Sayfalar

adım neden kitap gibi kız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adım neden kitap gibi kız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2013 Pazar

Kitap Gibi Kız'ın Eşyaları Canlıysa...

Masamın üzerinde kutular var. Dört kardeş, üst üstte. İçi tıka basa eşyalarla dolu. Birinin içinde bolca kalem, diğerinin içinde bolca kağıt, berikinin içinde bolca sarılmış kablo, şarj aleti, ötekinin içinde bolca toka, saç lastiği vs. En köşede duruyorlar.Kutuların yanında duvara dayalı olarak sırasıyla pek kullanmadığım makyaj çantası, ilaçların bulunduğu kutu, bozuk para kutusu, ıslak mendil kutusu, yapıştırıcı kutusu ve kocaman bir kişisel bakım malzeme kutusu var. Bunlar cansız eşyalar. Bir de canlıları var.

Masam kocaman. Sağlam ve babayiğit. Sandalyenin en yakın arkadaşı. Hatta dedikoducu çöp kovasının dediğine göre sevgililer de. Mor beyaz. Sandalye mor kahverengi. Masanın altındaysa bu ilişkiye şahit kirli sepeti var. Ama laf taşımasını sevmez. Utangaç bir sepet. Sanırım içindekilerden utanıyor. Kendisini açığa çıkartmama bir türlü izin vermiyor. Kirlileri hep masanın altına eğilip almak zorunda kalıyorum. Sarı ve delikli. 

Masanın bir köşesinde mini ve taşmış çöp kovası diğer tarafında giysilerin bir bölümünü kaldıran plastik komidin. Çöp kocası utanmazın teki. İçindekileri habire dışarı püskürtüyor. Her gün onunla uğraşıyorum. Komidinse tam tersine, plastik olduğuna bakmadan bir sürü yük taşıyor. Üstüne üsttlük tam başının üstünde de yazıcıyı tutuyor. Ara ara "Ne kadar güçlüyüm!" diye düşündüğünü hisseder gibi oluyorum. Bence abarttığı kadar değil. Neyse yazıcıyı düşürmesin de... Yazıcı siyahın asilliğine inanıyor olsa gerek kartuşunu sık sık bitiriveriyor. Dolma kartuşlara sinir oluyor ama ona o kadar ihtimam gösterecek param yok. Bazen sinirlenip abuk subuk sesler çıkarsa da sağ olsun, bayağı bir yükümü çekiyor.

Masanın tam karşısında bazam, bazanın tam karşısında gardropum var. Yatağım yaylarını bana silah olarak kullanmasından beridir beni pek sevdiği söylenemez. Gerçi yatak bu, tombul insanları sevmemek doğasında var. Tabi benim de ona karşı savunma mekanizmalarım yok değil. Alez diye bir kalkan varmış onu kullanıyorum. Bayağı bir işe yarıyor. Yayın etkisini oldukça azalttı. Artık beni üzerinden atmak için ancak depremle işbirliği yapması gerek. O zamana da kim öle kim kala. Giysi dolabı beni sever sevmesine de ah bir o evden o eve taşınmasak. Biraz eskidi anlayacağınız. Kenarda küskün küskün duruyor ya uzun sürmez gene gülümseyiveririz birbirimize. Yumuşak huylu canım.

Halım şu an evde yok. Spa merkezine gönderdim. Onu, yumuşaklığını, uzun tüylerini çok özlüyorum. Tabi her şey onun iyiliği için. Garibim ayağımın altında, zalim maytlar karşısında ve hain tozlar yumağında kendinden geçmek üzereydi. Artık o paçası dizlerine kadar sıvalı, hortumlu, kıllı ve alanında uzman terapistler rehberliğinde güzel güzel yıkanacak, temizlenecek ve pir-u pak bir şekilde evinin yolunu tutacak. Halıcığıma dedim ki "Güzelce temizlen, dinlen öyle gel. Süresi mühim değil." Gideli üç dört gün oldu. Eli kulağında, her an gelebilir.

İşte yeni evimdeki eşyaların ahvali, pür-i melali.

Not1: Kitaplarım hala kolilerin içinde. Çırpınıp duruyorlar. Onları oradan kurtaracak vicdan(!) yokmuş bende. Öyle diyorlar. Sadece okuduğumu ya da kullandığımı alıp gerisin geri koyuyorum koliye.

* * *

Dostlar,
Ben gene taşındım. Bu Diyarbakır'daki üç buçuk'uncu evim. İnşallah bu sonuncu olur.

Not2: Resim temsilidir.
Not3: Osmanlıca kelimelerim hatalıysa tıkla

1 Mayıs 2011 Pazar

Yalancı Rivayetçiler

Uykucu kız beni mimlemiş. Konusuysa blog açma hikayemiz.

Aslında doğrudan hikayemi anlatmak isterdim size ama bir kaç tane rivayetçi ille de biz anlatacağız diye tutturdular. Aman ne yapayım, siz de kusura bakmayın, ilk önce onları dinleyin bari. 


Birinci rivayet: Sıcak çok sıcak bir yaz gecesiydi. Daha henüz "Kitap Gibi Kız" nickini almamış olan bu kız kara kara düşünmekteydi. Yaş gelmiş bilmem kaça, etraftaki tüm kızlar evleniyor. Bizimkiyse anca kitap okusun, başkalarının düğünlerine gelen misafirlerle ilgilensin, sıkıntıdan şişsin. Tabi her balonun bir esneme sınırı olduğu gibi kitap gibi kızın da sabrının bir sınırı vardı ve şişti şişti sonunda patladı. Patlarken de bari etinden sütünden yararlanayım deyip bu blogu açtı. 


İkinci rivayet: Ey cemaati müslimin sakın ola şu yukarıda anlatılan saçmalıklara itibar etmeyiniz. Kitap gibi kız çok rabıtalı, kendi halinde, hanim hanımcık bir kızceyizdir. Blog açmasının tek sebebiyse Dr jeykıl Mr. Hide gibi ruhunun iyiliyle kötülüğünü ayırmak içindur ki bu da elinde patlamış, kötü taraf onu ele geçirmiştir. Şu anda blogun ona emrettiklerini yapmakla meşguldür. Bu durumundan da çok muzdarip olduğundan kendini "Liberal, biraz kilolu(!), kapalı, fazla kitap okuyup her konuda kimseyi sıkmadan(!) ahkam kesen, bir de çok güzel bamya yiyen pardon pişiren biri" olarak tarif edip onu bu kötü ruhtan çekip kurtaracak pek rabıtalı bir eş aramaktadır.

Üçüncü rivayet: Ulan bu yukarıdaki rivayetçiler ne şerefsiz ne ahlaksız insanlarmış be! Kızın adını çıkaracaklar şerefsizim. Kız buraya içini dökmek, rahatlamak, dalga geçmek için gelmiş. Bunlar da yok düğünmüş, kocaymış, kötü ruh ele geçirmiş, bilmemneymiş konuşup duruyorlar. Hele şu ikinci rivayetciye ne demeli. Pislik herif utanmadan kıza bir de şişko demiş. Balık etli diyeceksin anladın mı? Anan sana eğitim vermemdi mi, ha! Ayrıca sen eğil de kendi göbek yağlarına bak be! 

Dördüncü rivayet: Tüü ireziller, edepsiz kepazeler. Siz de hiç mi utanma arlanma yok, kulakları ayaklarında çıkasice, mendeburlar sizi. Bir kere bu kitap gibi kızceğizim beni çok sever, hiç sözümden dışarı çıkmaz. Geldi geçenlerde bu yanıma. Ağlaya ağlaya "Hasibe teyzeciğim, çok mutsuzum. Kimse dinlemiyor beni." diye anlattı bana. Ben de "Oy kaşına gözüne gurban olduğum gızım. Onca okuduğun gitaplar boşa mı gitsin. Aç bir blog neyin. Yaz yaz da içi dök ferahla biraz." dedim. Gözünün çapağını yidiğim gızım beni hiç kırar mı? Açtı bir blog. Ooohh rahatlayıverdi gızceğiz.

Üçüncü rivayet: Ulan kim soktu bu hasibe karısını be! Karının attığı yalanlardan yol yapsan aya gider, şerefsizim.

Dördüncü rivayet: Bana bak üçüncü müsün nesin? Yalancı diye senin üküz babana dirler. Arlanmaz utanmaz seni!

İkinci rivayet: Ey cemaati müslümün yapmayın etmeyin. Kavga, küfür günahtır! Kitap gibi kız koca için burdadır. 
.......
...........
..........
...........
.........

Kitap Gibi Kız: Valla kavga bu şekilde devam etti, gitti. Ben ayıramadım onları. Zaten ne de meraklılarmış benim blog açma hikayemi anlatmaya. Neyse en iyisi ben anlatayım da daha fazla kafanız karışmasın.

Yaz düğünleri benim korkulu rüyamdır. Daha doğrusu yakın akraba düğünleri. İnsanın tatil olarak bir yazı var zaten. Onu da evde pinekleyerek, kitap okuyarak, sokaklarda avare avare dolaşarak gezmek istiyor. Ee, düğün zamanı bunların hiç birini yapamıyorsun.
Gördüğünüz gibi rahatını düşünen kocaman bir bencilim. Haliyle sıkıntıdan içimi dökmek için çeşitli arayışlara girdiğimde aklıma blog açma fikri geldi. İyi ki de geldi.

3 Mart 2011 Perşembe

Evet, herşeye rağmen yazmaya devam!


Yurttaki oda arkadaşımızın doğum gününü kutladık bugün. Yanda gördüğünüz üzere odanın en yaşlısı olarak muz doğruyorum. Bu da yurt-kur'un meşhur mavi masası.   Ahanda onlarda benim ellerim. Parmaklarımdaki sürüp hemen kazıyarak şekil verdiğim ojelere dikkat etmezseniz sevinirim. Öyle dışarıda dolaşmadığıma emin olabilirsiniz. Zira yurtta insanlar sıkıntıdan tuhaf tuhaf bir sürü şey yapabiliyor.


Çok fenayız biz var ya. Kızın uykusu varmış, hastaymış, kendini iyi hissediyormuş falan demeden zorla yatağından kaldırdık doğumgünü çocuğunu. O mum üflenecek başka yolu yok. Pastayı iki arkadaş gelirken getirdi bizde yemeğe kadıköydeki makarnacıda yediğimizden yemek fişlerimizle kola meyve aldık. Masayı güzelce düzenledik. Yemekhaneden bir arkadaş iki tane tabak da kaçırdı. Marketten aldığımız peki pastaya mumları diktik. Yedik içtik eğlendik. Sonra da kendi bencil zevkimizi tatmin ettikten sonra hasta kızımız geri yattı.





Ranzamın tavan kısmının resmini gösteriyorum şimdi de size. Artık kitaplarımı nereye koyacağım diye bir derdim yok. Demirlerin arasına sıkıştır yeter. Çok eğlenceli ya.



Not :Blogger tekrar mı açıldı anlamadım. Gündüz mahkeme kararıyla erişim yasaklanmıştır derken şimdi tekrar girilebiliyor. Allah allah!

23 Kasım 2010 Salı

Elim Dolu, Kolum Dolu, Oldum Renga... Rengarenk


Kadınlar canı sıkıldığında ya saçıyla oynarmış ya alışverişe çıkarmış diye bir laf vardır. Ben burada alışveriş seçeneğinin kitapçı kategorisine dahil oluyorum sanırım. Hatırlıyorum da Hacettepeyi bırakma evresinde satın aldığım Vcd-Dvd ve Kitabın haddi hesabı yoktu. Hatta bir keresinde resmen 250 tl'lik kitap aldığımı hatırlıyorum. Allahım ne fenaydı aylarca kredi kartımın taksidini ödemeye çalışmıştım.

Bu gibi durumlarda canını sıkan şey büyük ölçüde geçiyor ya geçtiği ölçüde de başka bir pürüz de ortaya çıkıyor.

“Kitapları Annen görmeden eve nasıl sokacaksın?” pürüzü.

Hacettepe zamanında kolaydı. O zamanlar hep kocaman sırt çantalarıyla dolaşırdım. Çok iyi hatırlıyorum aldığım şeylerin büyük bir kısmını çantaya tepmiş elimde üç beş kitapla sakin, bir şey sakladığımı asla belli etmeyecek şekilde durduğumu zannettiğim görünüşümle girmiştim eve. Yine çok iyi hatırlıyorum annem “Yine mi kitap aldın, evde koyacak yer kalmadı, kütüphane kullan demiyor muyum sana?” demişti de öylecene durup sırıtmıştım.

İstanbul'a giderkense annem işi iyice abartıp elime bir bilgisayar çıktısı uzatmış ve al demişti. “Bunlar istanbuldaki kütüphanelerin listesi.” (Kadın hakikaten haklıydı yahu. Kitapları yerleştireceğim diye kız kardeşimin küçücük raflarını bile işgal etmiştim. Allahtan evlendi de benim bu zulmümden kurtuldu.)

“Şimdi bayram bayram Kızılay'dan dönüşte zaten kendi evine değil, amcanlara oturmaya gideceksin, bu kitapları da sabret yarın al değil mi?” Aaa, olur mu o kitaplar alınacak. Gittim şu yazıda anlattığım sahaftan kitapları oburlukla seçtim, seçtim, seçtim. Bazen seçerken bir tereddütte kalıyorum adam “Siz rahat olun, seçin, ben size yardımcı olacağım.” diyor. Bilmiyor ki- parası da elbette sorun ama- asıl rahatsız edici olan şey aldıklarımı nasıl gizleyecek olmam. Sormayın içine minicik netbook'mu bile alacak kadar bile büyük olmayan çantama tıkıştıra tıkıştıra kitapların incelerinden bir on tane sıkıştırmayı başardım. Bu noktada kalınlık değil, sayı önemliydi zira. “Az tane aldım.” diyebilmekti asıl derdim.

Ve sonuca gelirsek amcamlara gittim, herkesin derdi başından aşkın, konuştuğu mevzularla kendinden geçmiş olduklarından benim elimdeki poşette ne olduğunu kimse sormadı, eve gelince de annem kitap sayısının azlığını görünce hiç ses çıkarmadı. Ertesi gün de bir güzel valizimi yerleştirdim. Şimdi tek sorun yarı yıl tatilinde bu kitapların zaten hep rafta oldukları süsünü düzgün verebilmek. Fakat başaracağıma eminim. :)

Not: Kızılay'a bir daha ki sefere gittiğimde sahafı görmemek için yolumu değiştireceğim. 

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kızılay'da Tek Başıma Mutlu Bir Gün

Dün sabah evden harç yatırmaya çıkıyorum diye çıktım, çıkış o çıkış. (Yok canım abartmayayım hava tam kararmamıştı eve döndüğümde.) Babaannem halbuki gelirken ekmek al diyordu. Pehh, bir geldim eve, yemeği annem ısıtmış, sofrayı kuruyorlar. Utandım tabi ama pişkinlik diz boyu. "Ooo sofrayı mı hazırladınız, valla nasıl da  acıkmışım. Anne iyi iyi ekmek de almşsın." (Yalnız, babaannem nasıl bakıyor, bilimiyorum. Bunları konuşurken hiç ondan tarafa bakamadım ki.)

..........

Evden çıkar çıkmaz ilk işim otobüs kartı almak oldu. Yok kardeşim anlayamayacağım bu Ankara'nın bilet paralarını. O kadar pahalı ki. Bir de Şimdi aktarma yerine 50krş düşüyor karttan. İyice rezil etmişler piyasayı. Hele şu öğrenci pasolarının sadece aldığın şehirde geçmesineyse çıldıracağım. Kendi mis gibi pasomla Ankara şöförlerine bu geçer mi diye sıkılarak soruyorum. Valla ailem Ankara'da diye de extra paso yaptırmakla da uğraşamam. bir paso 20 tl'ymiş. Tatiller için değmez. Bu noktada istanbul'u harbi taktir ediyorum. hem pasoları hem bilet paraları, hem aktarmaları çok ucuz. Aylık akbil de cabası.

Neyse harcı yatırmak için TEB'e gittim. Ayrıca bu vesileyle de Marmara'ya başka banka bulamadığı için teşekkür de ettim(!) O kadar az şubesi var ki bu bankanın. Olan şubelerinse doğru dürüst oturma yerleri bile yok. Hadi büyük şehirdekiler bir şekilde yatırıyorlar harçlarını ya küçük şehirdekiler ne yapsın. İstanbul'da gereksiz yere bir sürü sıraya girip öyle yatırıyorlarmış.

Öyle ya da böyle yatırdık harcı. Tek tesellim bu sene harçlara zam gelmemiş. Ah şu başkalarına bakıp da ilk üniversitemde harç kredisine başvuran kafama tüküreyim. Ne var öyle ya da böyle yatırıyormuşuz harçları işte. Şimdi işin yoksa mezun olduğunda harcını ödemeye çalış.Var ya bir atanayım, daha gelir giderlerim fazlalaşmadan bir çırpıda hepsini kapatmaya çalışacağım. Yok, borç bu bünyede arıza yapıyor. Ben arkadaşlarımdan aldıklarımı bile ödeyene kadar mide krampları geçiriyorum. Hem öyle kolay kolay borç da alamam ben. Aç gezerim, yürüyerek okula giderim daha iyi.

Bankadan çıktım güvenparka doğru yürümeye başladım. Fakat allahım o ne güzel bir kokudur öyle. Hertaraftan mis gibi simit kokuları yükseliyor. Farkettim de neredeyse iki ay oldu ben simit yemeyeli. En son kız kardeşim evlenmeden önce halam dışarıdan gelirken almıştı da o zaman burun kıvırıp yememiştim. Ama şimdi... Vallahi parfüm kokuları halt etmiş yanında. Ee, tabi onlardan satın alabilmek için para çıkartmak lazım çantadan. Biz de öyle yaptık, parayı çıkardık, alacağımızı aldık ama o da ne! Fermuar pörtlemesin mi? Allahım dedim "Son Ankara günlerim de böyle çanta tamir etmekle mi geçecekti?" Öyle de rahatına düşkünüm ki sırt çantasını tövbe elimde taşıyamam. Oturdum güvenparktaki bir duvarın üstüne, nasıl tamir ediyorum bir görseniz. Başıma güneş geçti, o kadar uğraştım, anlayın. Yalnız garip bir şey oldu. Aynı duvarın yanına gelen iki tane çevik kuvvet ellerinde bir kağıt, kendi aralarında konuşmaya başladılar. "Senin gelecek şu kadar kişin var, benim şu kadar. Arabalar ne zaman gelecek? Sen nasıl karşılayacaksın onları" daha bir ton strateji falan fıstık. Şu tamir edilecek çanta olmasaydı harbi merakıma yenilip takip ederdim onları, ne iş çeviriyor bunlar diye. Sonra da gelir izlenimlerimi bloga yazardım. Ne eğlenceli olurdu ama.

Zar zor tamir ettik çantayı. Koray mağazasından alınacak bir iki parça şeyim vardı. Tam güvenparkın karşısında. Bir koşu onları da alıp sakaryaya doğru devam ettim. Bir kaç kitapçı gezecektim. Orhan Pamuk'un yeni kitabı çıkmış yerinde inceleyip olaya el koyacacağız. Kitabın fiyatına baktım 25 tl. Höh, istanbul'a gitme arefesi alamam o kadar paraya. Öyle kitapçıdaki bir masaya oturdum. İçnden bir yazı seçip okudum. (Benim Türk Kütüphanem) Yine adamın okuduğu bir ton kitap ve azmi için ona sinir oldum. Kitabı yerine bıraktım, dışarı çıktım. Fakat bir hafiflik vardı sanki, ellerimde bir boşluk... Allah kahretsin az önce Koray'dan satın aldıklarımı kitapçıdaki masada unutmuşum. Hemen oraya geri döndüm. Oh! Neyseki hala bıraktığım yerdeymiş. Var ya unutulmuş eşya diye alsalardı oradan, içine baksalardı bir de... Yok yok, kesin isteyemezdim poşeti. Nasıl isteyim yerin dibine geçerdim.

Şimdi artık ne kaldı geriye. Tabiki Ankara'da en en en sevdiğim kitap kafeye gitmek. Orada saatlerce oturup kitapları karıştırmayı, muzlu milkshake içmeyi, yazılar yazmayı çok seviyorum. Arkadaşlarımla ya da yalnız olmak hiç farketmiyor. Yalnız başına orada oturmak hiç sıkmıyor insanı. Yok dayanamayacağım. Hemen reklamını (Kurtuba kitap kahve) yapacağım.

Şimdi orada oturacağım ama ne netbook'umu almışım yanıma, ne defterimi. Kurtuba'ya gitmeden önce kırtasiyeye uğradım. Kendime şöyle en güzel, en süslü... defter aldım demek isterdim aslında ama almadım. En basit, en ucuz, kareli, A5, tek ortalı bir ilk okul defteri aldım. Yok arkadaşım ben yazamıyorum öyle süslü defterlere. Yazım çirkin olduğundan belki de. Süslü defterler hediye edilince sinir olurum mesela. Yazamam ki ona. O öylece ya boş boş bekler ya da doğum gününü son dakikada hatırladığım bir arkadaşa hediye olur. (Laf aramızda kullanamadığım armağanları hediye ediyorum. Anneme göre hoş olmayan bir durum ya n'apayım beklesin mi öyle boş boş. Zira bir şeye değer vermek için kullanırım ben onu. Kullanamıyorsam değerini bilememişim demektir.) Neyse aldık defteri, gittik kitap kahveye oturduk. Fakat herşeyini neredeyse derste notları bile bilgisayarına tutacak olan ben, kalem tutmayı öyle yadırgadım ki anlatamam. Yazılarım zaten kargacık burgacık. Herhalde geri dönsem ben bile ne yazdığımı okuyamam. O kadar tarihe gömdüm onları yani. Ama olsun hiç yoktan iyidir.

Dönüşte sakarya caddesinde engelliler yararına kurulmuş olan standların yanına tamamen açıkta bir sahaf kurulmuş. Bilmiyorum belki de hep oradaydı ama uzun süredir Ankara'da olmayan olsa da çıkıp da ne var ne yok diye gezemeyen biri için yeni sayılır. Normalde sahaflardan pek hazzetmem. O da bir zaafım yüzünden aslında. Koltukları, masaları olan bir kitapçıda ya da kütüphanede eşelenirken ilgimi çeken kitapları alır oracıkta okumaya başlarım. O daracık dükkanlara tozlarıyla birlikte istiflenmiş kitaplarda eşelenirkense ilgimi çeken ne var ne yoksa satın alıyor, sonra da bütün paramı oralara döküyor, üstüne üstlükse zaten yer kalmayan kitaplığıma onları tıkıştırmak zorunda kalıyorum. Bundan dolayı sahafların sokağına bile uğramakta oldukça temkinliyim. Fakat bu sefer o kadar ortalıktaydı ki kitaplar o tarafa savrulmadan edemedim. Hemen de üç tane kitap alıverdim. Hiç samet ağaoğlu okumamıştım. bir tane onun öykü kitabını. Ve sonra tabiki aşklarımdan iki yazar "Anrde gide- isesbelle" ve Oscar willde nin hayatından bir kesit sunan biyografik bir roman "Peter Ackroyd- Oscar Wilde'nin Son Vasiyeti" Üç kitap 11 tl tutuyordu 10 lira olur dedi satıcı. Şimdi siz satıcı bir lira indirdi diye benim çok mutlu olmama gülersininiz. Ama ne bileyim çocuk gibi seviniyorum azıcık ucuza alınca kitapları. Marmara'yı kazandığımda annem elime İstanbul'daki devlet kütüphanelerinin adreslerinin yazılı olduğu bir liste tutuşturmuştu. "Kızım kitap alıp durma, koyacak yer kalmadı, kütüphane kullan." demeyi de ihmal etmemişti. Ehh, sanırım hala bu laf yüzünden kitap alırken hep bir tereddüt yaşıyorum içimde. (Az önce pahalı diye orhan Pamuk'un kitabını almamıştım değil mi? Ah ben yok muyum)

Evet bir gün de böylece bitti.

Not: Yazdıklarıma yorum geldiğinde deli gibi mutlu oluyorum. Siz de öyle misiniz? Ama bu aralar mutlu olmakla birlikte gelen yorumları cevaplayamıyorum. Ne bileyim basiretim bağlanıyor sanki, karşılığında yazacak hiç bir birşey bulamıyorum. Öyle bakıyorum melül melül, kuzu gibi.
Yorumları cevaplayamamak gizli depresyon belirtisini mi acep? 

13 Temmuz 2010 Salı

Bana bu adı onlar verdiler

Adımı neden "kitap gibi kız" koyduğumdan bahsedecektim değil mi? Öyleyse bodoslama konuya girelim.

madde 1. Erkekler

Ne zaman bir bebeden hoşlanayım. Onunla konuşurken konuşurken hoop, konuyu yine kitaplara kaydırıyorum. ve tabiki sıçmış bulunuyorum. Eğer bir de kitap okumuyorsa bebe,  salak gibi neden okumadığını irdeleyip tavsiyeler veriyorum ki bu da sıvama kısmına giriyor artık. Hoş, ben hala işin bundan dolayı bozulduğunu saf saf anlamıyordum aslında. Ancak
sevgili arkadaşım Gül'ün yakın arkadaşından fena halde hoşlanıyorken bu acı gerçeği anladım.bir gün bu çocukla, hep beraber üsküdara giderken oğlan birden bu semt isimlerini nereden bulup koymuşlar diye bir laf attı ortaya. Tabi ben entel kezban durur mu? Hemen birşey söylemem lazım.
"Haldun Hürel'in istanbul semtlerini anlatan bir kitabı var ondan bakabilirsin."
Höh! ukalalığın daniskası. Gül o anda "ulan kitap (kendime kısaca kitap diyeyim.) bütün işi berbat ediyorsun diye" gözlerini belerte belerte bana dönüp
 "Yahu bir kitabında yazarını hatırlama be!" deyiverdi.

Allahım bozum bozum bozuldum resmen. Dedim bir daha böyle olur olmaz yerde kitaplardan bahsetmeyeceğim.

Sonrasında  ne kadar arkadaşa sorduysam "evet kitap. kitaplardan bahsederek korkutuyorsun insanları" dediler. 
Yine de anlamamazlıktan gelip sadece sinirlendim onlara.

Allahım ben mi korkutuyormuşum. Yazık korunmaya muhtaç, kendi işini göremeyen kitaplardan mı korkuyorlarmış. peh!
Ne yani şimdi virginia woolf'un kocası gibi bir kocam olsa dediğim için mi? yoksa andre gide gibi cezayir'e gitmek istediğim için mi? korkuyorlar benden. Allah Allah ya.
 Tabi bunları derken beyin şarj etti.

Evet sanırım korkutuyordum. off, ne yapacağım şimdi. Şu hale bak yahu, meğer ben bunları söylerken bebeler yanımdan seni taktir ediyorum kitap, devam et kitap, süpersin kitap, Allah Allah deyip de geçme kitap, diye diye gerisin geri uzaklaşıveriyorlarmış benden.

madde 2. Kızlar

Adın çıktı dokuza inmez sekize hesabı ben de "ne çok kitap okuyorsun öyle" de kaldım. Halbuki olay şu: Yurtta gürültüden okuyamadığım için genellikle yolda ve kantinde kitap okuyorum. Bir de zırt pırt kitap alacak para nerde, kütüphane kullanıyorum. Eee, tabi yepyeni cillop gibi kitap nerde oralarda. Güve yenikli, kapağı kopuk eski püskü kitaplar çoğu. millet de beni bunlarla görüyor ya hemen yazıyorlar. 

"vayyy sahaftan ha." (sahaflardan nefret ederim) "kızım seviyorum seni ya ne zaman görsem kitap okuyorsun" (okul yeni açıldı ve beni ikinci defa görüyorsun.) "Vaşş, okuya okuya eskitmişsin be. (ben değil, uyuz kütüphane okuyucuları)
Oyyy oy! insanlar maalesef ne anlamak istiyorlarsa onu anlıyorlar.

madde 3. kitap yamayıcıgiller ve saz arkadaşları 

Çok okuyor diye şöhret olduk ya sağdan soldan kim varsa beğendiği, sevdiği kitabı bana okudun mu diye soruyor bu sefer de. Okumadım dediysem eğer o anda vay halime. "kitap inanamıyorum, nasıl yani,  hani sen çok okuyordun aaaaa." Sanki etrafta "ben dönyanın en gozel kitap okuyucusuyum" diye dolanıyormuşum da. Haspam, dünyada okunmadık bir tek o kitap kalmış bana trip atıyor. Kimisiyse daha beter. Resmen kızına yamamaya çalıştığı damat gibi kitaplarını yamamaya çalışıyorlar bana. Yahu illaki senin sevdiğin kitabı okumak zorunda mıyım? Ona da ukalaca bir cevap buldum artık napayım, "prensip olarak başkasından ödünç almıyorum. yalnız kütüphane" Gerçi bu bazılarında yine de işe yaramıyor maalesef. "Aşkolsun kitap, ben yabancı mıyım? okuyunca getirirsin, ne var işte" Ulan cins, üzerine ben bir su devireyim de, böyle lahana gibi bir açılsın, sen yine öyle konuşacak mısın bakalım?

Anlayacağınız dertliyim. Bana harbi harbi "kitap gibi kız" muamelesi yapıyorlar zira. Hoş, bu yazıyı yazarken farkettim de, ben de az kaşınmıyorum galiba:)