Sayfalar

insanlar ne anlamak istiyorlarsa onu anlıyorlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlar ne anlamak istiyorlarsa onu anlıyorlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2013 Salı

Otostopçunun Diyarbakır Rehberi

Bir kaç hafta önce çalıştığım köye dört gün boyunca yalnız gitmek zorunda kaldım. Köye giden herhangi bir toplu taşıma aracı olmadığından ve benim de az param olduğundan sabahları taksiye bindim. İş çıkışları ise köyden geçen arabalara otostop çektim. 

Şimdi "Köy yerinde ne otostopu, tehlikeli değil mi?" felan demeyin. Zira böyle köylük yerlerde- hele oranın memuru iseniz- gayet güvenli de, tek sorun bindiğiniz arabaları seçemiyor oluşunuz. 

Birinci gün, bindiğim araba kia'nın lüks modellerindendi. Belli, köylü zengin. Zaten kızını da Maltepe Üniversitesi'nde okutuyor, üstüne de bir sürü para döküyormuş.

Adamın ilk sorusu nereli olduğumdu. Ben "Eyvah!" dedim içimden. "Şimdi, Ankara'lı olduğumu duyunca, gelsin sıkıcı siyasi konuşmalar..." Hakikaten de öyle oldu. Başladı "Diyarbakır'ı nasıl buldunuz?"la ve devam etti. "Yok şehri yanlış tanıyormuşuz, yok burası büyük şehirmiş. Batıdakiler bura insanını hiç anlamıyormuş. vs. vs. vs." Biliyorum adam haklı ama bu şehre geldiğimden beri aynı sorularla o kadar çok muhattap oldum ki, sıkıldım yahu.

Sonra bir de şu- Ankara'yı beğenmeme- mevzuu var. Allahım, sevmiyorsan sevme de niye illa yüzüme söylemekte diretiyorsun. Bu tip adamlar şey gibi- pusuda yatıp avını bekleyen vahşi bir hayvan! Bulunca Ankara'lıyı, şak diye yapıştırıveriyorlar "Ankara hiç güzel değil!" Lan, "Diyarbakır hiç güzel değil." desem üstüme yürürsünüz ama. Cidden de bak, şuraya yazıyorum, bir Diyarbakır'lıya "Şehrini beğenmedim." derseniz başınıza geleceklerden ben sorumlu değilim.

Bir de adam harbi garipti. Hem kızının özel üniversitede okutuyor, hem de oradaki yemekhane ve yurt fiyatlarından şikayet ediyordu. Üstüne üstlük bunun sorumlusunu da devlet olarak görüyordu. Kardeşim az biraz çalışsaydı kızın da düzgün bir devlet üniversitesine gitseydi. Dicle üniversitesinin yemekhanesi bir liraymış mesela.

İkinci gün, okulun internetini tamir eden teknisyenlerin arabasıyla şehre indim. Eh bunlar "Diyarbakır'ı nasıl buldun?" sorusunda daha insaflıydılar, fazla uzatmadılar. Yalnız, yanımda oturan adamın  karnı acıkmış olacak ki, poşetinden çıkardığı kokulu peynir ve domatesi ekmeğine katıp yapıp öyle çirkin bir iştah, öyle rezil bir şapırtıyla yiyordu ki gidene kadar öğürtülerimi zor tuttum.

Üçüncü gün, eski kız öğrencilerden birinin ailesinin arabasına bindim. Bu kızla da yan yana oturduk. Allahım, kız yeni ergenliğe girmiş belli, bizim okulda eskiden çalışan öğretmenini sorup duruyor. Gidene kadar "Hocam Civan öğretmenin telefonu var mı, hocam Civan öğretmeni görüyor musunuz, hocam Civan öğretmen nasıl?" Bir yandan da telefonundan öğretmeniyle çekilmiş eski fotolarını gösteriyor. Numarayı versem kabak benim başıma patlayacak, vermesem kız başımın etini yiyecek. "Canım Civan hoca numarasını değiştirmiş, bende bilmiyorum." dedim ya, yok, o zaman da Civan'ı tanıyan Fahri öğretmeninin numarasını istiyor. 
Ay, aşık öğrenciler de hiç çekilmiyor yav.

Dördüncü günse, karşımda "Otostopta son nokta!" dedirten bir araba vardı. Şöyle ki, arabanın yolcuları; sadece kürtçe konuşan yaşlı bir kadın, bu kadının her söylediğine türkçe yanıt veren ve yanıt verme haricinde sürekli kur'an okuyan genç bir kız, arabayı adeta bir kağnı gibi süren ve hiç konuşmayan orta yaşlı bir adam ve bir 'teke'den oluşuyordu. Evet evet, yanlış okumadınız, arabanın arkasında bir teke vardı ve zaten şöför de bu yüzden arabayı yavaş kullanıyordu. Allah sizi inandırsın, gidene kadar burnumun direği kırıldı yav.

Ayakları bağlı hayvan, tümseklerden geçildikçe içli içli meliyor, bi de zaman zaman ayağa kalkmak isteyerek kafasını arabanın içine uzatıveriyordu. Kız bu zamanlarda "Ayy!" diye korkarak başını kaldırıyor, sonra da hiç bir şey olmamış gibi mırıl mırıl okumasına devam ediyordu. Ah, bir de hiç kimse benimle konuşmuyordu.

Yolculuğun sonuna doğru da sarsıntının etkisinden hayvan arabaya dışkılamasın mı? Değmeyin ahırdan farksız kokuya! Ayıp olmasın diye burnumu da büzüştüremiyorum ama nasıl daraldım, nasıl daraldım, anlatamam. En sonunda yol bitti de indim arabadan. Sonra şöyle bir derin nefes aldım, ohh!!! 

23 Şubat 2013 Cumartesi

Şarkının Ters Çağrışımı

Bu aralar bir şarkı bende anlattığının tam tersi şeyler çağrıştırıyor. Şarkıyı dinledikçe ürküyorum adeta.

Volkan konağın söylediği "Orhan Gencebay" şarkısı bu aslında. "Gurbet"

                     
Aha da şarkı bu. Bir dinleyin ve şiir bölümündeki (3. dakikadan sonra) "çünkü ben senin her yanın çiçek açmış yemişlerle dolu fidana benzeyen güzel yüzüne hasret yaşayamam" bölümünde durun. Güzel bir kadın tarifi mi şimdi bu allah aşkına?!

Benim aklımdan geçenler şunlar.

Kadının yüzünün her tarafını kara dutlar gibi benler  basmış, dallar gibi yarık yarık yara izleri dolu. Ben böyle düşündükçe sanki "Oz Büyücüsü"ndeki uzun burunlu, benli, sivri şapkalı yaşlı cadıyı görüyor gibi oluyorum. Her seferinde bırr! diye iç geçirmekten kendimi alamıyorum. Yazık la adama diyorum. Cadı büyü yapmış herhalde. O cerahatli benleri dallardaki yemişlere benzetiyor.

Acaba "Orhan Gencebay" bu şarkıyı yazarken ne düşünüyordu.

He bu arada ben neyin kafasını yaşıyorum da böyle bir şeyle uğraşıyorum, o da ayrı bir konu.

31 Aralık 2012 Pazartesi

Mavi Woswos

Komik görünüyor olmalıydım. Pantolonumda sınıfta soba yakarken kullandığım siyah yağ damlaları vardı, gülünçtüm. Fakat yoldaki her insanın bana gülmesine, arabaların sellektör yakmasına ne gerek vardı. Bir yandan işlek bir caddeden karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor, bir yandan beremin kulaklarımı fazla kapattığını düşünüyordum. Herkesin sesi birden yarıya düşmüştü zira. Önce bir adam gülerek yanımdan geçti, üzerime alınmadım. Sonra seyyar satıcı, sonra arabadaki adam. En sonundaysa sellektör yakan gri brodway. Şöförün yanındaki kızsa işaret ediyordu beni. "İşte o kız. Şu komik olan, üzerinde motor yağı lekeleri bulunan." Sinirlendim. Onlar nereden bilecek ki köy şartlarında, yoklukta, eğitim vereceğim derken soba lekeleriyle dolu olmamı.

.....

Ben böyle düşünürken kısık, çok kısık bir korna sesi geldi. Derinlerden gelmesi garip geldi önce ama sonra kafamdaki berenin kulaklarımı kapadığını hatırladım. Etafıma baktım ki ne göreyim, arkamda içinde dört tane iri adamın olduğu gök mavisi bir woswos durmuyor mu?. Meğer o insanlar, sellektör yapan araba, beni eliyle işaret eden kız hep bu yüzden yapıyormuş. Meğer yolu tıkamışım geçemiyorlarmış, meğer kulaklarım harbi kapalıymış, meğer gülmeleri başkaymış. 

Bozuldum, yanaklarım kızardı biraz. Kim ne kadar dikkat edecekti ki üç küçük yuvarlak yağ lekesine. Kenara çekilip yol verdim. Mavi woswos selam vererek ilerledi, bende karşıya geçip dolmuşa bildim. Çarşıda arkadaşlarla buluşacaktım.

11 Aralık 2011 Pazar

Bit Yoluna Gitti Niyazi


Dikkat! Bu yazı hassas insanlar üzerinde kaşıntı yan etkisi oluşturabilir. Bilginize...

Evet, geleneksel ilköğretim bit salgınına hoş geldiniz. Eğer sizde bu eğlenceli kan bağımlısı hayvan deneyimini yaşamak istiyorsanız şu taraftan, sadece izleyici olarak katılmak istiyorsanız bu taraftan geliniz. Şu tarafta bitli kafalardan oluşan bir gürüh bu tarafta ise koruyucu ve engelleyici ilaçların bulunduğu insanlar vardır.

.....

Yahu paranoyaklaşmama az kaldı. Bit görüldü okulumda. Duyduğum anda da her tarafımı bir kaşıntı tuttu. Tamam hangi birimiz ilkokulda bitlenmedik ki? Hele ben. Sınıfta Nuray diye bir kız vardı. Bitleri inlerinden bizim sınıfa hep o taşırdı. Annem bizi tertemiz yıkar, paklar ama Nuray'ın annesi onunla hiç ilgilenmediğinden ondan bizim yeni temizlenmiş kafalara hurraaa, bitler uçuşuverirdi. Ulan bir dönem çocukluk hayallerimin, sırf bu nuray ve bit ikilisi yüzünden, içine edildi. Ortaokula geldiğimde fen bilgisi öğretmeni atomların çok küçük oluşunu “bit kadar bile değil” diye anlatırken resmen ensemden sırtıma doğru bir ürperti geçerdi. Şimdi gördünüz mü, gene geldi bu pislik hayvanlar, beni buldu. Zaten hep demezler mi “istemediğin bit, pardon, ot burnunda biter.” diye.

Okulda gördüm ya hemen öğlenleyin eczaneye koştum. Çok çok uzak bir eczaneye!

- Bit şampuanı alabilir miyim?
- Hangisinden han'fendi?
- Hangisi iyiyse ondan.
- İhtimal için mi yoksa temizlenmek için mi? (Ulan millet duymadan çabucak gazete kağıdına sarıp versen olmaz sanki.)
- İhtimal için.

Böyle böyle inatla bir kaç garip soruyla beni iyice terlettikten sonra en nihayetinde verdi ilacı. Ancak eczanenin içindeki müşterilerin bana bitli kız diye baktıklarına eminim.

Ama var ya salaklık bende. Ya hu öğretmensin işte. Bebelerle sürekli yakın temasta bulunuyorsun. Ne demeye vakti zamanında bir kaç kutu alıp depolamadın ki? Böylelikle “Eyvah bana geçti mi, geçmedi mi?” nidalarındansa her hafta saçını bu şampuanla yıkarsın, bitlerden korunursun.
Bunu da ilacın prespektüsünden öğrendim zaten. Bakın cümleyi aynen buraya alıyorum.

“Koruyucu olarak, risk süresince haftada bir defa uygulanması önerilir.”

Açıkçası bence herkes her zaman risk altında olabileceğine göre, hepimizin mutlaka haftada bir bu şampuandan kullanması gerekli. Hem fiyatı da ucuz be. 5TL. Saçları da diğer şampunalar gibi yumuşacık yapıyor hem. Dur bedava reklamını da yapayım. “ANTİ-BİT Şampuan”

Ulan yıkayın işte ne olur. Otobüse biniyoruz, kafalar dip dibe. Kimin kafası temiz kimin kirli bilemezsin ki?

Not: Sparrow beni mimlemişti ama bu konuyu yazmam gerekiyordu. Bu yüzden mimi bir sonraki yazıya bıraktım :(

7 Temmuz 2011 Perşembe

Doğrudan Sorsam Ne olur Sanki

Bazen oluyor. Ara ara numarasını bilmediğim insanlar "Naber kitap gibi kız" diye mesaj yazdıklarında onların kim olduklarını sormaya utanıp "iyiyim sen nasılsın" diye cevap atmayı tercih ediyorum.  Zira diyorum ki "eğer benimle bu kadar samimi bir şekilde mesajlaşacak yetkiyi kendinde görüyorsa günlük hayatta çok iyi tanıdığım birisi olsa gerek." Ama kendimi koskoca bir riske de atmış oluyorum aslında. Çaktırmadan attığı mesajlardan onun benim neyim olduğunu çıkartabilmek riskine... Tabi işler maalesef hiç de istediğim gibi sonuçlanmıyor. Tıpkı şu vereceğim örnekte olduğu gibi.
1. Mesajlaşma

- Canım nasılsın?
- İyiyim ne olsun, pineklemece. ( Şimdi bu akrabadan biri ise pek lakayt oldu. Fakat tepki gösterirse, kim olduğunu keşfedebilirim.)
- Hmm, iyi bakalım dersler nasıl gidiyor? (Sınıftan değil, belli.)
- Eh işte, pek çalıştığım söylenemez. Sen? ( Öğrenci mi değil mi?)
- Valla ben çok çalışıyorum, yarın vizeler başlıyor. (Benimki de başlıyor. Bizim okuldan demek ki.)
- Kolay gelsin o zaman canım. tutmayım ben seni. (Sıkıldım. Hem sınıftan da değilmiş, kim olduğuna sonra bakarım.)
- Tamam canım sağ ol görüşürüz.

ikinci mesajlaşma

- Kitap gibi kız naber? (Eyvah gene aynı numara. Kız mı erkek mi, onu keşfedebilsem bari.)
- Ne olsun işte pineklemece, sen? (Aynı stil yazayım da tanımadığımı belli etmeyim.)
- Kpss çalışıyorum işte, ara verdim. (Hmm son sınıf!)
- Ee hangi şehir düşünüyorsun bakalım? (Memleketten ip ucu çıkar mı acaba?)
- Konya tabiki:) (Tara tara tara! Son sınıf konya'lı kim var?)
- Ne güzel, insallah kazanırsın memleketini (Konya'lı olduğunu kesinleştirme mesajı)
- teşekkür ederim canım. neyse görüşürüz, ben ders çalışayım. (Kız bu galiba.)

Üçüncü mesajlaşma

- Naber (Samimiyiz belli)
- iyilik senden (Bu sefer daha rahat yazacağım.)
- Ne olsun, sen de müzeyyen hocanın notları var mı diye soracaktım. ( Oha! Bizim sınıftanmış.)
- Hangi ders kuzu? (Aynı hocanın iki tane dersi var. Atağa geçtim, risk alıyorum.)
- E.K.Ö dersi canım, bilmiyor musun? (Eyvah çakılıyoruz.)
- Yok canım tabi biliyorum. Notlar ben de var kuzu. (Çamura yatma)
- Tamam onları bana getirir misin yarın? (İşte şimdi s.çtık. Soracağız el mahkum.)
- Eyvallah da şeyy, galiba telefonu değiştirdiğimden numaralar eski telefonda kalmış. Adını sorsam çok mu ayıp etmiş olurum? (Hep de aynı yalana yatılır.)
- Aşkolsun kitap gibi kız, beni nasıl hatırlamazsın, hani senle aşağı inen yürüyen merdivene tersten bilmiştik ya. (Allahım, galiba o kadar samimiymişiz(!) ki, ismi kayıtlı olmasa da onu tanımam gerekti. Bir de o değil de, ulan ben bir sürü arkadaşımla yürüyen merdivene tersten bindim yahu.)
- Şey gene hatırlamadım desem (Battı balık yan gider.)
- Zehra ben.
- Aa, zehra nasılsın? (Bu kadar heyecan yapmasa mıydım?)
- İyilik, neyse hadi görüşürüz. (Samimiyetimize(!) son nokta da böylece konmuş oldu.)

....................

Tam bir umutsuz vak'ayım değil mi? :(



29 Haziran 2011 Çarşamba

Uyumak İstiyorum Uleyn!!!..


Bu seferki gezimin yazı konsepti tamamen kişiler üzerinden olacak sanırım. Çünkü resmen yeni tanıştığım üç tane insanı deli gibi dinledim. Hayır ne zorum vardı bende bilmiyorum ama özellikle şu son dinlediğim deli lakaplı kütahya'lı muhtar amca çok konuştu yahu.

Dinleme olayları aşama aşama yükseldi aslında. İlk kişi pek sakin bir kızdı ama yine de bir sürü okul öncesiyle alakalı şey sordu. Zira kendisi çocuk gelişimi bölümünde okuyan 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Bir ara "Abla sıkılmıyor musun? Nasıl yalnız gezebiliyorsun?" dedi. Ben de ona "yalnız gezince bak ne güzel, senin gibi bir sürü hoş insanla tanışıyorum." diyerek kompliman yaptım. Ancak ilerki zamanlarda bu söylediğim şeyden fazlasıyla pişman olabileceğimi nereden bilecektim.

İkinci konuştuğum kişi benimle bilecik'ten afyona giderken yan yana oturduğumuz ağa dizilerindeki jönler gibi bir oğlandı. Demin dinleme olayları aşama aşama yükseldi demiştim ya hah, işte bu bebe da bunun canlı örneği. Düşünsenize oturur oturmaz siz okuyor musunuz? Nerelisiniz gibi bir sürü damdan düşen sorular sordu. Hadiii, dedim içimden. İşte şimdi başlıyoruz. Uysal uysal sorularına cevap vermeye başladım.O ise deli gibi konuşmasını sürdürdü. Okuldan, üniversite'den, gelecekteki hayallerinden, den den den. Ta ki yan taraftaki adam "biraz sessiz olur musunuz? uyuyamıyorum." diyene kadar. O ara tren Eskişehir'e varana kadar bir iki saat bayağı bir başımı dinledim.(Uyudum) Sonra Eskişehir curcunası arasında ben uyanınca ve çocuğun sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi "Sen neden dışarı çıkıp hava almadın ki" diye soruşuyla birlikte, konuşmalarını iyice felsefeye bulayarak anlatmaya devam etti. Eyvah ki ne eyvah. İşin kötüsü bu çocuğun sohbeti kendini dinlettirecek kadar da güzel.Uykusuz kaldım iyi mi? Ara ara "çok konuşuyorum ben." diyor sonra konuşmasına devam ediyordu. Ben tabi üçüncü adamın varlığından daha haberdar olmadığımdan olsa gerek "yoo konuş konuş, ben dinlemeyi severirim." diyorum. Çocuk bu sefer de vatan millet sevgisi, ölüm, dünya nimetleri, askerle polisin farkı gibi nereye sündürsen oraya gidebilecek tarzda konulara kafa patlatmasın mı? Neyse onun ineceği durak geldi, indi. Ben de "oh uyuyabilirim artık." dedim. Ama meğer saltanatım bir iki dk sürecekmiş sadece. 

Muhtar amca geldi, yanıma oturdu ve bir anda hiç susmamacasına  konuştu ha konuştu. arada uyuya kaldım,  ama adam rahat bırakmamaya kararlı "sen ankaralı mıydın" diye bağırarak beni uyandırdı. Zaten ondan sonra bir daha uyutmadı. Her cümlesini en az beş kez tekrar ederek bana iki buçuk yıllık muhtarlık yaşantısında, yüksek memurlara işini yaptırmak için ne yemekler yedirdiğini, ne rakılar, biralar yuvarlattığını, ne rüşvetler yedirdiğini anlattı, büyük bir gururla(!). Bir ara galeyana gelip cüzdanından gelinlerinin, oğul ve torunların resimlerini çıkarıp gösterdi tek tek. Bir yandan da "bak kıymetini bil, herkese göstermem." diyordu. Gözümden deli gibi uyku akıyordu ama bir kere prim vermiştim işte, kaçarı yoktu sonuna kadar dinledim.

Şimdi afyon garında bu yazıyı yazıyorum ve gözlerimden felaket uyku akıyor. Otobüs kütahya'ya doğru giderken bu sefer deliksiz uyumayı planlıyorum. Kesinlikle!

Not: Tam yazıyı bu öğlen yayınlayacaktım ki otobüsüm geldi. Yetiştiremedim, şimdi yayınlıyorum.

Not2: Kahretsin, kütahya otobüsünde yanımda oturan kadın o kadar şişmandı ki hiç rahat edemedim. Bir de üstüne üstlük mızmızın tekiydi ve bana bir şeyler söyleyip duruyordu. Ama akıllandım ben. Hiç yüz vermedim.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Çanta Hikayesi

Hafta sonu Moda'dan kendime çanta satın aldım. Orjinal plakları çanta şekline getirmişler satıyorlar. Tam bir tasarım harikası. Resmen iki aydır o  çantayı alabilmek için gün sayıyordum. En sonunda muradıma erince büyük bir heyecanla çantayı taşımaya başladım. Yalnız ben ne kadar çantanın çok tatlı, şirin olduğunu düşünsem de bu kadar dikkat çekeceğini hiç düşünmemiştim. İşte benim böyle ara ara saflığım tutabiliyor.

Hafta sonundan beri hergün ama hergün tanıdığım tanımadığım neredeyse herkes en az bir kere çantamla ilgilendi. Kampüsteki cafenin balık etli güzel kasiyeri, yol üstünde uğradığımız yaşlı eczacı, okuldaki hocalar, stajdaki öğretmen ve bakıcı kadınlar, banliyo trenindeki kadın, oda arkadaşlarım, okul arkadaşlarım, kütüphane arkadaşlarım;erkek, kadın... Yani beni gören çantaya bakmadan geçmiyor. Kimisi şu kadınların işine akıl sır ermez derken, kimisi senin tarzın değil ki bu diyor. Başkası ise aaa tam senin tarzın, senden başka kim takar ki bunu diyor. Elli yaşlarındaki bir hanım ablamız alet çantası sandım elindekini derken bir başkası rock müzik dinlemeyi sever misin diyor. Sanki plaklarda sadece rock müzik kayıtlı. Kimisi gotik buluyor, kimisi komik, kimisi de tam bir tasarım harikası diyor. Ancak tüm bu denilenler bir yana yolda bu çantayla yürümenin bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Ye kürküm ye hesabı çanta yüzünden bir haftadır sürekli atraksiyon yaşıyorum. Bakalım ne zaman insanların ilgileri tükenecek?

22 Ağustos 2010 Pazar

Anne Olunca Yaşlanmamız mı Gerek


Farkettim ki evlenince bazı bayanların üzerine bir ağırlık, efendime söyleyim bir olgunluk çöküyormuş ki sormayın. Yaşları adeta bir anda dört beş sayı artıyor ve yaptığı eski çılgınlıklardan "Geçliğimizde biz neydik, pehhh!" diye bahsediyorlarmış.

"Gençken ev işlerine elimi bile sürmezdim. Şimdi başa gelince yapıyorsun, sen de öyle olacaksın, demedi deme."
 (Yav hanım abla yaşın kaç pardon, aynı yaşta değil miyiz senle? Ne gençliğinden bahsediyorsun allasen.)

Haliyle benimle bu şekilde konuşan her genç anneye, yaşını sormadan, abla diyorum ya sonunda gelmez mi kocaman bir gaf.

"Şey bilmemne abla kaç doğumludunuz siz?"

"85 canım" (Bak, o kadar küçüğüm ki ondan, 'canım' la hitap ediyor bana.)

"Nee, gerçekten mi, şey ben de 85'liyim."

Zaten ondan sonra ikimizinde davetli olduğu tüm iftar boyunca ona neden abla dediğimi açıklamaya giriştim. Ne demeliydim ki gafım yenilir yutulur hale gelsin.

"Şey büyük gibi gördüm sizi" (yok olmadı)

"O kadar olgun göründünüz ki" (ııııh)

"Eşiniz 32 yaşında olunca ben şeettim." (Off, olmadı şimdi de kadını çok genç evlenmekle itham ettim.)

"Kızınızın yaşı, eee şey." (Yok bunu devam bile ettiremem, Hemen de çocuk yaptın oluyor.)

Ben böyle durumu kurtarmaya çalışırken iyice batırdığımı düşüneyim, kendini artık yaşlı gören genç anne meğer hiç alınmamış, anneme kompliman yapıyor.

"Ayy, ablacım o kadar gençsiniz ki, sizin bu kadar buyük çocuklarınızın olacağı hiç aklıma gelmezdi." 
(Bu kadar büyük?)

........

Yok kardeşim ben evlenince hiç öyle olgunluk, yaşlılık, çok görmüşlük havasına falan girmeyeceğim. Neysem o. Eski tatlı çılgınlığa devam.

13 Temmuz 2010 Salı

Bana bu adı onlar verdiler

Adımı neden "kitap gibi kız" koyduğumdan bahsedecektim değil mi? Öyleyse bodoslama konuya girelim.

madde 1. Erkekler

Ne zaman bir bebeden hoşlanayım. Onunla konuşurken konuşurken hoop, konuyu yine kitaplara kaydırıyorum. ve tabiki sıçmış bulunuyorum. Eğer bir de kitap okumuyorsa bebe,  salak gibi neden okumadığını irdeleyip tavsiyeler veriyorum ki bu da sıvama kısmına giriyor artık. Hoş, ben hala işin bundan dolayı bozulduğunu saf saf anlamıyordum aslında. Ancak
sevgili arkadaşım Gül'ün yakın arkadaşından fena halde hoşlanıyorken bu acı gerçeği anladım.bir gün bu çocukla, hep beraber üsküdara giderken oğlan birden bu semt isimlerini nereden bulup koymuşlar diye bir laf attı ortaya. Tabi ben entel kezban durur mu? Hemen birşey söylemem lazım.
"Haldun Hürel'in istanbul semtlerini anlatan bir kitabı var ondan bakabilirsin."
Höh! ukalalığın daniskası. Gül o anda "ulan kitap (kendime kısaca kitap diyeyim.) bütün işi berbat ediyorsun diye" gözlerini belerte belerte bana dönüp
 "Yahu bir kitabında yazarını hatırlama be!" deyiverdi.

Allahım bozum bozum bozuldum resmen. Dedim bir daha böyle olur olmaz yerde kitaplardan bahsetmeyeceğim.

Sonrasında  ne kadar arkadaşa sorduysam "evet kitap. kitaplardan bahsederek korkutuyorsun insanları" dediler. 
Yine de anlamamazlıktan gelip sadece sinirlendim onlara.

Allahım ben mi korkutuyormuşum. Yazık korunmaya muhtaç, kendi işini göremeyen kitaplardan mı korkuyorlarmış. peh!
Ne yani şimdi virginia woolf'un kocası gibi bir kocam olsa dediğim için mi? yoksa andre gide gibi cezayir'e gitmek istediğim için mi? korkuyorlar benden. Allah Allah ya.
 Tabi bunları derken beyin şarj etti.

Evet sanırım korkutuyordum. off, ne yapacağım şimdi. Şu hale bak yahu, meğer ben bunları söylerken bebeler yanımdan seni taktir ediyorum kitap, devam et kitap, süpersin kitap, Allah Allah deyip de geçme kitap, diye diye gerisin geri uzaklaşıveriyorlarmış benden.

madde 2. Kızlar

Adın çıktı dokuza inmez sekize hesabı ben de "ne çok kitap okuyorsun öyle" de kaldım. Halbuki olay şu: Yurtta gürültüden okuyamadığım için genellikle yolda ve kantinde kitap okuyorum. Bir de zırt pırt kitap alacak para nerde, kütüphane kullanıyorum. Eee, tabi yepyeni cillop gibi kitap nerde oralarda. Güve yenikli, kapağı kopuk eski püskü kitaplar çoğu. millet de beni bunlarla görüyor ya hemen yazıyorlar. 

"vayyy sahaftan ha." (sahaflardan nefret ederim) "kızım seviyorum seni ya ne zaman görsem kitap okuyorsun" (okul yeni açıldı ve beni ikinci defa görüyorsun.) "Vaşş, okuya okuya eskitmişsin be. (ben değil, uyuz kütüphane okuyucuları)
Oyyy oy! insanlar maalesef ne anlamak istiyorlarsa onu anlıyorlar.

madde 3. kitap yamayıcıgiller ve saz arkadaşları 

Çok okuyor diye şöhret olduk ya sağdan soldan kim varsa beğendiği, sevdiği kitabı bana okudun mu diye soruyor bu sefer de. Okumadım dediysem eğer o anda vay halime. "kitap inanamıyorum, nasıl yani,  hani sen çok okuyordun aaaaa." Sanki etrafta "ben dönyanın en gozel kitap okuyucusuyum" diye dolanıyormuşum da. Haspam, dünyada okunmadık bir tek o kitap kalmış bana trip atıyor. Kimisiyse daha beter. Resmen kızına yamamaya çalıştığı damat gibi kitaplarını yamamaya çalışıyorlar bana. Yahu illaki senin sevdiğin kitabı okumak zorunda mıyım? Ona da ukalaca bir cevap buldum artık napayım, "prensip olarak başkasından ödünç almıyorum. yalnız kütüphane" Gerçi bu bazılarında yine de işe yaramıyor maalesef. "Aşkolsun kitap, ben yabancı mıyım? okuyunca getirirsin, ne var işte" Ulan cins, üzerine ben bir su devireyim de, böyle lahana gibi bir açılsın, sen yine öyle konuşacak mısın bakalım?

Anlayacağınız dertliyim. Bana harbi harbi "kitap gibi kız" muamelesi yapıyorlar zira. Hoş, bu yazıyı yazarken farkettim de, ben de az kaşınmıyorum galiba:)