Sayfalar

kütüphane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kütüphane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kısa... Kısa... 6

- Bir kütüphanenin arşivini ne zaman övsem hep tip tip yüzüme bakıyorlar. Beğenmediğimdeyse  "aaa olur mu?" diyorlar. Çünkü benim için güzel halk kütüphanesi demek artık basılmayan eski klasiklerin o kütüphanede bulunması demek. Yoksa güncel kitaplar kitapçılarda zaten var. Düşünsenize rafları gezerken France'nin bir daha asla çevrilip basılmamış bir edebi eleştiri kitabını buluyorsunuz.

- Bu aralar yüzük hastası oldum resmen. Nerede bijuteri görsem içeri dalıp yüzüklere bakıyorum. Hali hazırda beş tane yüzük takarken hala boş olan parmaklarım için hayıflanıp duruyorum. Anlayın artık.

- Yok kardeşim ben kendi reklamımı yapamıyorum. Edirne'de sanat tarihi okuyan bir kız yaptıklarını öyle bir anlatıyor ki sanki dünyayın sanat anlayışında en çok onun parmağı var. Hey yavrum hey, kız höyük gezisi yapacakmış. Bir de sana zaten bildiğin yunan tanrılarını sen hiç bir şey bilmiyormuşsun gibi anlatmıyor mu?  Doğrusu karşımda böylesine kendi reklamını yapan insanların yanında içimden kendi yaptıklarımdan, yapacaklarımdan bahsetmek gelmiyor. Sanki ben anlatırsam onun seviyesine inecekmişim gibi kendimi ondan garip bir şekilde üstün görüyorum. (Ama bakın yanlış anlaşılmasın. Sırf hava atmak, reklamını yapmak için söyleyenlerden bahsediyorum. Yoksa valla da billa da rahatsız olmam dinlemekten. Hatta hoşuma bile gider.)

- İnsan'ın samimi arkadaşlarından biri erkek'se neden diğer insanlar bu arkadaşın yaptığı her hareket altında öküz buzağı ilişkisi arıyorlar anlamıyorum. Sen arkadaşını ne yaptı diye merak etmez misin, bir derdi olduğunda hemen yanına koşmaz mısın, ara ara özlemez misin, ailenden arkadaşlarından bahsetmez misin, bir konu hakkında telefonda uzun uzun konuşmaz mısın, ihtiyacın olduğunda yardımını istemez misin? Yani bu arkadaş erkek olunca mı iş değişiyor?
İnsanlarsa işte böyle her şeyin altında bir çapanoğlu bulup bizim kafamızı bulandırmasa iyi olacak. Hayır sonradan sonraya "Acaba şu hareketim yanlış anlaşılır mı?" diye kendi kendine vehme kapılıyorsun olan arkadaşlığına oluyor.
Lütfen herkes kendi aklını kendine saklasın!

7 Aralık 2010 Salı

Ödüllü Kısa... Kısa...

Cuma günü annem geldi. Kız kardeşimle birlikte büyük adaya gittik. Ahanda yanda gördüğünüz fotoğraf da adalar vapurunda çektiğim ayaklarım. Biz annemi şuraya gidelim, buraya gidelim diye adanın iç kısmına doğru gezdirirken annem en sonunda patladı. "Kızım ben buraya deniz görmeye geldim, ev görmeye değil." Doğrusu kaç yıldır burada olduğumdan içerideki insanların denize hasret kaldığını unutmuşum. Halbuki eskileri hatırlıyorum da pikniğe falan giderken yolda minicik bir su birikintisi görsek hemen aşağı inip önüde fotoğraf çektirirdik. Hatta anneannemin gecekondusunun yakınlarında pis suların oluşturduğu gölümsü şeyde kurbağalar çıkmaya başlamıştı da "aaa!" diye heyecanla izlemiştik. Şimdi de eski hasretliğimizi unutmuş anneme "anne şöyle müze var, böyle saray var, akşam şu tiyatro var." deyip duruyoruz. Kadın deniz istiyor deniz!

................

Hastayım. Üşütmüşüm. Cumartesi günü arkadaşıma üzerimde incecik bir tunik ve pantolonla gidip de ertesi gün havalar bir anda soğuyunca kaldım mı dımdızlak. Kadıköy'de oturan arkadaşlarımdan çıktıktan sonra kardeşime gidecektim. Onun evi de öyle yerdeymiş ki trenden indikten sonra yirmi dakika yürüyorsun. Yani aslında normalde o kadar uzak değildi de incecik kumaşın içine içine giren rüzgarla yol hakikaten bitmek bilmedi. Peki sonuç... Karnım ağrıyor, öksürüyorum, boğazımda garip kekremsi bir tat var.

...............

Dün geçen sene gönüllü çalıştığım kütüphaneye kitap almaya gittim. Uzun süredir onları ziyaret etmiyordum. İnsanın bıraktığı şeyleri aynı eskisi gibi bulması ne kadar güzel bir şeymiş. Beni nerdesin sen diye öyle kızarak karşıladılar ki "Tamam ben vefasızın tekiyim" dedim artık. "ne deseniz haklısınız." Güya kitapları alıp hemen gidecektim iki saat'e yakın kaldım orada. Son dakika dedikoduları, insanların hayatında olan değişiklikler, yeni gelen çalışanı tanıştırma, başlanılan kurslar, düşünülen projeler, gıcık liseli okuyucular... kendimi bir ara sanki hala orada çalışıyormuş gibi hissettim.

...............


Beni NK ve life ödüllendirmiş. Ödüllerini daha yeni cevaplayabildim. Özür diliyorum. life'ye link koyamadım, zira bana ödülü verdikten sonra blogunu kapamış :(

4 Kasım 2010 Perşembe

Anormallere Bayılıyorum


Hacettepe'li hezeyanlarımı saymazsak ilk defa tatilde bir sürü ödev yapacağım. Öncelikle pazartesine kadar ulusal tez merkezinden bulduğum tezlerin özetini çıkaracak ardından ALES'e çalışmaya devam edecek, pazartesiyse (inşaallah) ufak bir Ankara kaçamağı sonrasında Hacettepe, Ankara ve Gazi üniversitelerinin kütüphanesine gidip internette yayınlanmayan tezlerini inceleyeceğim. He bir de milli kütüphaneye gideceğim. Aslında bir değil iki ders için araştırma yapmam gerekiyor. Anne-Baba eğitimi dersi hocamız "Bilimsel araştırmalar dersi aldığınıza göre bu dersin ödevini bilisel makale şeklinde yazmalısınız." diyince zaten en tırt ödev için bile bir sürü ciddi araştırmaya giren grup arkadaşlarımın bu sefer etekleri harbi harbi tutuştu. Bu demek oluyor ki onca litaratür taradıktan sonra konuyla alakalı en az elli kişiye anket doldurtup onları değerlendirmemiz de gerekiyor.  İtiraf etmeliyim, bu sefer böyle araştırmalarla uğraşmak çok eğlendirecek beni . Belki de eski okulumu ziyaret edecek olduğum için ya da Gazi'nin çok güzel bir kütüphanesi olduğunu duyduğum için bilmiyorum. Belki de hiç birisi değil sadece sonunda Ankara'da boş boş oturmak yerine bir şeyler yapacağım için olacak bu. Ama n'apayım içinde eğlenmediğim hiç bir şey yapmayı sevmiyorum ben. (Misal konforlu şehirler arası otobüs yolculukları. Iyykk!)

Şimdi eğlence ile kütüphaneyi nasıl yakıştırdığımı merak ediyor olabilir bazılarınız. Hemen belirteyim ben de dahil düzenli kütüphane kullanıcıların neredeyse hiç biri normal değil. Ve ben normal olmayan insanları izlemekten son derece keyif alıyorum. (İstisnalar kaideyi bozmaz.)

Örneğin şu anki okulumda sırf bu yüzden drama, eğitim felsefesi, psikoloji derslerinin hocalarıyla eğitici materyaller hazırladığımız atölyenin ve şu anki staj yaptığım sınıfın hocalarını çok seviyorum. Onlarla konuşmak çok eğlenceli. Bayılıyorum onlara.

Bir de benim hem samimi hemde ödevlerde grup arkadaşı olduğum arkadaşlarım var. Dört çatlak kız! Birincisi aklına her takılan konu için ulusal tez merkezine bakan, ikincisi Hindistan'la alakalı her şeyi araştıran, gittiği tiyatro oyunlarını çok iyi eleştiren, üçüncüsü sürekli garip ve anarşik fikirleriyle siyaseti sorgulayan, dördüncüsüyse biz garip dört arkadaşını anaç mı anaç kollarıyla sarmalayan tatlı ve tek evli arkadaşımız. (Hey, ne oluyor bana. Ankara'ya gelir gelmez hemen onları özlemeye mi başladım yoksa.)

Son olarak bu kadar anormali saymışken anneannemi es geçmek olmaz değil mi? :)

Not: Anormal şeylerden bahsederken hep "kime göre, neye göre sorunu" yla da karşı karşıya kalıyorum ya bunu "BANA GÖRE" ifadesiyle belirginleştirsem iyi olacak.

Not2: Blog yazılarını google reader'dan okuyorum ve an itibariyle 596 tane okumamış olduğum yazı var. İstanbul'da biraz üşengeç oluyorum galiba. Neyse kendime ödev: Bütün yazıların hepsini okuyup bitireceğim.

23 Eylül 2010 Perşembe

Akbilin Dayanılmaz Hafifliği

İnsan boş olunca ne sıra beklemekten, ne sürekli yürümekten ne de bir milyoncuda tuzluk seçerken seni esir alan yaşlı kadından rahatsız oluyormuş.

Boşum bu aralar bomboş. Derslere sadece arada kaçınılmaz yapacağım devamsızlıklar için gidiyorum. Yoksa ilk haftadan nerde bizde derse başlayacak hoca. Hatta bazıları gelmiyor üstüne üstlük, tenezzül edip, bölüm sekreterini arayıp gelmeyeceğini söylemiyor bile. Öyle bir sınıf arkadaşlarım da var ki kimse dersi düşürme taraftarı değil. Bir saat kös kös oturup hocayı beklediğimizi bilirim. Hatta hocayı aramaya bile çıkıyorlar, anlayın. Sormayın bir o kadar dersten sıkılırız, bir o kadar da ders işleme meraklısıyızdır biz. Dört yılda ancak mı anladın diyeceksiniz ya en sonunda anladım ki bunun sebebi onca yol geldik “ders boş mu geçsin?” mantığıymış. Bir yerde haklılar ama yine de empati duvarımı bunlara karşı set çekmeyi uygun buluyorum. Zira ne güzel ders boş geçerse kampüsteki kütüphaneye gidebilir ve yeni gelen dergileri okuyabilirim. Biliyor musunuz bazen bazı dergileri sadece benim okuduğuma dair bir vahme kapılıyorum. Başka zaman aynı dergiyi okumak için gittiğimde onu bıraktığım gibi bulabiliyorum. Neyse bu da gereksiz bir bilgi olarak kalsn.

Ordan oraya atlayarak yazıyorum değil mi? Mazur görün, aklımda o kadar çok ve birbirinden farklı konular var ki onların hepsi aynı anda beynimin içine hücum edince hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Hatta ben aslında Bugünkü hasanpaşa'daki akbil sırasından bahsedecektim.

........

Bir akbil sırası bu kadar mı hastane sırasına benzer yahu. Öğrenci belgemi okuldan alıp oraya vardığımda saat 10'u geçmişti ve önümde 100 den fazla kişi vardı. Neyse allahtan o arada bir arkadaş gelip de “Benim dersim yok, senin belgelerini de veririm” demese dersimi daha ilk haftadan asmış olacaktım. (Hoş hoca gelmedi ders iptal oldu.)

Ders onbir buçuktaydı, birlikte hasanpaşa börekçisine oturup kır pidesi ve kürt böreği yedik. Küçücük, dışarıdan oldukça köhne bir havası olan bu yerin meğer ürünleri ne kadar lezzetliymiş. Herhalde görüntüden çok lezzete ihtimam göstermişler. Neyse aramızda mekan ve böreklerin lezzetleri hakkında yorum yapa yapa önümüzdekileri yedikten sonra benim kalkma vaktim geldi. Çıkarken az kalsın unutacak olduğum akbil parasını arkadaşa vereyim derken almadı parayı benden. Ben vermek için ısrar ettikçe “Lütfen, benden olsun, bir kere olsun senin için bir şey yapayım” deyip durdu. Kaldı ki oturduğun yerin çay parası benden olsun demiyor, bu tamamen başka bir şey. Uff, kendimi öyle minnet altında kalmış gibi hissediyorum ki anlatamam. Zaten aslında bu evli, çok parası olan, çalışan arkadaşların yanında parasal konu mevzu bahis olduğunda onlardan uzak duracaksın. Zira o anda kendi öğrenciliklerini unutup “olsun sende öğrencisin” deyip duruyorlar. Gönüllü çalıştığım kütüphanedeki memurlarda böyleydi. Aylık akbilimin olduğunu bağıra bağıra söylemek zorunda kalıyorum. Yoksa birlikte bindiğimiz otobüsün parasını ödemek istiyorlardı. Hatta bir iki kere de ödediler bile. Sinir olurum böyle parası illaki benden olsun diyenlere. Ne bileyim annen, baban, amcan, erkek arkadaşın değil ki ısmarlasın, senin yerine ödesinler. Annem işyerindeki empati seminerinde öğrenmiş. Bir arkadaşına sürekli hediye alıp, onun yerine ödemeleri sen yaparsan onu minnet altında bırakıp arkadaşlığını tehlikeye sokabilirmişsin. (Buna benzer birşeydi işte)

Neyse kız benim belgelerimi veremedi ama. Çünkü aslında önümüzde yüz kişi değil yediyüz kişi varmiş. Sıra numaraları 600 den sonra başa dönüyormuş. Biz de başa döndükten sonra almışız. Beni aradı eve gitmesi gerekiyormuş.Benim dersim boştu zaten okuldan çıkmıştım yapacak hiçbir işimde yoktu. "Ver ben senin belgelerini veririm." dedim. Ama bu arada parayı da zorla belgenin arasına koymayı unutmadı. “Lütfen bak ben vereceğim demiştim.” dedi. Sonra da ne cevap vereceğimi beklemeden konuyu değiştirip bir şeyler daha söyledi ve gitti. (uff ya)

Zaten önümde bir sürü kişi olacaktı, ben de aheste aheste Hasanpaşa'ya doğru yollandım. Eski bir arkadaşımı yolda görünce mutlulukla yok kenarında onunla uzun uzun sohbet ettim. Ne de olsa boş boş beklemek vardı ucunda. Sonra artık öğleni geçtiği için bir börekçiye attım kendimi yine. Karnımı doyurdum. Bilgisayarımı açıp dünkü yazdığım yazıyı hiç acele etmeden düzenleyip yayınladım. Birkaç blog okudum, çay içtim. Müşteriler sürekli değişti ben hala aynıydım. En sonunda yeterince oturduğuma kanaat getirip akbil yerine gittim. Hoş keşke biraz daha oturup fazladan bir çay içseydim daha iyi olacakmış. O kadar oyalandım önümde hala yaklaşık ikiyüz kişi vardı. (sağdan yaklaşık)

Bir de öyle bir yer ki orası, demir kapısından geçerken güvenlik görevlisine kimlik niyetine sabah aldığın numarayı göstererek gidiyorsun. Dedim ki sıra numaram var. Yok illa göstereceksin. La havle çektik, çantayı karışırıp buldum da gösterip geçtim.

İçeriye binbir güçlükle girdim bir sıra bulup otudum. Yakınımda bir kadın iki gençle sohbet ediyor.  Ay ama öyle rahatsız edici konuşuyor ki sormayın. Kadın sanki forrest gump'un türkiye şubesi. Hayat hikayesini özellikle de kızlarını anlatıp duruyor. O kalabalıkta bir gider ki bu konu da yani. Sormayın yanındaki gençler öyle sıkılıyordu ki o arada sırayla ilgili onlara bir şey sormam gerektiğinde bana "kurtar bizi bu kadından der gibi" baktılar. Daha sonra yanına oturan kızla oğlana ise kızlarıyla alakalı konulara devam ederken oğlan yeter ki gitsin yanımdan der gibi kadına önlerden sıra buldu resmen, olaya bak.

Vel hasılı kelam akbil belgelerimi sonunda verdim. Ama alabildin mi diye soracak olursanız hayır taa pazartesiye verebileceklermiş.

Not: Bu yazıyı dün yazdım ama birden ne olduğunu anlamadığım bir biçimde internetim gidince, bu sabah yayınlayabildim.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kızılay'da Tek Başıma Mutlu Bir Gün

Dün sabah evden harç yatırmaya çıkıyorum diye çıktım, çıkış o çıkış. (Yok canım abartmayayım hava tam kararmamıştı eve döndüğümde.) Babaannem halbuki gelirken ekmek al diyordu. Pehh, bir geldim eve, yemeği annem ısıtmış, sofrayı kuruyorlar. Utandım tabi ama pişkinlik diz boyu. "Ooo sofrayı mı hazırladınız, valla nasıl da  acıkmışım. Anne iyi iyi ekmek de almşsın." (Yalnız, babaannem nasıl bakıyor, bilimiyorum. Bunları konuşurken hiç ondan tarafa bakamadım ki.)

..........

Evden çıkar çıkmaz ilk işim otobüs kartı almak oldu. Yok kardeşim anlayamayacağım bu Ankara'nın bilet paralarını. O kadar pahalı ki. Bir de Şimdi aktarma yerine 50krş düşüyor karttan. İyice rezil etmişler piyasayı. Hele şu öğrenci pasolarının sadece aldığın şehirde geçmesineyse çıldıracağım. Kendi mis gibi pasomla Ankara şöförlerine bu geçer mi diye sıkılarak soruyorum. Valla ailem Ankara'da diye de extra paso yaptırmakla da uğraşamam. bir paso 20 tl'ymiş. Tatiller için değmez. Bu noktada istanbul'u harbi taktir ediyorum. hem pasoları hem bilet paraları, hem aktarmaları çok ucuz. Aylık akbil de cabası.

Neyse harcı yatırmak için TEB'e gittim. Ayrıca bu vesileyle de Marmara'ya başka banka bulamadığı için teşekkür de ettim(!) O kadar az şubesi var ki bu bankanın. Olan şubelerinse doğru dürüst oturma yerleri bile yok. Hadi büyük şehirdekiler bir şekilde yatırıyorlar harçlarını ya küçük şehirdekiler ne yapsın. İstanbul'da gereksiz yere bir sürü sıraya girip öyle yatırıyorlarmış.

Öyle ya da böyle yatırdık harcı. Tek tesellim bu sene harçlara zam gelmemiş. Ah şu başkalarına bakıp da ilk üniversitemde harç kredisine başvuran kafama tüküreyim. Ne var öyle ya da böyle yatırıyormuşuz harçları işte. Şimdi işin yoksa mezun olduğunda harcını ödemeye çalış.Var ya bir atanayım, daha gelir giderlerim fazlalaşmadan bir çırpıda hepsini kapatmaya çalışacağım. Yok, borç bu bünyede arıza yapıyor. Ben arkadaşlarımdan aldıklarımı bile ödeyene kadar mide krampları geçiriyorum. Hem öyle kolay kolay borç da alamam ben. Aç gezerim, yürüyerek okula giderim daha iyi.

Bankadan çıktım güvenparka doğru yürümeye başladım. Fakat allahım o ne güzel bir kokudur öyle. Hertaraftan mis gibi simit kokuları yükseliyor. Farkettim de neredeyse iki ay oldu ben simit yemeyeli. En son kız kardeşim evlenmeden önce halam dışarıdan gelirken almıştı da o zaman burun kıvırıp yememiştim. Ama şimdi... Vallahi parfüm kokuları halt etmiş yanında. Ee, tabi onlardan satın alabilmek için para çıkartmak lazım çantadan. Biz de öyle yaptık, parayı çıkardık, alacağımızı aldık ama o da ne! Fermuar pörtlemesin mi? Allahım dedim "Son Ankara günlerim de böyle çanta tamir etmekle mi geçecekti?" Öyle de rahatına düşkünüm ki sırt çantasını tövbe elimde taşıyamam. Oturdum güvenparktaki bir duvarın üstüne, nasıl tamir ediyorum bir görseniz. Başıma güneş geçti, o kadar uğraştım, anlayın. Yalnız garip bir şey oldu. Aynı duvarın yanına gelen iki tane çevik kuvvet ellerinde bir kağıt, kendi aralarında konuşmaya başladılar. "Senin gelecek şu kadar kişin var, benim şu kadar. Arabalar ne zaman gelecek? Sen nasıl karşılayacaksın onları" daha bir ton strateji falan fıstık. Şu tamir edilecek çanta olmasaydı harbi merakıma yenilip takip ederdim onları, ne iş çeviriyor bunlar diye. Sonra da gelir izlenimlerimi bloga yazardım. Ne eğlenceli olurdu ama.

Zar zor tamir ettik çantayı. Koray mağazasından alınacak bir iki parça şeyim vardı. Tam güvenparkın karşısında. Bir koşu onları da alıp sakaryaya doğru devam ettim. Bir kaç kitapçı gezecektim. Orhan Pamuk'un yeni kitabı çıkmış yerinde inceleyip olaya el koyacacağız. Kitabın fiyatına baktım 25 tl. Höh, istanbul'a gitme arefesi alamam o kadar paraya. Öyle kitapçıdaki bir masaya oturdum. İçnden bir yazı seçip okudum. (Benim Türk Kütüphanem) Yine adamın okuduğu bir ton kitap ve azmi için ona sinir oldum. Kitabı yerine bıraktım, dışarı çıktım. Fakat bir hafiflik vardı sanki, ellerimde bir boşluk... Allah kahretsin az önce Koray'dan satın aldıklarımı kitapçıdaki masada unutmuşum. Hemen oraya geri döndüm. Oh! Neyseki hala bıraktığım yerdeymiş. Var ya unutulmuş eşya diye alsalardı oradan, içine baksalardı bir de... Yok yok, kesin isteyemezdim poşeti. Nasıl isteyim yerin dibine geçerdim.

Şimdi artık ne kaldı geriye. Tabiki Ankara'da en en en sevdiğim kitap kafeye gitmek. Orada saatlerce oturup kitapları karıştırmayı, muzlu milkshake içmeyi, yazılar yazmayı çok seviyorum. Arkadaşlarımla ya da yalnız olmak hiç farketmiyor. Yalnız başına orada oturmak hiç sıkmıyor insanı. Yok dayanamayacağım. Hemen reklamını (Kurtuba kitap kahve) yapacağım.

Şimdi orada oturacağım ama ne netbook'umu almışım yanıma, ne defterimi. Kurtuba'ya gitmeden önce kırtasiyeye uğradım. Kendime şöyle en güzel, en süslü... defter aldım demek isterdim aslında ama almadım. En basit, en ucuz, kareli, A5, tek ortalı bir ilk okul defteri aldım. Yok arkadaşım ben yazamıyorum öyle süslü defterlere. Yazım çirkin olduğundan belki de. Süslü defterler hediye edilince sinir olurum mesela. Yazamam ki ona. O öylece ya boş boş bekler ya da doğum gününü son dakikada hatırladığım bir arkadaşa hediye olur. (Laf aramızda kullanamadığım armağanları hediye ediyorum. Anneme göre hoş olmayan bir durum ya n'apayım beklesin mi öyle boş boş. Zira bir şeye değer vermek için kullanırım ben onu. Kullanamıyorsam değerini bilememişim demektir.) Neyse aldık defteri, gittik kitap kahveye oturduk. Fakat herşeyini neredeyse derste notları bile bilgisayarına tutacak olan ben, kalem tutmayı öyle yadırgadım ki anlatamam. Yazılarım zaten kargacık burgacık. Herhalde geri dönsem ben bile ne yazdığımı okuyamam. O kadar tarihe gömdüm onları yani. Ama olsun hiç yoktan iyidir.

Dönüşte sakarya caddesinde engelliler yararına kurulmuş olan standların yanına tamamen açıkta bir sahaf kurulmuş. Bilmiyorum belki de hep oradaydı ama uzun süredir Ankara'da olmayan olsa da çıkıp da ne var ne yok diye gezemeyen biri için yeni sayılır. Normalde sahaflardan pek hazzetmem. O da bir zaafım yüzünden aslında. Koltukları, masaları olan bir kitapçıda ya da kütüphanede eşelenirken ilgimi çeken kitapları alır oracıkta okumaya başlarım. O daracık dükkanlara tozlarıyla birlikte istiflenmiş kitaplarda eşelenirkense ilgimi çeken ne var ne yoksa satın alıyor, sonra da bütün paramı oralara döküyor, üstüne üstlükse zaten yer kalmayan kitaplığıma onları tıkıştırmak zorunda kalıyorum. Bundan dolayı sahafların sokağına bile uğramakta oldukça temkinliyim. Fakat bu sefer o kadar ortalıktaydı ki kitaplar o tarafa savrulmadan edemedim. Hemen de üç tane kitap alıverdim. Hiç samet ağaoğlu okumamıştım. bir tane onun öykü kitabını. Ve sonra tabiki aşklarımdan iki yazar "Anrde gide- isesbelle" ve Oscar willde nin hayatından bir kesit sunan biyografik bir roman "Peter Ackroyd- Oscar Wilde'nin Son Vasiyeti" Üç kitap 11 tl tutuyordu 10 lira olur dedi satıcı. Şimdi siz satıcı bir lira indirdi diye benim çok mutlu olmama gülersininiz. Ama ne bileyim çocuk gibi seviniyorum azıcık ucuza alınca kitapları. Marmara'yı kazandığımda annem elime İstanbul'daki devlet kütüphanelerinin adreslerinin yazılı olduğu bir liste tutuşturmuştu. "Kızım kitap alıp durma, koyacak yer kalmadı, kütüphane kullan." demeyi de ihmal etmemişti. Ehh, sanırım hala bu laf yüzünden kitap alırken hep bir tereddüt yaşıyorum içimde. (Az önce pahalı diye orhan Pamuk'un kitabını almamıştım değil mi? Ah ben yok muyum)

Evet bir gün de böylece bitti.

Not: Yazdıklarıma yorum geldiğinde deli gibi mutlu oluyorum. Siz de öyle misiniz? Ama bu aralar mutlu olmakla birlikte gelen yorumları cevaplayamıyorum. Ne bileyim basiretim bağlanıyor sanki, karşılığında yazacak hiç bir birşey bulamıyorum. Öyle bakıyorum melül melül, kuzu gibi.
Yorumları cevaplayamamak gizli depresyon belirtisini mi acep?