Sayfalar

ders dertleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ders dertleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2016 Perşembe

İyi Öğretmen, Kötü Öğretmen

Bir gün biri gelip de bana "Nasıl iyi bir ana sınıfı öğretmeni olurum?" diye sorsa, ona vereceğim tek cevap "Dersine gir!" olurdu. Zira gözlemlerime göre ana sınıfı öğretmenleri maşallah güzel eğitimler almışlar okullarından. Ağızlarını açsalar çocuk eğitiminden bir bahsederler ki sen "Vay anasını! Ne süper öğretmen dersin." Hem bunların bir çoğunun sınıfına gir, gene aynen "Vay anasını!" dersin. Hatta belki kendi öğretmenliğini sorgulayacak kadar. Evet,  bu dönemki okulumda ben de kendimi iyi öğretmen değil miyim diye uzun uzun sorguladım. Zaten ne zaman biri çıkıp uzun uzun kendini, eğitim anlayışını övse, hep aynı duyguya kapılıyorum. "Ben iyi değil miyim acaba?" (Bak bunlar hep depresyon yatkınlığı işte.) Bir de olayıma bakın, veliler gelip teşekkür ediyorlar.
"Hocam, çocuğum güle oynaya geliyor. Sabahları okula gideceğiz dediğimde hemen kalkıyor." diyorlar.
Sonra "Çocuğum asosyaldi. Hiç arkadaş edinemezdi. Şimdi bir sürü arkadaşı var, okulu, sizi çok seviyor." diyorlar.
Birkaç tane ilginç velim dışında sürekli çocukların beni sevdiğini anlatıyorlar. İyi huylar kazandıklarını, bir sürü şey öğrettiğimi söyleyip duruyorlar. Ve ben hala iyi öğretmen değilim galiba diye vesveselenip duruyorum. He bu arda ben okul sınırları içerisinde kendi kendimi övmüyorum. Ne yapayım öyle yetiştirilmişiz. reklam falan yapamıyorum ben. "İşimiz bu, sonuçta maaş alıyoruz." deyip yoluma devam ediyorum.

Fakat dönem sonuna doğru saçmaladığımın farkına vardım. Bir kere okulun anaokulu bölümü dedikodudan, fesatlıktan kaynıyormuş da haberim yok. Yahu bunlar iki gruba ayrılmışlar. Stajyeri, kadrolusu, ücretlisi topu birden karşı karşıya düşmüşler, Kimse birbirini beğenmiyor. kötü olduklarını düşünüyor. Müdür yardımcısı birine bir şey dese gururum da gururum diye ortalıklarda dolanıyor da benim ruhum duymuyor. Zira ben o arada sınıfımda oluyorum. Çocuklarla ilgileniyor, velilerin çocukları hakkında sorularını yanıtlıyorum sabırla. Bu arada farkediyorum ki iki grup da bana haklı olanların kendileri olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Da niye bana, yahu bi gidin işinize.

Hepsi iyi öğretmen aslında. Tek bazıları derslerine girmeyi becerse.

Aslında genel olarak, stajyerlere, yardımcı öğretmenlere sınıf bırakmak gibi bir olayları var anasınıfı öğretmenlerinin. Hatta bu o kadar kanıksanmış ki kimse de "hocam ders vakti ne arıyorsun dışarıda?" diye sormuyor. Hatta sorsa suçlu durumuna düşecek. "Zaten bizim teneffüs hakkımız yok da, bir nefes alamayacakmışız da." falan da filan da. Kimse nefes alma demiyor zaten. Ama unutma ki diğer öğretmenlerin de teneffüsü 10 dk, öyle eline çay kahve alıp saatlerce dedikodu yapacak kadar değil.

Şimdi bu yazdıklarım size fazla üstü kapalı gelmiş olabilir. En iyisi bu kadar harfi neden tuşladığımı anlatayım.

Karne haftasında ben iyi öğretmenim diye dolaşan, sürekli başka öğretmenlerin eğitim anlayışlarını beğenmeyip onları kötü diye yaftalayan ve bunun için her an idarecilerle iyi geçinmeye çalışan bir öğretmenin derse bile doğru dürüst girmediğini keşfettim. Ve "iyi öğretmen" imajının zedelenmemesi için zaman zaman gözünü bile kırpmadan ortamı mikserlemeye çalıştığını. Bu yüzdenmiş gruplara ayrılmalar falan. Bir taraf mikser, diğer tarafsa kendini korumaya çalışan. Daha da ilginç olanıysa mikser olanın beni etkisi altına almaya çalışırken her seferinde objektif yorumlarımla onu püskürttüğümde, biraz daha bana uzak durduğunu görmek.


Not: Bu yazıyı yazarken aklıma eskilerden bir anı geldi.

Üçüncü sınıftaki stajımda iki arkadaş bir sınıfa giriyorduk. Dersine girdiğimiz öğretmen biz gelir gelmez, hemen sınıfı bırakıp çıkıyordu. Biz de artık ilk tecrübemiz, kör topal bir şeyler yapmaya çalışıyorduk ama doğrusu o öğretmen hakkındaki düşüncelerimiz hiç de iyi değildi. Derse girmezdi, ya da kenarda put gibi otururdu. Gün boyu bize hiç bir şey söylemez ama bizimle hiç muhattap olmadan gözleriyle tedirgin etmekte de üstüne yoktu. Kadına sinir oluyorduk. Ama bir gün vücudumuzla ilgili bir konu anlatacağı tuttu. Ağzımız açık kaldı. Mükemmel bir sınıf yönetimi. Çocuklara müthiş bir ilgi alaka. O an kadına sinirimiz nefrete dönüştü. Sonuçta biz onun rehberliği için gelmiştik staja. Ve kadın bizi bunlardan mahrum bırakmıştı. O benim için hala kötü öğretmendir. Öğrencilerini iki tecrübesiz stajyere bıraktığı için.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Ders Çalışmak Öyle Sıkıcı Bir Şey Ki İnsana Şiir Bile Yazdırtır


Bu yazıyı taslaklarımı karıştırırken buldum. Artık ne düşündüysem yayınlamamışım. Geride kalan öğrenciliğimden bir yazı olsun bu da. Hadi şimdi okuyun lütfen
.
***

Dün gece KPSS'ye çalışıyordum. Ama ders çalışmak gerçekten bana göre değil. acayip sıkılıyorum. Hatta sıkıntımı alsın diye zaten yapabildiğim geometri sorularını bile çözdüm bana mısın demedi. Ben de yazı yazmaya başladım. Baktım içim o kadar dolmuş ki bu öyle sıradan yazıyla atlatılabilcek bir şey değil. Sonra aklıma şiir yazmak geldi. İlham gelmeden şiir yazmaya çalışmak gibi tuhaf, aptalca bir şey yapmaya başladım anlayacağınız. Zaten hayatımda elle tutulabilir topu topu bir şiir yazmıştım. O da babamın ölüm yıl dönümündeydi zaten. Neyse dört beş mısrayı yazdım öylesine ama yok, ilham öyle benim şiir yazdığımı görüp arkamdan koşturmuyor maalesef.


Ben böyle olmuyor olmuyor diye kendimle cebelleşip dururken "Aaa!" dedim. Aklıma birşey geldiğinden değil tabi telefon çalıyordu ondan. Baktım arkadaşım. Hemen müsait misin diye sordu açar açmaz. Evet dedim, üsteledi aynı soruyu bir kaç kez. Zaten müsait misin cümlesini ne kadar bastırarak soruyorsa o kadar uzun konuşmak istiyordur bu arkadaşım. Öyle de oldu. Bir saatten fazla konuştuk. Sonra telefonu kapattım baktım bir mesaj. Başka bir arkadaşım acil konuşalım diye mesaj atmış. Onu da aradım. Oldu mu sana toplam bir buçuk saat. Artık aklımda ne şiir vardı ne ders.

Etüt'e geri döndüm eşyalarımı toplayıp yatakhaneye dönecektim ki yarım kalan şiiri gördüm. Dur dedim bir kez daha deneyeyim. Yazdım bu sefer kolayca biliyor musunuz?

Yahu ben insan hikayeleri dinlemeyi seviyorum. Çoğu insanın kafası kazan olur dinlemekten. Bense karakter heybeme bir sürü kişinin dolduğunu düşünürüm. İnsanları dinlerken onları tekrar tekrar keşfederim. Mutlu olurum. Hem doğrudan değil ama insanların anlattıkları zihnimin gerisinde bir yerlerde yer ettikçe vakti zamanı geldiğinde onlar bir şekilde bana yazılarımda yardımcı olmuş oluyorlar. Yahu rahatlıyorum be! Galiba bu yüzden öykü ve roman okumayı seviyorum ben.

Neyse fazla uzatmayım. Sonuçta şair değilim. Pek kendime de güvenmiyorum ya yine de yayınlayım dedim.

Diyalog

Dedim:
   Zihnimi doldurma
   Doldurma hayatımı
   Kabul et!
   Yoruyorsun.

Dedi: 
   Çöldeki kaktüs gibi yalnızım.
   Gövdesindeki su kadar boşum.

Dedim:
   Değilsin.
   Kaktüs su dolu
   Sen de hayat dolusun.
   Ama tavus kuşu gibi için.
   Kabarıyor, batırıyorsun.

Dedi: 
   Rahatlatıyorsun beni.

Dedim: 
   Yoruyorsun, anlamıyorsun.

Dedi:
   Yoruyorum, anlıyorum.
   Fakat, kabul et.
   Seni seviyorum!

***

Not: İnsan hikayeleri dinlemeyi o zamanlar seviyorum demiştim ama dinlediğim onca tuhaf hikayeden sonra artık sevmiyorum galiba.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Erkek Kardeşim Ders Çalışıyormuş!

İzmir'den pazartesi günü nihayet Ankara'ya gelebildim ya beni kötü bir sürpriz bekliyormuş meğerse. Erkek kardeşim dersanesinden bir kaç arkadaşını eve çağırmış güya kendi kendilerine ders çalışacaklar. Anneme sormuş "gelebilirler mi, ama bak evde sadece biz olacağız." diye. annem de tamam demiş. Ancak farketmemiş ki erkek kardeşimin programı benim İzmir'den geldiğim günle çakışıyor. Bir de üstüne kız kardeşim de benimle aynı gün İstanbul'dan çıkıp gelmez mi? Resmen cuma'ya kadar annem ve kız kardeşimle alt kattaki anneannemlerin misafir odasında ev içinde ev olduk.

Neyse cuma günü neden sonra arkadaşları gitti de eve girebildik. Aslında girmekte biraz zorlandık diyebilirim. Ev resmen savaş alanıydı. Mutfakta dizi dizi bulaşıklar, salondaki yemek masasında yenmiş ama hala kaldırılmamış bir sofra, oturma orasındaki kuruyemiş kabukları, her tarafta üstü açık yatak ve çorap, parfüm, erkek teri, ve havasızlıktan müteşekkil bir koku. Şahsen o anda bir kez daha burnumun iyi koku alamamasına şükrettim.

Kaşıklıkta ne kaşık, çatal kalmış ne de bıçak. Neredeyse bütün tabak, kase ve tencereler bulaşık gibiydi. Düşünsenize raftaki tüm bardaklar bulaşık olduğundan son kolalarını dondurma kupalarında içmişler. 

Ara ara kız kardeşim yukarı çıkıp gerçekten çalışıp çalışmadıklarını kontrol etti, hakikaten de çalışıyorlarmış. Tamam helali hoş olsun ama bu kadar da etraf dağıtılmaz ki canım. Valla daha makyaj kısmı bitti. Asıl temizliği yarın yapacağım.

Yok yok benim imtihanım bu. Temizleyeceğiz el mahkum! Neyse allahtan bulaşık makinesi var :)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Utanıyorum: Dört Ayak Üstüne Düştüm


Sahnede yine "araştırma projesi dersi"... Hoca "pazartesi bilmem şu saatte toplantı var." diye panoya yazı asmış. Ben bu yazıyı dört beş gün önce okumuştum ya ne bileyim aklımdan çıkıp gitmiş. Dün gece hatırlayınca, dedim eyvah ne yapacağım ben. Elde ne makale var ne de tez. İşin daha da vahimi ertesi gün başka bir dersten sunumum var ve benim slayt hazırlamam, konuyu okumam lazım. Bu arada yarın için giyecek bir tane bile giysim kalmamış, bir iki parça elimde onları da yıkamam gerekiyor. Anlayacağınız iki ayağım bir pabuca girmiş durumda.

Neyse dedim artık hoca kızacaksa kızsın. Toplantıya gitmezsem daha kötü oluyor. Zira hoca arkandan "sınıfta kalacak bu." diye konuşmaya başlıyor ki fena. Bilgisayardan sunumumu hazırladım, giysilerimi yıkadım. Yattım uyudum. Sabah da kalkıp okula gittim.

Sormayın derste, arada, bulduğum her aralıkta nette litaratür araştırıp durdum. Zaten daha öncelerinde bir çok üniversitenin eğitim dergisini taradığımdan bakacak yer de kalmamış. Ara tara bir tanecik makale buldum milli eğitimin dergisinden. Üç tane de meğer çok önceden bilgisayara indirdiğim tez varmış. Baktım onları hocaya sunmamıştım, hepsini flash diske attım, sonra doğru çıktılarını almaya.

Bulduğum şeyleri okumaya bile vakit bulamadım, çıktıları alıp sınıfa gittiğimde toplantının başlamasına sadece dakikalar vardı. Yalnızca şöyle bir bakabildim kağıtlara. O da hoca bunlar ne dediğinde dut yemiş bülbül gibi kalmamak için.

Vakit geldi, hoca sınıfa girdi ama derste bir tek ben vardım. kadın nasıl sinirlendi görmelisiniz. Gelmeyenlere saymaya başladı, "Bu gelmeyenler bu şekilde geçebileceklerini sanıyorsa aldanıyorlar." dedi. Yalnız onca öfkenin arasında bana, geldiğime dair, imza attırmayı da unutmadı. Sonra geldi benim bulduklarıma baktı, inceledi. Meğer şuncacık bulduğum makale ve tezler tam da hocanın istediği gibi değil miymiş. Allahım resmen içimin yağları eridi. Kadın yanımda olmasa kacaman bir oh be koyverirdim herhalde.

Bir yirme dakika kadar sonra grupdaki diğer kızlar gelse de atı alan çoktan Üsküdar'ı geçmişti bile. O kadar seçmelisinde derse katıldığım halde beni tanımayan hoca bu sefer adımı yoklama kağıdından öğrenmiş "kitap gibi kız'ın da dediği gibi... kitap gibi kız'a da söyledim... kitap gibi kız'la siz gelmeden tartıştığımıza göre... kitap gibi kız sordu..." diye diye nedeyse her cümlesine benim ismimle başladı ve bu arada anlattıklarını sürekli bana bakarak anlattı. Bir de gelen kızların hiç biri yeni bir araştırmayla gelmemiş. Bir de bana geldi mi oradan da bir puan daha.

Vel hasılı kelam resmen Allah yüzüme baktı da, resmen dört ayak üstüne düştüm. Yalnız bununla birlikte içimi bir utanmadır almadı değil. Sonuçta bu günkü toplantı için kadının düşündüğü gibi bir efor sarfetmememiştim. Bundan dolayı şimdi oturup eşşek gibi araştırma yapacağım. Vicdanımı rahatlatmam lazım anlayacağınız.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kısa... Kısa... 4

- O kadar trene methiyeler düzdüm ama sanmayın ki beğenmediğim yönleri hiç yok.

Bir kere vagonlarda priz olması o ekspresin pahalılıyla değil tamamen tesadüfe bağlı. Bunun yüzünden dün yazımı zar zor yayınlayabildim mesela. Yayınladıktan hemen sonra da şarjı bitti garibimin. İnanın abartmıyorum bir keresinde Anadolu ekspresiyle Ankara'ya gelirken bacaklarımı biraz açmak için vagonlar arasında yürüyüşe çıkmıştım, bazı vagonların prizinin olduğunu bazılarınınsa olmadığını görmüş, iyice sinir olmuştum. Anlayacağınız bu priz olayına takmış durumdayım.

Ayrıca neden inatla hep bir saat gecikmeli Ankara'ya varan güney ekspresinin varış saatini düzeltmiyorlar onu da anlayamıyorum. (Aaa, durun durun! Ben tcdd'ye bir mail atayım. Çok ilgililer hemen cevap veriyorlar.)

- Son sınıftayım, ilk defa valizimle sınava gittim. Hatta o da yetmedi sınavdan sonra valizimle staja gidip, "Stajdan sonra kocaya mı kaçacaksın ne bu hal?" esprilerine de maruz kaldım.
Olay şu aslında. Bilimsel araştırmalar dersi hocasının panodaki "pazartesi saat bir de toplantıya gelmeyen devamsızlıktan kalacaktır." notuyla karşılaşınca benim staj da pazartesiden salıya alındı. Tamam ana sınıfına öğleden sonra gitmem gerekiyordu ama sabah da sınav vardı, hem trene de akşam altı buçuk gibi binecektim. Ee, haliyle ben de kaba bavulumla önce sınava sonra da staja gittim. Allahtan okul pendik garına yakın, tren de pendikten yolcu alıyor da, paydos saatinden sonra rahat rahat gara gidebildim. Ama felaket yorulduğum için eve gelince öğlen bire kadar uyumuşum.

- Ankara'ya geldiğimi tam olarak sabah dolmuşa binerken valizime yardım etmek yerine yolcuların kös kös oflayıp puflamalarından anladım. Oysa İstanbul'da valizi neredeyse hiç indirip bindirmene fırsat vermez, hemen yardım ederler. (Demem o ki, bu yazıyı okuyanlar Ankara'lı arkadaşlar, bakmayın öyle bön bön, koşup yardım edin. Şu ön yargıyı bir kıralım artık yahu.)

1 Kasım 2010 Pazartesi

Ukalayım EveT


İlk okuduğum üniversiteyi bir kenara bırakırsak eğitim hayatım boyunca sürekli dört ayak üstüne düştüğümü düşünüyorum. Yapmadığım ödevler bu zamana kadar hiç başıma dert açmadı mesela. Hep bir şey oldu o gün. Ya hoca gelmedi ya da ödev verdiğini unuttu veya da yapmayanlara şartsız koşulsuz ekstra vakit verdi. Yahut da ben ödevlerimi, sunumlarımı son dakikada hazırladığım halde çok güzel hazırladığımı belirtip kocaman aferinler verip beni sınıfa örnek gösterdiler. (Matematik öğretimi dersi hariç.)

Aslında bu giriş cümlelerinin şimdi yazacağım şeyle uzaktan yakında alakası yok. "Ee niye yazdın o zaman" derseniz verecek cevabım da yok."

.........

Birşey farkettim, insanlar internetten tez, bilimsel makale araştırmayı bilmiyorlar. Yani aslında biliyorlar da kolay arama yöntemlerinin hiç birini kullanmadıklarından gereksiz bir sürü vakit kaybediyorlar. Benim bir sabah sadece iki saatimi ayırıp bulduğum, konuyla alakalı beş tane tez için onlar günlerini harcamış oluyorlar. Bazen gereksiz yere bulduklarını baştan sona okuyorlarmış gibime geliyor. Ne bileyim konu araştırmalarının ilk başlarında teknik bellidir örneğin. Bulduğun tez ve makalelerin özet ve anahtar kelime bölümlerine bakıp seninle alakalı mı diye bakarsın, sonra da hocayla bilgi alışverişi için sonuç ve öneriler kısımlarını okursun. Ayrıca ulasal tez merkezinde de hızlı arayabilmek için tezlerin yayınlanmış kısacık özet bölümlerini okursun. Artık ondan sonra da konu yavaş yavaş şekillendikçe derine dalar ve kapsamlı araştıma yapmaya başlarsın. Anlayacağınız biz hala başındayız araştımanın.

Şimdi "Kitap gibi kız, neden bunları yazdın?" diye sormayın. Napayım son sınıfa gelip de hala "internetten nasıl  daha kolay araştırma yapılır" ı bilmiyorlar, sonra da napacaz napacaz diye kıvranıyor, beni de sinir ediyorlar.

.............

Uff, çok ukalayım bu aralar. Neyse ki yarın akşam Ankara'ya gidiyorum. Oh be!

28 Ekim 2010 Perşembe

Geldik yine hikayenin başına.


Ankara'ya gidiyorum. Koskoca iki haftalık vize günlerinde benim sadece bir tane vizem var. Gerisi ödev, sunum, staj. Tek vizemin olduğu 2 kasım akşamı trenle Ankara'ya gidiyorum. Bayramdan sonraysa yine İstanbul. Hem bu sefer Ankara'nın tadını daha çok çıkarırım diye düşünüyorum. Zira bu sefer kalabalık yok, düğün yok, "nereye gidiyorsun" diye soran insanlar yok, evde doğru düzgün kimse olmadığı için doğru düzgün bayram temizliği de yok. Şehir ve ben sadece.

Doğrusu ilk defa bu kadar çok sıkıldım İstanbul'da. Öyle bir son sınıf programı hazırlamışlar ki ortada ders yok. Olan üç beş kolay dersse zırt pırt iptal olup duruyor. Kendimi okula sadece kantinde arkadaşlarla oturmak için gidiyormuş gibi hissediyorum. Cumartesi gittiğim seminerler bile okul boşluğunu doldurmaya etmiyor. Örneğin bu hafta resmen üç tane kitap bitirdim. Okumak bu aralar benim için sadece daha fazla canımın sıkılmasını engellemek için yaptığım bir eyleme dönüştü. Gündemdense hepten uzak düştüm. Gazete okumuyor, haber sitelerini takip etmiyorum. Neler olup neler bittiğiyle alakalı tüm bilgilerimi siyaset manyağı iki samimi arkadaşımla odada sürekli gazete okuyan kıza borçluyum. Anlayacağınız onlara hangi haber kayda değer geliyorsa benimde kulağıma o bilgiler değiyor. Ancak Ankara'da bana ne oluyorsa bir anda gündemde ne var ne yok takip etmeye başlıyorum. Yani anlayacağınız kürkçü dükkanımı özledim.

Neyse bu kadar yetsin. Doğrusu ranza üstünde, etrafta insanlar sürekli konuşurken ancak bu kadar kafamı toplayabiliyorum. 

18 Ekim 2010 Pazartesi

RezilLiklerim ve MiM

"Bir gün içinde sevdiklerimiz için yaptığımız şeylerin neler olduğu"yla alakalı bir  konuyla Pixilated Bitch beni mimlemiş.  

İtiraf edeyim etrafta insanlar sürekli birbirini mimlerken bir hüzün kaplardı içimi. "Beni de mimleyen olacak mı acaba? Uzaktan çok mu ukala gözüküyorum da ondan mı mimlemiyorlar beni." gibi aptalca düşüncelere bile kapılıyordum ki sonunda birisi, sağ olsun, bu salakça iç konuşmalarımı duymuş da mimlemiş beni.

Şimdi yaptığım şeylere ve rezilliklerime geçeyim isterseniz.

Malum eğitim fakülteliyiz ya haliyle dersler genelde hep bizim yaptığımız sunumlarla ilerliyor. Bugünkü sunum yapan grubun da maşallah lafı sakız gibi uzatan bir elemanı vardı. Sormayın, güya sunumlar sınıfla birlikte tartışılacak, konuşmak istiyorsun bir türlü sözü bırakmıyor ki insana. Herkesin elleri havada, öyle malak gibi. Hocayı hiç sormayın zaten, böyle tartışmalar söz konusu olduğunda zevkten dört köşe kadın. Aman, işte tartışma mevzu "sınıf öğretmenleri anasınıfı öğretmenlerinden ne ister?" gibi bir konu. Kimisi diyor ki "ben istediğim gibi çocuğu serbest yetiştiririm, ertesi seneki öğretmen oryantasyonda çocuğa istediği esnekliği sağlamak zorunda.", kimisi "hayır masada oturtmayı öğretmeliyiz, o zaman suç bizde olur." diyor, kimse lafından dönmüyor. Bir de anlamıyorum bu kızları, insanlar her seferinde aynı düşünceleri farklı farklı ifade edip her seferinde birbirinden farksız yargılarda bulunuyorlar. Lafı uzatan kızsa cabası. En sonunda sınıf öğretmenliğinde çift ana dal yapan şirin bir kız söz alabildi de uzlaşmacı düzgün bir yargı ortaya konulabildi. Yalnız yok, kimse tatmin olmamış hala konuşmaya devam ediyor. Ben de lastik kız konuşmadan önce nasıl deli gibi elimi sallıyorum, nasıl konuşmaya çalışıyorum, bu başlarsa susmaz diye. Kız sanki benim onun hakkındaki düşüncelerimi okumuş gibi bana misilleme yaparcasına "Dur ben bir konuşmamı bitireyim, sen devam edersin." deyip duryor. Yahu diyorum "Benimki basit bir şey, kısacık neden ifade etmeme izin vermiyorsun?" Allem etti kallem etti, lafı zorla ağzıma tıkadı sonra da beni sinir küpü edene kadar uzun uzun konuştu. Bekledim bekledim ama biliyorum ki o sustuğunda artık benim söyleyeceklerimin hiç bir değeri olmayacak. hem zaten o kadar kısa bir şeydi ki diyeceğim. "Ç.A.D yapan şirin kız haklı, zira o iki tarafı da objektif olarak gözlemleyebiliyor." diyecektim. olmadı. Sözü en sonunda bana bıraktığında murdar oldu kelimeler. Dakikalar sonra benden gelen basit bir onaylama cümlesi, insanlara "Ulan, deminden beri bunun için mi yırtınıyordun." diye bir taraflarıyla gülmekten başka ne gibi etkisi olabilirdi ki. Hakkaten de uzun uzun dalga geçe geçe güldüler. Zaten ders arasında oda arkadaşıma yardım olsun diye sınıfta kızlara zorla erkek çorabı satmışım, bir de onun yüzünden bana gülüp duruyorlardı, bu da üstüne iyi cila oldu doğrusu.

Bu da ayrı bir vaka aslında. Oda arkadaşım harçlığını çıkartmak için bir sürü çorap almış satıyor, dedim ki ve "ben de sınıfta satayım senin için, yeni pazarlar lazım sana." Kız dedi ama "Elimde sadece erkek çorabı kaldı, senin sınıfında hep kızlar var, nasıl satacaksın?" İlla anlamak için görmem gerekiyormuş anlaşılan. Hakkaten de  sınıfta çorapları satmaya çalışırken bana gülmekte haklıydı kızlar. Ama olsun yine de 15 tane satabildim.

Neyse günün sonunda sakız uzatıcı kızı köşeye çekip şakayla karışık "Bak, ben söz aldım mı öyle uzun uzun konuşmam, biliyorsun. Bir daha söz istediğim de lafı uzatacağına diyeceğimi dedirt, karışmam yoksa." dedim. 
Bakalım daha diğer derslerin sunumu var, inşaallah sözümü tutar.

.............

Anlayacağınız bugün sevdiğim iki arkadaşım için bir şeyler yapacağım diye iyice rezil oldum sınıfta. 

Ve şimdi ben kimleri mimliyorum onlara geçelim.



Not: Yazıyı pek düzeltme şansım olmadı. Bu seferlik idare edin artık.

1 Ekim 2010 Cuma

Serbest Denemeler: Kıymetinizi Bilememişim

Lisedeyken serbest konulu denemelerden nefret ederdim. Hiç bir şey yapamazdım kalırdım put gibi. Ne yazacaktım ki, aklıma hiç bir şey gelmezdi. Şimdi Montaigne gibi dostluk üzerine, kötülük üzerine, yaşam üzerine gibi bana o zaman sıradan gelen konular hakkında mı yazacaktım yoksa hocaların klişe karın ağrısı örneklerine mi kulak asacaktım. "Kedi sevgisi yaz mesela." derlerdi. "Uğurböceği sever misin, aşktan bahset, kimden nefret edersin?" Onların dediği konular cezbedicilikten öyle uzaktı ki verdikleri her örnekte işler iyice sarpa sarardı.

Halbuki şöyle bir şey yazsaymışım mesela ne güzel olurdu.


YAPAMAYACAĞIM ISRAR ETMEYİN

Serbest konulu deneme yaz dediklerinde alıyor beni bir telaş. Ne yazacağım ben şimdi. Neyden, nasıl, ne şekilde bahsedeceğim? Aklıma da bir türlü, öyle uzun giriş, gelişme ve sonuçlu güzel bir konu da gelmiyor.

Bir kaç öneri sıralıyor mesela öğretmenim. "Kedilerden bahset." diyor bana. "Kedi sever misin?" Severim diyorum ama o kadar. Onların hakkında doğru düzgün hiç bir şey bilmiyorum ki ne yazayım, onları seviyorum deyip kağıdı masanın üstüne mi bırakayım, ne yapayım? Yok diyorum bu konu bir köşede beklesin. Hiç mi hiç işim olmaz onunla. Sonra kendi düşündüğüm konuları sıralamaya başlıyor beynim. Çiçeklerden bahset, onların kokularından, arıların çiçeklerin karşısında sarhoş oluşlarından bahset. Güzel yemeklerden bahset ya da. Lezzetli bir yemek karşısında insanın tüm dertlerini unutup o tatla kendinden geçişini anlat. Aşkı anlat. Kalp nasıl küt küt atar, aşık olunca insanın ayağı nasıl yerden kesilir, onları anlat. Yağmurdan sonra çıkan salyangozları anlat. İnsanların dikkat etmeyip üstlerine basıp geçmelerine sinir olmandan bahset. Kabuklara her basışlarında çıkan çıt sesinden insanların içleri nasıl cız etmez, onları anlat.

Ya da hazır elinde fırsat varken okul dertlerinden bahset. Neden hala cetvelle dolaşıyor öğretmenler, niye kapalı kapılar ardında müdür yardımcıları çocukları döverken kimsenin sesi çıkmıyor? Eline koz geçmiş, sana söz hakkı tanınmış işte. Hin ol biraz, zeki ol. Bak bu lütüf bir daha eline geçmez. Sınıf arkadaşlarının birbirleriyle gereksiz alay etmelerine dem vur. Niye kendilerine benzemeyenleri kötü kabul edip içlerine almazlar? Söyle, vur yüzlerine yüzlerine.

Ne bileyim yaz işte. Başkaları için basit ama senin için önemli olan bir sürü konu var. Seç birini. Kurnaz ol biraz, kimsenin anlatmadığını anlat, yazmadığını yaz. Bak ne güzel, "Yazı yazsam okurlar mı acaba" diye kıvranıp durursun. Şimdi hazır, elinde kalem sana not vermek için zorunlu olarak okuması gereken bir hoca da var.

Fakat yok yazamıyorum. Ne hemen güzel ve uzun uzun açıklayacak bir konu bulabilecek kadar zeki, ne okul sorununu anlatacak kadar kurnaz, ne sınıfıma ders verecek kadar hin birisiyim. Yok bu serbest konulu denemeler hiç bana göre değil. Israr etmeyin yapamayacağım.

23 Eylül 2010 Perşembe

Akbilin Dayanılmaz Hafifliği

İnsan boş olunca ne sıra beklemekten, ne sürekli yürümekten ne de bir milyoncuda tuzluk seçerken seni esir alan yaşlı kadından rahatsız oluyormuş.

Boşum bu aralar bomboş. Derslere sadece arada kaçınılmaz yapacağım devamsızlıklar için gidiyorum. Yoksa ilk haftadan nerde bizde derse başlayacak hoca. Hatta bazıları gelmiyor üstüne üstlük, tenezzül edip, bölüm sekreterini arayıp gelmeyeceğini söylemiyor bile. Öyle bir sınıf arkadaşlarım da var ki kimse dersi düşürme taraftarı değil. Bir saat kös kös oturup hocayı beklediğimizi bilirim. Hatta hocayı aramaya bile çıkıyorlar, anlayın. Sormayın bir o kadar dersten sıkılırız, bir o kadar da ders işleme meraklısıyızdır biz. Dört yılda ancak mı anladın diyeceksiniz ya en sonunda anladım ki bunun sebebi onca yol geldik “ders boş mu geçsin?” mantığıymış. Bir yerde haklılar ama yine de empati duvarımı bunlara karşı set çekmeyi uygun buluyorum. Zira ne güzel ders boş geçerse kampüsteki kütüphaneye gidebilir ve yeni gelen dergileri okuyabilirim. Biliyor musunuz bazen bazı dergileri sadece benim okuduğuma dair bir vahme kapılıyorum. Başka zaman aynı dergiyi okumak için gittiğimde onu bıraktığım gibi bulabiliyorum. Neyse bu da gereksiz bir bilgi olarak kalsn.

Ordan oraya atlayarak yazıyorum değil mi? Mazur görün, aklımda o kadar çok ve birbirinden farklı konular var ki onların hepsi aynı anda beynimin içine hücum edince hangi birini yazacağımı şaşırıyorum. Hatta ben aslında Bugünkü hasanpaşa'daki akbil sırasından bahsedecektim.

........

Bir akbil sırası bu kadar mı hastane sırasına benzer yahu. Öğrenci belgemi okuldan alıp oraya vardığımda saat 10'u geçmişti ve önümde 100 den fazla kişi vardı. Neyse allahtan o arada bir arkadaş gelip de “Benim dersim yok, senin belgelerini de veririm” demese dersimi daha ilk haftadan asmış olacaktım. (Hoş hoca gelmedi ders iptal oldu.)

Ders onbir buçuktaydı, birlikte hasanpaşa börekçisine oturup kır pidesi ve kürt böreği yedik. Küçücük, dışarıdan oldukça köhne bir havası olan bu yerin meğer ürünleri ne kadar lezzetliymiş. Herhalde görüntüden çok lezzete ihtimam göstermişler. Neyse aramızda mekan ve böreklerin lezzetleri hakkında yorum yapa yapa önümüzdekileri yedikten sonra benim kalkma vaktim geldi. Çıkarken az kalsın unutacak olduğum akbil parasını arkadaşa vereyim derken almadı parayı benden. Ben vermek için ısrar ettikçe “Lütfen, benden olsun, bir kere olsun senin için bir şey yapayım” deyip durdu. Kaldı ki oturduğun yerin çay parası benden olsun demiyor, bu tamamen başka bir şey. Uff, kendimi öyle minnet altında kalmış gibi hissediyorum ki anlatamam. Zaten aslında bu evli, çok parası olan, çalışan arkadaşların yanında parasal konu mevzu bahis olduğunda onlardan uzak duracaksın. Zira o anda kendi öğrenciliklerini unutup “olsun sende öğrencisin” deyip duruyorlar. Gönüllü çalıştığım kütüphanedeki memurlarda böyleydi. Aylık akbilimin olduğunu bağıra bağıra söylemek zorunda kalıyorum. Yoksa birlikte bindiğimiz otobüsün parasını ödemek istiyorlardı. Hatta bir iki kere de ödediler bile. Sinir olurum böyle parası illaki benden olsun diyenlere. Ne bileyim annen, baban, amcan, erkek arkadaşın değil ki ısmarlasın, senin yerine ödesinler. Annem işyerindeki empati seminerinde öğrenmiş. Bir arkadaşına sürekli hediye alıp, onun yerine ödemeleri sen yaparsan onu minnet altında bırakıp arkadaşlığını tehlikeye sokabilirmişsin. (Buna benzer birşeydi işte)

Neyse kız benim belgelerimi veremedi ama. Çünkü aslında önümüzde yüz kişi değil yediyüz kişi varmiş. Sıra numaraları 600 den sonra başa dönüyormuş. Biz de başa döndükten sonra almışız. Beni aradı eve gitmesi gerekiyormuş.Benim dersim boştu zaten okuldan çıkmıştım yapacak hiçbir işimde yoktu. "Ver ben senin belgelerini veririm." dedim. Ama bu arada parayı da zorla belgenin arasına koymayı unutmadı. “Lütfen bak ben vereceğim demiştim.” dedi. Sonra da ne cevap vereceğimi beklemeden konuyu değiştirip bir şeyler daha söyledi ve gitti. (uff ya)

Zaten önümde bir sürü kişi olacaktı, ben de aheste aheste Hasanpaşa'ya doğru yollandım. Eski bir arkadaşımı yolda görünce mutlulukla yok kenarında onunla uzun uzun sohbet ettim. Ne de olsa boş boş beklemek vardı ucunda. Sonra artık öğleni geçtiği için bir börekçiye attım kendimi yine. Karnımı doyurdum. Bilgisayarımı açıp dünkü yazdığım yazıyı hiç acele etmeden düzenleyip yayınladım. Birkaç blog okudum, çay içtim. Müşteriler sürekli değişti ben hala aynıydım. En sonunda yeterince oturduğuma kanaat getirip akbil yerine gittim. Hoş keşke biraz daha oturup fazladan bir çay içseydim daha iyi olacakmış. O kadar oyalandım önümde hala yaklaşık ikiyüz kişi vardı. (sağdan yaklaşık)

Bir de öyle bir yer ki orası, demir kapısından geçerken güvenlik görevlisine kimlik niyetine sabah aldığın numarayı göstererek gidiyorsun. Dedim ki sıra numaram var. Yok illa göstereceksin. La havle çektik, çantayı karışırıp buldum da gösterip geçtim.

İçeriye binbir güçlükle girdim bir sıra bulup otudum. Yakınımda bir kadın iki gençle sohbet ediyor.  Ay ama öyle rahatsız edici konuşuyor ki sormayın. Kadın sanki forrest gump'un türkiye şubesi. Hayat hikayesini özellikle de kızlarını anlatıp duruyor. O kalabalıkta bir gider ki bu konu da yani. Sormayın yanındaki gençler öyle sıkılıyordu ki o arada sırayla ilgili onlara bir şey sormam gerektiğinde bana "kurtar bizi bu kadından der gibi" baktılar. Daha sonra yanına oturan kızla oğlana ise kızlarıyla alakalı konulara devam ederken oğlan yeter ki gitsin yanımdan der gibi kadına önlerden sıra buldu resmen, olaya bak.

Vel hasılı kelam akbil belgelerimi sonunda verdim. Ama alabildin mi diye soracak olursanız hayır taa pazartesiye verebileceklermiş.

Not: Bu yazıyı dün yazdım ama birden ne olduğunu anlamadığım bir biçimde internetim gidince, bu sabah yayınlayabildim.