolda dönecek bir alan oluşturmaktı ki olan oldu. Arabanın tekeri toprağa saplandı. Kurtulmaya çalıştık, iyice beter oldu. Öyle bir hal aldı ki arabanın tabanı iyice kuma batmıştı artık ve ne yaparsak yapalım kurtulacağı da yoktu. Baktık olmuyor, zaten iyice karnımız da acıktı, "Yürüye yürüye aşağı inelim, hem yardım çağırırız, hem de karnımızı doyururuz." dedik. Bir kaç yüz metre sonra tepenin aşağısında bir çöp alanının olduğunu fark ettik. İçinde de orta boy kamyonları olan 3-4 tane işçi. Hemen bağırıp çağırıp dikkatlerini çekmeye çalıştık, başardık da. Bir kaç dakika sonra yayan olarak yanımıza geldiler. Arabamızın sorununu anlayıp kamyonlarını getirmeye gittiler. Ama o da ne! Onlar gider gitmez bu ıssız, in mi cin mi belli olmayan ihtiyar teyzenin bizi getirdiği bağ yoluna iki üç dakika aralarla iki tane daha araba gelmesin mi? "Vay, demek buralar o kadar da ıssız değilmiş." dedim içimden. Hoş onlara da durumu tekrar tekrar anlatmak hiç zevkli değildi doğrusu. Zira biri diyor ki taa bir köye gidip traktör bulup, çektirecekmişiz arabımızı. Diğeriyse "Siz burada kaldınız, en iyisi aşağı inip yol yardımı çağırın." diye söyleyip moralimizi bozuyordu. Aksi gibi telefon da çekmiyordu hem. 

Ben iyice umutsuzluğa kapıldım ama belli etmiyorum. Daha doğrusu öyle sanıyordum. Meğer kendi bağında çalışmaya gelenlerden birinin karısı bunu fark etmiş. İlk önce laf atmaya başladı. "Kızım sen kimsin, adın ne, nereden geliyorsun?" diye. Ben de sormayın, öyle bir severim ki arka arkaya sorular sorulmasını(!) Tırsarım ayol. Merak ederim "Ne yapacak acaba bu kadar bilgiyi?" diye. Hemen yalanları tek tek kıvırmaya başladım. Adım Kezban, İstanbul'luyum, matematik öğretmeniyim vs. vs. Teyzenin torunu da öğretmenmiş muhabbet koyulaştı. Yani en azından onunkisi. Benim ise aklım hala arabada. Kadın pes etmedi ama. Bir kaç dakika geçtikten sonra bu sefer de "kızım şu kabakları çapalarken bana yardım et bakayım." diye rica etmez mi? "Haydaa!" dedim "Koyun can derdinde, kasap et derdinde. Biz şuradan nasıl kurtuluruz diye bakıyoruz, kadın kabakları çapalatacak avanak buldum diye seviniyor." Hiç hoşuma gitmedi doğrusu. "Ben anlamam." dedim. Arkadaşım ordan "O istanbul kızı nereden anlasın." diye destek çıktı bana. Ama yok kadın anlamıyor. Hala çapala diye ısrar edip duruyor. Birde üstüne üstlük al diye elime bir nacak tutturuverdi. La havle! Baktım olmayacak "Eh peki dedim,-kurtuluş yok ki- öğretin de yapalım." Kadın o arabanın kurtarılmasını izleyen yarım saat bilemedin kırk beş dakika boyunca bana fide ocağı ne demek, neden her ocakta bir fide bulunmalı, bu yetiştirdikleri kabakların çekirdeklerini nasıl alıyorlar, anlatıp durdu. Çapalamayı öğretti. Öyle ayağımda sandalet parmak aralarıma kumlar dola dola çapa yapıp durdum ben de. Aklımda sadece kabaklar... Ben dalmış gitmişken "Haydi! Hoop! Yaşa!" gibi sesler duydum. Arabanın olduğu yöne bir baktım, bizimki saplandığı yerden çıkmış. Nasıl sevindim, nasıl sevindim anlatamam. Çapayı hızlıca yere bıraktım, az kaldı kadınla, oradaki insanlarla vedalaşmayı unutuyordum hatta. Neyse herkesle tek tek vedalaştık. Bizim arabayı çeken kamyonculara da usulünce teşekkür ettik.

Arabaya bindik, yol akıp giderken ben hala çapacı teyzeye kızar vaziyetteyim. Ne demeye bana zorla çapa yaptırırmış da , biz orda can derdiyle uğraşıyormuşuz da, falan da filan da... arkadaşım gülmeye başladı. "Sen hala anlamadın mı?" dedi. "O kadın sana destek olmaya çalışıyordu. İyice umutsuzlandığı, üzüldüğünü fark etti, araba kurtulana kadar kafanı dağıt diye seni oyalamaya çalıştı." Şöyle bir düşündüm, harbiden de öyle olmuştu. Çapaya kızmaktan, toprağı kazarken öf pof demekten arabaya üzülmeye fırsat kalmamıştı ki.

29 Nisan 2012 Pazar

Kabuğunu Çatlatamayan Civciv Psikolojisi

Nerede yaşarsan yaşa er geç seni de "kabuğunu çatlatamayan civciv psikolojisi" kıskıvrak yakalayacaktır. İster New York, Paris, İstanbul, Londra kadar kozmapolit bir şehirde istersen Kırşehir'in küçücük bir kasabasında hayatını kurmuş ol sorun değil. Sorun olan ne biliyor musunuz? İnsanın zaman zaman yaşadığı çevreden başka yerlerinde olduğu inancını kalben ispat etmek istemesi. Televizyonla, internetle olacak şey değil bu. Bilakis gidecek görecek, yolun sonsuzluğuna kendini bırakacaksın. 

Geçen Hafta 23 Nisan tatilinde terminale gittim Diyarbakır'a yakın ve masrafı ucuz olan şehirleri araştırıp içlerinde Şanlıurfa da karar kıldım. ve ilk otobüse bindim. Tamam buraya kadar her şey normal. Her zamanki yaptığım türden bir yolculuk. Farklı olansa şehri hiç gezmemiş olmam. Urfa terminaline vardığımda orada bir saat oyalanıp Diyarbakır'a geri döndüm. Amaç neydi peki? Amaç yoldu. Amaç sonsuzluk duygusuydu. Amaç uzun süredir Diyarbakır sınırından burnunu dahi uzatamamış biri olarak çekip gidebilme ihtimali olduğunu hissedebilme ihtiyacımdı.

Aslında her şey 23 Nisandan hemen önceki cuma günü başladı. Ana sınıfı malzemelerini götürmek için yanıma seyahatlerde kullandığım sırt çantasını almıştım. Sonra dersler, tören bitti. Biz köyden Diyarbakır'a döndük. Eve gitmedim. Canım çok sıkılıyordu. Sülüklü handa kendime bir şeyler ısmarladım. Çantam masanın kenarındaydı. Tatil zamanı ya gezginlerin de bir kısmı çantasıyla hana gelmişti. İçimde kıpırtılar baş göstermeye başladı. Garsonlar da zaten gezgin muamelesi yapıyordu bana. Sonra handan dışarı çıkıp yürümeye başladım. Yolda karşılaştığım tanıdıkların söylediklerinden, insanların bakışlarından da belliydi ki çoktan üzerime gezgin duruşu gelmişti. Üzerimi kocaman bir hüzün kapladı. Kapana kısılmışlık, kabuğunu kıramamazlık, sıkıştırılmışlık duygusu- artık adına ne derseniz, ondan- geldi bana. Ya hu bu şehre geldiğim 5 Şubat akşamından beri Diyarbakır'dan dışarıya burnumu bile uzatmamıştım. Daha fenası neredeyse tüm arkadaşlarım bir yerlere gezmeye gitmiş, üstüne üstlük bir de sevgilimle görünüşte hafif, içindeyse ağır sürtüşme yaşamıştım. Bende gittim 23 Nisan sabahı terminale, yine "ne ayak bu kız" bakışları eşliğinde Diyarbakır'a komşu illerin tek tek otobüs saatlerini, bilet fiyatlarını sordum. En uygunu Urfa geldi. 9.30 otobüsüne bilet aldım.

Aslında tren severim biliyorsunuz. Ama burada günü birlik şeyler için böyle bir şansım yok. Fakat nasıl sıkıldıysam otobüs koltuğuna bildiğimde öyle huzurla doldum ki böyle bir huzur yok dedim. Ta ki şöför kontağı çevirip yol almaya başlayıncaya kadar. Asıl huzur yolun akıp gitmesiymiş meğer. Hatta otobüs koltuk aralarının dar, muavinin bir tuhaf, çocuk ağlamaların gırla olması, üstüne üstlük yolun son bir saatini, biletimi iki kişiye sattıkları için, muavin koltuğunda geçirmem bile bu huzurun kaybolmasına izin vermedi. Sonra yol bitti. Otobüsten inip terminal civarını dolandım. Diğer otobüsün saati geldi. Bindim ve Diyarbakır'a döndüm.

Gidiş huzursa dönüş rahatlamaydı benim için. Bedenim gevşemiş, gözlerimse yavaş yavaş uykuya selam çakmaya hazırlanıyordu. Mutluydum ya hu. Şanlıurfa'ya hiç bir şey yapmamak için gittiğim için mutluydum. Can sıkıntım geçtiği için, huzursuzluğun yan etkisi olan fazla enerji yerini tatlı bir yorgunluğa bıraktığı için mutluydum.

Bu şekilde de eve vardım. Ev arkadaşlarıma kayıtsız bir şekilde Urfa'ya gidip hiç bir şey yapmadan döndüğümü anlattım. Onları şaşkın surat ifadeleriyle arkamda bırakıp odama gittim

5 Aralık 2011 Pazartesi

Aman da Aman Kayseri'ye de Gidermişim

Geçen cuma dersten çıkmış yorgun argın durağa doğru yürüyordum ki karşıdan tren garını gördüm. Hoş günde en az iki kere görüyorum onu ama bu sefer başka bakıyordu bana. Şey der gibi. "Hadi gir içime. Al bir bilet, nereye olursa olsun." Gezgin ruhum karıncalanmaya başladı. İçeri girdim. Baktım, gece binip sabah inebileceğim, sonra gene gece binip sabah Polatlı'da olabileceğim seçenekler arasında en uygunu Kayseri geldi. Ona gidiş dönüş bileti aldım. Alırken yine biletçi kişizadenin tuhaf bakışlarına maruz kaldım. "Hmm... Günü birlik gezi. Allah allah..." "Ya sormayın" demek isterdim ona. "Gizli, çok gizli, top secret, ultra bir aşığım var. Onu ziyarete gidiyorum." Maalesef ufak çaplı bir araştırmamda gördüm ki, günü birlik, yalnız yapılan gezilerin pek çoğunun gizli sevgili için yapıldığına dair bir inanış var. 

Neyse efendim, gardan çıktıktan sonra eve geldim. Bir kaç sandviç yaptım, sabun, peçete gibi elzem eşyaları koca kol çantama yerleştirdim. Netbook'umu ve yedek hırka şal gibi şeyleri de çantanın içine tıkıştırdıktan sonra yolculuk saatini bekledim. Gece gece gara gittim. Sandviçlerden birini özellikle yumurtalı yaptım ki, tren zaten yumurta kokacak, bari bana kokmasın diye. Ama inanır mısınız tren bir boştu bir boştu, bir temizdi bir temizdi vallahi acıktığımda yumurtalı ekmeği yiyene kadar kırk takla attım. Adeta vagondaki az sayıda insanın hepsinin uyumasını bekledim desem yeridir. Zaten öyle hızlıca yutttum ki ekmeği, biri çıkıp "Öf ne bu yumurta kokusu!" dese ben de ona katılıp "Vay görgüsüzler!" diye laf savurabilirdim. O derece yediğim şeye yabancılaştım yani.

Genel olarak tren yolculuğu rahat geçti. Zaten yolun büyük bir bölümünde uyudum. Gözlerimi açtığımda Kayseri'ye varmamıza iki saat vardı. Yumurtalı ekmeği de o arada hüpletmişler zaten. (Artık kim yediyse, bilemicem.) 

Bu seferki gezi de oyun olsun istedim. Kendime bir hikaye uydurdum.
"Adım Zehra. Sınıf öğretmenliğinden mezun oldum. Atanamadım. İstanbul'da Yaşıyorum. Evet, Acıbadem'de. Geziyorum. Yeni evliyim. Kocam kaptan. Evlendikten iki hafta sonra sefere çıktı. Şimdi İtalya açıklarında olması gerek. Yoo hayır, gezmelerime karışmaz. Niye karışsın ki, kendisi o Japonya senin, bu Macaristan benim gezerken benim ondan neyim eksik? Evde onun dönüşünü mü bekleyim kukumav kuşu gibi. Annem'le babam ben çok küçükken ayrılmış. Babam İzmir'de yaşıyordu, Allah rahmet eylesin üç sene önce vefat etti. Onunla hep böyle tren gezilerine çıkardık. Şimdi o yok ben de yalnız geziyorum."

Ama allah kahretsin bir kere bile "sen necisin, adın ne" diyen olmadı. Hayır öyle emindim ki soracaklarına. Zira nereye gitsem sormuşlardı. Neyse olsun. Ben de artık bir iki müze gezdim, yemek yedim, çarşısında dolandım. Akşama doğru da kapağı masalı sandalyeli bir kitapçıya atıp trenin gelişini bekledim.

Dönüşte de artık nasıl uyuduysam az kalsın Polatlı'yı kaçırıp Eskişehir'e devam edecektim. Fakat ohh, pazar sabahı evime vardığımda mutluydum. Valla çakralarım açıldı ayol.

22 Kasım 2011 Salı

Gezgin Kızın Ekürisi


Şu yazı da bahsetmiştim. Yazın üç günde dört şehir gezip son durak olarak İzmir'e gitmiştim. Hani trende ağa dizilerinden fırlamış gibi biri oturdu yanıma demiştim. Hah işte o benden önce inecekti. İnerken numarasını vermişti. "Bir ihtiyacın olursa ara" lafı arasında, iletişimi benimle koparma ayağına. O Kütahya'da inmişti ben Afyon'da. Öğleden sonra ben de Kütahya'ya gittim. Uzun yolculuklarda yol arkadaşlığını normal görürüm. Bu yüzden aradım. Madem "Sen de Kütahya'yı geziyorsun, birlikte gezelim." Beraber bir kaç müzeye gittik, kaleye çıktık vs. Bildiğin kültür gezisi işte. Arada da üniversite dertleri, hocaların gıcıklığı vs konular konuşuyorduk, o kadar. Yalnız, itiraf etmem gerekirse, gün boyu çocukla gezmekten çok sıkıldım. Sanki akşamında Balıkesir'e yalnız başıma gitmeyecekmişim gibi, sanki sürekli korunup kollanmaya muhtaçmışım gibi bir hal takınıp duruyordu. Fenalıklar geçirmek üzereydim. Akşam Kütahya'da garda treni beklerken "Bak yarın çok erken kalkman gerektiğini söylemiştin, hadi bekleme. Ben alışkımın garlarda beklemeye." diye diye zorla göndermiş yanımdan, ardından da derin bir oh çekmiştim. Yalnız ve özgür gezeceğim derken resmen yarım günüm bebekler gibi korunmakla geçmişti. Zaten anladım ki ya doğru bir yol arkadaşı seçeceksin, ya da hiç seçmeyeceksin.

Neyse ben gezimi bitirdim, vardım İzmir'e. Ertesi gün bundan bir telefon "nerdesin, ben Ankara'dayım." İzmir'de olduğumu duyunca hayal kırıklığına uğradı. Ankara'da olsaymışım keşke, onu gezdirirmişim vs. İşkillendim hareketlerinden ya pek üzerinde durmadım. Unuttum gitti. Neyse efendim gel zaman git zaman ben polatlı'da öğretmen oldum. Ve bir telefon daha. Sen git, okulu yarım bırak, gel Ankara'ya yeni bir bölüm oku. Anlayacağınız şimdi yakamdan düşmüyor. Arıyor, çağrı atıyor, mesaj çekiyor. Bir kere de yolda karşılaştım bununla. O ara nasıl hastayım ama. Üzerimden kıyafetler dökülüyor. Yarın işe gideceğim diye kuaföre gitmişim de alınan kaşın kıllarını yüzümden bertaraf etmeye bile enerjim kalmamış. Öylece Polalı'ya gitmeye çalışıyorum. Yolda rastlaştık. O ana kadar benden zorla randevu koparmaya çalışan bu oğlan beni görünce şoka girdi. Rahatsız bir yüz ifadesiyle "ne olmuş sana" dedi. hatta daha da ileri gidip "traş mı oldun? Yüzün kıl içinde." bile dedi. Kaba şey ne olacak. İnsan bir "geçmiş olsun" der. Akşama bir telefon geldi sonra. "Şey yemek yiyelim diyordum ya memlekete erken gitmem gerek." Ee, nerde gezgin, enerjik, kız nerde bu yüzü kaş tüyü dolu hastalıklı kız. Zaten ısrarcı tavrından iyice gıcık gidiyordum oğlana, iyice nefret ettim o anda ondan. Ama bir yandan da iyiden iyiye sevindim. Düşünsenize tam olarak niyetini belli etmediği için düş yakamdan diyemediğim oğlanı kendimden uzaklaştırmak için doğa dile gelmişti resmen. Fakat ben öyle sanıyormuşum maalesef. Bayramdan sonraki hafta çağrı attı, aradı. Ama bu sefer, her ne kadar karşılaşma ihtimalim olsa da, iletişim kurmamaya kararlıyım. (Bu kadar korumacı, bu kadar kaba bir oğlan. Allahım Kütahya'da da belliydi böyle olduğu ya bu kadarı da fazla artık.) Ama ben cevap vermedikçe hiç bıkmıyor. mesaj atıp duruyor. Genelde hiç sesin soluğun çıkmıyor tarzı mesajlar atarken bazen arabeske bağladığı da oluyor. Yahu şu mesaja bakar mısınız "gönüllerde olanların coğrafyaları farketmez." Allahım, kusmak istiyorum.

Yahu hala anlamıyorum. ne yaptım da bu kadar saplantı haline getirdi beni. Hayır, gideri olan da bir çocuk. İstese o bol kaslı kollarıyla bir sürü kız çeker kendine. Niye ben ama niye ben. 

Not: Hani kızların bazıları hava atmak için söyler ya "Şu peşimden koşuyor, bu beni seviyor." diye ben bu olaydan farkettim ki nefret ediyormuşum böyle durumlardan.

3 Temmuz 2011 Pazar

Kim Bu La? Evden Mi Kaçmış?

Üç günde beş şehir gezme turum sonunda bitti. Şimdiyse ukalalık yapma zamanı. Dikkat buyrun, hali hazırda size, tek başınıza gezerken dikkat etmeniz gereken dört tane şey söyleyeceğim.

- Yeni geldiğiniz bir şehirde adres soracaksanız kime soracağınıza çok dikkat etmelisiniz. Bir kişiyi gözünüze kestirdikten sonra ilk iş olarak onu gözlemleyin. Çok bilmiş havalarındaysa o adamdan son sürat uzaklaşın. Zira siz "Şu müze nerede?" diye sorarken o size "Aa, falanca camiye de gitmedin mi, kitabesini okumadın mı? Ne biçim gezginsin sen" diye sertçe çıkışabilir. Bu tip insanları biraz deştiğinizde, vakti zamanında kendi çapında bayağı bir gezip, etraf hakkında bilgi sahibi olmuş ama herkesin gezme tarzının farklı olabileceği ve buna saygı göstermesi gerektiği hakkındaysa bir türlü bilgi sahibi olamamış biri olduğunu fark edeceksiniz.

- Yine adres sorarken orta yaşlılardansa gençleri tercih etmek yararınıza. Gençler tamamen kendi halinde. Senin nereye, neden geldiğinle ilgilenmiyor. Sen onun için sadece adres soran çatlak, sırtında kocaman çantası olan bir kız ya da erkeksindir. Ama orta yaşlı öyle mi? Hemen sana kendi şehirlerinde ne işin olduğunu sormakla başlıyor ve akabininde seninle samimiyet kurmaya çalışırken duruma göre ya asılıyor ya da hayat dersi vermeye kalkıyor. Neymiş insanların başına türlü türlü şeyler geliyormuş, hadi içtiğin çaylara ilaç katıp kornealarını çalarlarsa ne olacakmış. Bre salak adam! Ona bakarsan illa bizi kaçıracakalarsa bunun gezgin olmakla ne alakası var. Böyle şeyler insanın başına gelecekse her zaman oturduğu cafede bile gelir. Oldu olacak biz herkesi kötü görelim, içecekleri de deligöz moddy gibi cep şişesinden içelim.

- Otobüste, trende biri sizinle konuşmaya başladığında durun ve karşınızdaki kişiyi şöyle bir tartın. Eğer onunla konuşmak istiyorsanız koyverin gitsin. Yok konuşsan beyninin içine edecek, hemen kendinize karşınızdakinin hiç ilgisini çekmeyecek bir kimlik belirleyin. Misal subaysınız ve yanınıza Erzurum'lu bir amca oturdu sonra da size "evladım mesleğin ne?" dedi. Şimdi ona askerim desen ohooo vatan millet sakaryadan bir girer, çıkamazsınız. Ama güzel sanatlar fakültesi modern dans bölümünde okuduğunuzu söylerseniz... Hı hı, evet doğru bildiniz amca döner arkasını ve uyur. (Verdiğim örnek bir tanıdık tarafından vakti zamanında denenmiş ve başarılı olunmuştur.)

- Küçük şehirlerde gezerken oturduğunuz bankta uykuya yenik düşerseniz bilin ki çok geçmeden biri sizi sertçe dürtüp uyandıracak ve "Hayrola hemşerim, bir sorun mu var?" art niyetli sorusuna maruz bırakacaktır. Sanki gündüz vakti orada uyusanız onun hanesine tecavüz edecekmişsiniz ne bileyim karısına kızına yan gözle bakacakmışsınız gibi. Ya da kızsanız size evden kaçmış körpe muamesesi de yapmaya hazırdır bunlar. En iyisi şöyle yapmak galiba. Bir kartona " Bak kardeşim, trenden sabah indim. Müzenin açılışını beklerken şurada iki kestiriyorum. Sakın rahatsız edip dürtmeye kalkışma.Yakarım valla!" yazmak ve üzerinize asmak.

Not: Aslında bunlar benim keşke şöyle yapsaymışım deyip de yapamadığım şeyler. Ühü Ühü...

29 Haziran 2011 Çarşamba

Uyumak İstiyorum Uleyn!!!..


Bu seferki gezimin yazı konsepti tamamen kişiler üzerinden olacak sanırım. Çünkü resmen yeni tanıştığım üç tane insanı deli gibi dinledim. Hayır ne zorum vardı bende bilmiyorum ama özellikle şu son dinlediğim deli lakaplı kütahya'lı muhtar amca çok konuştu yahu.

Dinleme olayları aşama aşama yükseldi aslında. İlk kişi pek sakin bir kızdı ama yine de bir sürü okul öncesiyle alakalı şey sordu. Zira kendisi çocuk gelişimi bölümünde okuyan 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Bir ara "Abla sıkılmıyor musun? Nasıl yalnız gezebiliyorsun?" dedi. Ben de ona "yalnız gezince bak ne güzel, senin gibi bir sürü hoş insanla tanışıyorum." diyerek kompliman yaptım. Ancak ilerki zamanlarda bu söylediğim şeyden fazlasıyla pişman olabileceğimi nereden bilecektim.

İkinci konuştuğum kişi benimle bilecik'ten afyona giderken yan yana oturduğumuz ağa dizilerindeki jönler gibi bir oğlandı. Demin dinleme olayları aşama aşama yükseldi demiştim ya hah, işte bu bebe da bunun canlı örneği. Düşünsenize oturur oturmaz siz okuyor musunuz? Nerelisiniz gibi bir sürü damdan düşen sorular sordu. Hadiii, dedim içimden. İşte şimdi başlıyoruz. Uysal uysal sorularına cevap vermeye başladım.O ise deli gibi konuşmasını sürdürdü. Okuldan, üniversite'den, gelecekteki hayallerinden, den den den. Ta ki yan taraftaki adam "biraz sessiz olur musunuz? uyuyamıyorum." diyene kadar. O ara tren Eskişehir'e varana kadar bir iki saat bayağı bir başımı dinledim.(Uyudum) Sonra Eskişehir curcunası arasında ben uyanınca ve çocuğun sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi "Sen neden dışarı çıkıp hava almadın ki" diye soruşuyla birlikte, konuşmalarını iyice felsefeye bulayarak anlatmaya devam etti. Eyvah ki ne eyvah. İşin kötüsü bu çocuğun sohbeti kendini dinlettirecek kadar da güzel.Uykusuz kaldım iyi mi? Ara ara "çok konuşuyorum ben." diyor sonra konuşmasına devam ediyordu. Ben tabi üçüncü adamın varlığından daha haberdar olmadığımdan olsa gerek "yoo konuş konuş, ben dinlemeyi severirim." diyorum. Çocuk bu sefer de vatan millet sevgisi, ölüm, dünya nimetleri, askerle polisin farkı gibi nereye sündürsen oraya gidebilecek tarzda konulara kafa patlatmasın mı? Neyse onun ineceği durak geldi, indi. Ben de "oh uyuyabilirim artık." dedim. Ama meğer saltanatım bir iki dk sürecekmiş sadece. 

Muhtar amca geldi, yanıma oturdu ve bir anda hiç susmamacasına  konuştu ha konuştu. arada uyuya kaldım,  ama adam rahat bırakmamaya kararlı "sen ankaralı mıydın" diye bağırarak beni uyandırdı. Zaten ondan sonra bir daha uyutmadı. Her cümlesini en az beş kez tekrar ederek bana iki buçuk yıllık muhtarlık yaşantısında, yüksek memurlara işini yaptırmak için ne yemekler yedirdiğini, ne rakılar, biralar yuvarlattığını, ne rüşvetler yedirdiğini anlattı, büyük bir gururla(!). Bir ara galeyana gelip cüzdanından gelinlerinin, oğul ve torunların resimlerini çıkarıp gösterdi tek tek. Bir yandan da "bak kıymetini bil, herkese göstermem." diyordu. Gözümden deli gibi uyku akıyordu ama bir kere prim vermiştim işte, kaçarı yoktu sonuna kadar dinledim.

Şimdi afyon garında bu yazıyı yazıyorum ve gözlerimden felaket uyku akıyor. Otobüs kütahya'ya doğru giderken bu sefer deliksiz uyumayı planlıyorum. Kesinlikle!

Not: Tam yazıyı bu öğlen yayınlayacaktım ki otobüsüm geldi. Yetiştiremedim, şimdi yayınlıyorum.

Not2: Kahretsin, kütahya otobüsünde yanımda oturan kadın o kadar şişmandı ki hiç rahat edemedim. Bir de üstüne üstlük mızmızın tekiydi ve bana bir şeyler söyleyip duruyordu. Ama akıllandım ben. Hiç yüz vermedim.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Uzun Yoldan İzmir

Sabahtan beri program yapıp duruyorum. Hafta içinde boş kalan üç dört günümüa nasıl değerlendirebilirim diye.

Sınavlarım bitti. Mezun olmama sadece bir ders kaldı ona 18 temmuzda gireceğim. Artık mezun olamazsam da dert etmiyorum, ne bileyim. Böyle bana bu aralar bir "Amaancılık, bir boşvermecilik" geldi. Böyle salak salak Ankara'ya gitmek ve "Bizimle çalışmak ister misiniz?" diye yazan her dükkana "Evet, isterim." diye dalmak istiyorum. Gerçi ilk önce İzmir'e gitmem gerekiyor. Ama doğrusu oraya gidince hiç dışarı çıkıp dolaşmaya vaktim olmayacak. Yurtdışından amcam geliyor halamlara. Babaannem de orada zaten. İzmir'den hep beraber arabayla Ankara'ya gidilecekmiş. Zaten beni de bu yüzden çağırıyorlar. Araba'ya herkes sığamadığından çocuklar açıkta kalıyormuş. (Çocuk dediysem en küçüğü 15 yaşında.) Ve benim de görevim üç tane kuzenimle beraber sağ salim(!) Ankara'ya ulaşmakmış. Bana teşvik edici olması açısından herhalde "Merak etme tüm yol ve mola yeri masraflarınızı karşılayacağız." dediler. Valla bundan bir beş yıl öncesi için böyle bir şey deseler bozulurdum ne yalan söyleyim. Çocuk mu avutacağız diye ama şimdi hepsi de koca koca çocuklar ve çok eğlenceliler. Güle eğlene gideriz Ankara'ya herhalde.

Şimdi size anlattığım sebeplerden ötürü, dedim ki madem illaki oraya gideceğim bari dolaşa dolaşa gideyim de Ankara'daki düğün zamanında moralim yüksek olsun. (Amcamın kızı evleniyor.) Zaten Ramazan geliyor, hiç bir yere kımıldayamayacağım, en azından oralarda "Hiç bir yer gezemiyorum." diye deli deli dolanmayım değil mi. Ne yaparsınız işte, bir kere bu bünye alışmış gezenti olmaya, duramıyor yerinde.

Şöyle bir program çizdim kendime. Haydarpaşa-Bilecik-Afyon-Kütahya-Balıkesir-İzmir. Eğer saatlerdir yaptığım plana harfiyen uyabilirsem yola çıktığımın üçüncü akşamı İzmir'de oluyorum. Ki bu da demek oluyor ki tam 30 Haziran akşamı İzmir'deyim.

Şimdi sen oralarda nereleri gezeceksin diye sormayın sakın, onları bu yazıyı yazdıktan sonra düşüneceğim. Yahu sormayın hangi şehirden tren kaçta kalkıyor diyerek program hazırlamak hakikaten çok yorucu iş. Aslında daha kolay gerçekleşebilirdi ama TCDD'nin sitesi mi çökmüş nedir bir türlü açılmıyor. Haliyle sabahtan beri sürekli garlara telefonlar edip, bilgi alıp durdum. Allahım bir de nasıl gıcıklar, nasıl ilgisizler böyle, anlatamam. Ağızlarından kerpetenle alıyorsun lafları. Devlet hızlı trenle, uğraşırken keşke şu danışma ve çağrı merkezlerindeki dinozorları da revize etmeye vakit bulsaydı ya. Resmen kavga edecektim birisiyle yahu.

İstanbul'dan sabah treniyle çıkıp Bilecik'e gideceğim. Orada amacım belli. Söğüt'e gitmek. Geçen sefer gidememiştim, içimde kalmıştı. Oradan gece treniyle Afyon'a geçeceğim. Afyon'da fazla duramadan Kütahya'ya otobüsle geçip geceye kadar bu şehri gezeceğim. Ardından da yine bir gece treniyle Balıkesir. Tüm rota boyunca en sakat bölüm de burası olacak. Gece üç buçuk gibi iniyormuşsun. Haliyle hava aydınlanana kadar biraz garda oturmam gerekecek. E, aydınlanması çok uzun sürmez herhalde. (Hımm, internetten güneş saatine baksam iyi olacak.) Balıkesir'den de, danışmadaki kadının ne dediğini tam hatırlayamıyorum ya, sanırım 17-18 gibi İzmir'e giden trene bineceğim ve en sonunda ver elini İzmir!

Gezimin bir kısmını yarın üniversite sınavına giren erkek kardeşimle birlikte yapmak istiyorum ama daha ona sormadım. Şu sınav bir geçsin, psikolojisine göre bakacağız artık. Zaten erkek kardeşimle gezmek bir harika. Enerjisi, yeni yerler görme ve keşfetme isteği hiç bir zaman tükenmiyor. Yol aksiliklerinden dolayı moralini bozmadığı gibi üstüne üstlük bir ton da çözümler alternatifler üretiyor. Doğrusu şimdi gene gelse ne güzel olur. O Ankara'dan biner, ben Haydarpaşa'dan. Onunla Bilecik istasyonunda buluşuruz. Bilecik'i dip köşe bitirdikten sonra (en uzun vakti bu şehre ayırdım.) Afyon ve Kütahya'ya devam eder ardından da ben Balıkesir'e yola çıkarken o da Ankara trenine binerek eve döner.

Neyse efendim, bakalım yolda beni ne gibi maceralar bekliyor olacak?  Beni izleyin anacım. Bye! :P

20 Kasım 2010 Cumartesi

Bozüyük Bozüyük Dedikleri...

 Evet "Türkiye içinde gördüğümüz yerler" heybesine bir ilçe daha katmanın haklı huzurunu yaşıyoruz şu günlerde ve ben kanımda yeni yerler görme karıncalanmalarıyla dolanırken sizde aşağı da bizim Bozüyük maceramızı okuyun.

Bir kere bizim evde sabah erkenden bir yere gideceksek bu güne kadar asla tam vaktinde yola çıkamadık. Bu yüzden bir gün öncesinden dolmuşla on beş yirmi dakika sürecek tren garı için bir saat öncesinden yola çıkmalıyız dedim. Ee, biliyoruz yani huyumuzu. Haliyle yarım saat gecikmeli vardığımız durak sonrasında sabah sekiz trenine zor yetiştik. Allahtan valizimiz falan yoktu.

Bu aralar tcdd'yi gerçekten taktir ediyorum. Boğaziçi ekspresin vagonlarını yenilemişler, öyle rahat bir yolculuk yaptık ki sormayın. Bir kere annemi çok rahatsız eden takır tukur ray sesleri oldukça izole edilmişti ki bu beni ektra rahatlattı. Zira annemin rahatını yolculukta nedense daha fazla düşünüyorum. Ay, sormayın bir de genelde yolcuların yoğun olmadığı günlerde tren pek Ankara garında dolmaz, neredeyse boş çıkar, sincan ve polatlı'da adamakıllı dolar. Haliyle annemin "Hih, hiç kimse yok trende, başımıza bir iş gelmese bari." söylemlerine maruz kaldık. Neyse ki kendisi fazla abartamadan sincan garına varmış olduk.

Tren'de bir de yabancı bir gezgin vardi. Kucağında küçücük köpeği, bacağında eskiden rengi uçuk mavi olduğunu sandığımız, yırtık, kirden yer yer kapkara olmuş bir kot, sırtında pejmurde kırmızı ince bir mont ve kocaman, koskocaman, devasa bir sırt çantası. Bilet kontrolcüsü bu kısacık saçlı, yağlı kirli sakallı, cılız gezginin yanına yaklaştığında bir türlü anlaşamadılar. Adam türkçe bilmiyormuş, bileti de yokmuş. En son vagonun içine hitap edip "Yav, ingilizce bilen bir yok mu, bana yardım etsin de şu adamın derdi neymiş anlayalım." dedi de bizim önümüzdeki kız kalkıp biletçiyle gezgin önde o arkada ön taraftaki numarasız vagona geçtiler. Kız uzun süre dönmedi sanıyordum ya meğer ben uykuya dalmışım. Uyandığımda annemler kızın dediklerini bana anlattılar. Adamın bileti yokmuş fakat para da vermiyormuş. Ee, o zaman in demişler, inmem diye tutturmuş. Polis çağırırız demişler , polisle bir problemim yok ama bu trenden inmem allah inmem demiş, yerinden kıpırdamamış. Açıkçası aman diye geçmiştim bu olayın üzerinden ya Bozüyük'ten trene tekrar bineceğimiz zaman adamı garda tekrar görmünce işler değişti tabi. Kardeşimle dayanamadık adamın yan tarafındaki banka oturduk. Elinde koskocaman bir kitap, bacak bacak üstüne atmış, köpek yine kucağında bir yandan birasını içiyor bir yandan kitabını okuyor. Kimselere de bakmıyor. Kardeşimle uzun dakikalar ürettiğimiz fikirlere göre, biletsiz bine bine Bozüyük'e kadar gelmiş, harhalde şimdi de İstanbul'a devam edecek başka bir tren bekliyor. Zira geri dönecek olsaydı bizimle birlikte Ankara trenine binerdi. Bilmiyorum, belki de İstanbul'daki uçağına ulaşmaya çalışıyordur.

..........

Bozüyük'e indiğimizde saat bire geliyordu ve treni kaçıracağız diye kahvaltı da edemediğimizden trendeki bisküvileri saymazsak midemiz bomboştu. Gardan çıkar çıkmaz gözümüz hemen yemek yenecek yerleri taramaya başladı. Ben köfte yemeğe oturalım dediysem de tavuk dönercide karar kıldık. Böylece Bilecik il sınırları içerisinde Denizli Kokoreç'te sandiviçlerimiz yedik, ayranlarımızı içtik.

İlçe'yi maalesef sadece merkez olarak gezebildik. Zira annemin "gidelim hemen dönelim" mantığıyla aldığımız dönüş bileti akşam altıdaydı ve bir yere gitsek kesin kaçırırdık treni. Yakın olan mesire yerineyse bayram nedeniyle dolmuşlar çalışmadığı için gidemedik, yani biraz kısa ve boş bir gezi oldu. Fakat yine de ben bozüyük' ü çok sevdim. Hatta Kpss'de oradaki okulları da tercih etmeyi planlıyorum.

İlçe'de tek tarihi yapı diyebileceğimiz şey Mimar Sinan'ın eseri Kasımpaşa cami. Küçücük ama oldukça muhteşem bir yapı. İçine girince tavandaki işlemeler insanı fena halde cezbediyor. Bence sırf orayı görmek için bile gidilir oraya. Cami'ye sırtınız verdiğinizde sol tarafında muhtemelen eskiden aynı avlu içinde olan tek katlı uzun üçgen çatılı, tuğla bir yapı daha var. Bir kaç tane kapısı olan bu yapıda gasilhane, aşevi, ve okuma yeri diye yazan tabelalar vardı. Bize okuma yeri ve gasilhanenin yan yana olması hakikaten çok garip geldi ama. Ne yalan söyleyeyim güldük bayağı. Bu arada demeden geçmeyim, caminin sağ tarafında ise "Celalettin Köklü parkı" var. Çay bahçesi de diyebileceğimiz bu yerin hiç bir esprisi yok açıkçası. Yine sizi etkilemiş olmamayım ama orayı hiç beğenmedik.

Bozüyük'ün merkezinde bir kaç tane cadde olsa'da işlek, insanların piyasa yaptığı sadece tek bir cadde var. Belki de bayram nedeniyle oldukça'da kalabalık bir yer. Kafeteryalar, pastaneler, bakkallar, değişik alanda dükkanlar, daha neler neler. Caddenin bir tarafında kenarda içe doğru uzanan bir pazar yeri'de var. Bir ara orada gezeken canlı müzik yapan bir cafe'ye bile rastladık. Söyleyen kişinin sesi öyle yumuşak ve zarif bir biçimde caddeye taşıyordu ki sesi takip ede ede bulduk orayı. Üç dört katlı papatya cafe adında bir yermiş. Annem İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi şehirlerden başka pek bir yere gitmediği için Bozüyük'te böyle bir yer olacağına hakikaten çok şaşırdı. Ama işte insan bilmeyince hep başka yerleri hep köy gibi sanıyor. Neyse, müziğin izini sürerek bulduğumuz papatya cafe'de şifa niyetine bir tane bile oturacak masa olmadığından oturup da kadife sesli solistin sanatından maalesef istifade edemedik. Orada bizim gibi oturamayıp geri inen gençler de vardı bir sürü. Bunlardan bir grup kız kendi aralarında konuşurken "Ben diyorum size, Bozüyük'te hayat yok. Ondan her fırsatını bulduğumda Eskişehir'e kaçıyorum ya." dedi. (Eskişehir Bozüyük'e minibüsle sadece 45 dk uzaklıkta.) Canlı müzik yapan bir yerden çıkarken bunu söylemesi hakikaten manidar değil mi? Neyse oradan çıktık karşıda "İnci Coffee Eat" cafeye oturduk. Dışarıdan küçücük bir yer gibi dururken içeriden İstanbul'daki emsalleri kadar rahat, şirin, modern bir yerle karşılaştık. Üstüne üstlük bir o kadar da ucuz, garsonlar da oldukça saygılı. Bozüyük'e giderseniz dinlemek ve yemek yemek için mutlaka oraya gidin derim. Yalnız dikkat, Türk kahvesi bir felaket ama çayları oldukça iyi.

Bozüyük halkı sınırlı izlenimlerime göre oldukça saygılı ve seviyeli. Sokakta dolaşan grup grup gençlerden çıkardık bunu. Herkes kendi halinde geziyor. Etrafta taşkınlık yapan, çevreyi rahatsız eden kimse yok. Yalnız hakkaten ne kadar çok genç nüfüs varmış orada. Dışarıda şifa niyetine doğru dürüst bir iki tane yaşlı göremedik desek yeridir.

Evet, Bozüyük'de böyle bir yerdi işte. Gidin görün derim, benden söylemesi.

Not. Bir sonraki yazımı artık İstanbul'dan yazmış olurum. Bu gece Fatih Ekspresle İstanbul'a gidiyorum. (Evet bu sefer doğu ekspresi değil malesef. Çünkü annem "bir sefer de düzgün bir trenle git" dediği için Anadolu ekprese dahi binmeme izin vermedi. Buna kaldık. Neyse Allah'tan her bilet aldığımda ona neyle geldiğimi söylemiyorum.)

19 Kasım 2010 Cuma

Şimdi Nereye Gidiyoruz

Bu bünye bilmediği yerleri gezmekten asla yorulmayacak yemin ediyorum. Daha Bozüyük'ten geldiğimiz anda ilk düşündüğüm şey şu oldu "Eee, şimdi nereye gidiyoruz?"

Buket Uzuner'in yolda kitabındaki yolculuk yapmaktan yabanıl ve marazi bir zevk duyduğuyla alakalı yazısını okuduğumda hah! dedim, işte bende bu duygunun aynısını yaşıyorum fakat böyle güzel ifade edememiştim. Bir de erkek kardeşimle birlikte okuduk biz bu kitabı, ne zaman "Ne anlıyorsunuz şu gezmeden" diye sorsalar birbirimize bakıp "yabanıl ve marazi bir zevk duyuyoruz." deyip ardından patlatıyoruz kahkahayı. Yahu şu okul bir bitsin, bir öğretmen olayım, maaşımı alayım, yemin ediyorum en ufak bir tatil imkanında ver elini o anda nereyi daha görmemişsem.

Hani bir miras kalsa, piyangodan şu kadar para çıksa diye sorduklarında bir çok insan bir araba bir ev alırım der ya ilk önce hah, ben sadece "Oh! Artık gezmek için para sorununu da hallettik." derdim herhalde. Yahu harbiden vakit ve para sorunu olmasaydı ben bu yazıyı Ankara'da battaniyenin içinde değil bilmem hangi Anadolu şehrindeki bir otel odasında veya bir tren koltuğunda bilmem nereye giderken yazacaktım. Neyse kısmet bakarsın belki gerçekten bir gün çok param ve vaktim olur da bir gölge yolcu gibi oradan oraya yolculuk eder dururum.

Yazının başında Bozüyük'ten geldiğimizde ilk cümlem "şimdi nereye gidiyoruz?" olmuştu ya ben gelecek programı da düşündüm aslında. Şimdi net bir vakit tayin etmedim ama yer kafamda tamamen sabit. Bilecik-Söğüt'e gidip adam akıllı gidilmesi gereken her yerini ziyaret etmek. Zaten bir iki tane ayartılmaya müsait kız da var çevremde. Şöyle günü birlik gider geliriz.

Not: Aslında size Bozüyük'te neler yaptığımızı anlatacaktım ya şu duygu yoğunluğu beni farklı yönlere öyle sürükledi ki ben de bilincimi koyverdim gitti. Söz hepsi aklımda. Bir sonraki yazım Bozüyük olacak.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bayramda Nereleri Gezecek Bu Kız

Bu tatilde de "Türkiye turu fragmanı" ma bir yer daha ekleyeceğim için mutluyum huzurluyum. Evet daha önce de yaptığım gibi yine Türkiye'den bir yeri daha keşfetmenin haklı gururunu yaşıyoruz erkek kardeşimle. Bozüyük'e gideceğiz. Ve tabiki trenle. Bu sefer annemde bizimle beraber gelecek, bundan dolayı oldukça kısa bir gezi yapmak durumunda kaldık. Mesela oradan Bursa'ya geçip ertesi gece Ankara'ya gelmeyi planlıyorduk. Gölyazı'ya falan gitmeyi hayal etmiştik ya neyse artık onu da daha sonra yaparız.

Şimdi Bozüyük'te hiç birşey yok ki niye gidiyorsunuz gibi laflar duymayım hiç birinizden. Bir kere bizim amacımız her gittiğimiz yerin mutlaka güzel olması değil, oraları görmek, bilmek,tanımak. Hem amacımız eninde sonunda tüm ülkeyi gezmek olduğu için şu yer çok güzelmiş, burası felaketmiş, aman burada göze hoş gelecek hiç birşey yokmuş gibi zırvalıklarla yer seçme gibi bir lüksümüz yok. Kaldı ki böyle demeye niyetimiz de yok. Zaten güzel yerlere herkes gitmek istediği için bir yol arkadaşı bulmak konusunda hiç bir derdimiz olmaz,bu yüzden şu anda mühim olan başkalarının gezmeye değer görmediği yerleri de görebilmek.

Neyse bakmayın böyle dediğime. Tamamen bilmediğimiz bir yere gidiyoruz. Belki de çok güzeldir oralar. İnternetten birazcık araştırma yaptım, Bozüyük'ün içinde sular akan bir mesire yeri de varmış. İçimden bir ses bu gezinin çok güzel geçeceğini fısıldıyor

Bakalım artık. Bayramın ikinci günü sabah treniyle hareket edeceğiz. Ah bir de son olarak anne ile gezgin olmak ne kadar zor olacak doğrusu onu da çok merak ediyorum şu anda.

12 Kasım 2010 Cuma

Safranbolu'nda Kendini Gezgin Sanan İki Kardeş


Erkek kardeşimle kız kardeşimin düğünü sonrası en sonunda birlikte ilk gezimizi yapmıştık. Düğünden hemen sonra cuma, cumartesi günlerini Safranbolu'da geçirdik.

...............

Düğün bitip bir iki gün sonra misafirler de gittikten sonra bizde bir karıncalanmadır başladı. Bu bünyeler gezmeden, gezgin olmadan bu kaşıntının geçeceği yok. Hemen nereye gidebileceğimizi tartışmaya başladık. Para sınırlı, söyle kısa ama dolu dolu geçecek bir gezi olmalı diye düşünürken imdada sevgili arkadaşım yetişti de (bir selam çakalım) bizi safranboluyu çıtlatıverdi. Safranbolu... hmm, herkes oraya gittiğinden bahsederdi de biz bir türlü gidememiştik.

Hazırlıkları bir iki günde tamamlayıp yola çıktık. Annem çok komik kadın "Sakın oralarda kendinizi turist olarak göstermeyin." diyor. Kardeşim ondan daha komik "Anne orası zaten turist kaynıyor, nasıl göstermeyelim. Ayrıca biz turist değil gezginiz."
Bu gezgin lafı da "Orhan Kural"'ın gezginin el kitabını okuduktan sonra dilimize yapıştı. Gezi boyunca gezginin 16 raconunu değiştirip değiştirip durduk.

Yalnız yolculuk pek de iyi başlamadı. Karabük'e varmamıza yakın ileride bir otomobil yanıyordu. Yarım saat itfaiyenin gelip arabayı söndürmesini bekledik. Zaten bu gibi durumlarda ortamı az çok tahmin edersiniz. Mutlaka birileri aşağıya inip sigara yakar, izmariti tarlaya atıverir. Sonra bir anda her taraftan birileri telefona sarılıp yakınlarına son dakika gelişmelerini haber verir. Ardından da her yerden yavaş yavaş telefon zilleri duyulmaya başlar. Anlaşılan duyanlar duymayanlara haber vermiş, onlarda kaynağına danışmaya karar vermişler. Her arayana aynı bilgi verilir artık ya asıl o fenadır. Dinleye dinleye kafanız şişer. Bir iki kendini akıllı sanan yanan arabayı kameraya almaya çalışır. Sonra araba söner, yanından geçerken "Oh, içinde kimse yok denilir. Bir iki sivri zekaysa arabanın markasını anlamaya çalışır. Yola devam edilirkense kaza çoktan gündem dışına çıkmıştır bile. İnsanoğlu işte. (Bu anlattıklarımın bazılarını biz de yaptık aslında.)

Safranbolu'ya girdiğimizde üzerimizde gereksiz bir polyanna'lık vardı sanki, nereye baksak sırıtmaktan kendimizi alamıyorduk. Ama bir zaman sonra kafamız dank etti. "Burada nereleri gezilecektik yav."

Kime sorsak, kime kime, hah! Duraktaki kıza. Yahu ne denir ki şimdi. "Şu eski evler tam olarak nerede müze falan."
Kız alışkanlığın verdiği bıkkınlıkla hemen derdimizi anlayıp bize "Eski çarşı mı, fotoğraf çeke çeke gidecekseniz yürüyerek şu yoldan, dolmuşa binmek isterseniz şuradan." diye hemencecik tarif etti. ve biz ara yollardan yürüye yürüye eski çarşıya vardık.

...........

Kısa kısa safranbolu izlenimlerine geçersek;

- Eski çarşıya inerken ara yolların birinde bir tavuk gördük. daha doğrusu kardeşim gördü de "Abla bak şu tavuk ölmüş, diğerleri de hiç iplemiyor" dedi.
Tavuk ölü gibi boynunu uzatmış, kanatlarını yere sermiş, başı yana kayık öylece yatıyordu ki birden kalkıp yemlemeye başlamaz mı? meğer sıcaktan mayışıyorlarmış.

- Herhangi biriyle bir dialoğa girdin mi hemen safranbolunun yerlisinin ne kadar cimri, ne kadar hain olduğundan bahsedip duruyorlar. Garip! Fakat kimdir bu yerliler, neden ortaya çıkıp hakkını korumazlar, yoksa yerliler gitti de sadece adları mı kaldı, anlayan beri gelsin.

- Safranbolu'da "buradan daha ucuz bir lokanta" bulamazsınız diyenlere sakın inanmayın. Aklı sıra müşteri avlayacaklar.

- Komik olan bir şeyse en pahalı çayın 1 tl en ucuz çayınsa 50 krş olması. Allahım istanbulda 1 tl ye çay bul öp başına koy. Bir de hafta içi çok müşteri yok diye çay yapmıyor çoğu küçük cafe. Bazılarıysa çay isteyene çay ocağından getittirip, 50krş'a gelen çaya aracı vazifesini üstlenip müşteriye 1 tl'ye satıyor. (Bakınız "Riceeeep!" diye bağıran cafe'ci kadın.)

- Oteller müşteri kapmaya çalışıyorlar resmen. Odalarını, konaklarını gezdirip kartvizit veriyor, indirim yapacaklarını vaad ediyorlar. Hoş biz de bu konudan pek muzdarip değildik. Sonuçta o kadar yoruluyorsun ki, içeride bir su içip soluklanmak iyi oluyor.

.........

Safranbolu'yu bu kadar anlattım işte. Gerisini gidip siz görün. Muazzam bir yer. İnsanın gözü gönlü, ciğerleri açılıyor. Ve gittiğinizde sakın Bulak-Mencilis Mağarasına gitmeyi unutmayın. Türkiye'nin, yanlış hatırlamıyorsam, dördüncü büyük mağarası. Yalnız üşümeyi göze alın. İçerisi yaz kış on beş derece.