Sayfalar

arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2013 Pazar

Gezgin Alman Diyarbakır'da

Geçen hafta Diyarbakır'daki sakin hayatmızın tam ortasına bir "Alman" düştü. Ve olanlar oldu. Ondan sonra dibimize pandoranın kutusunu fırlatılmış gibi duygularımızın esiri olmaya başladık. Ta ki bu alman hayatımızdan geri çıkana kadar. 

* * *

Aa, bakmayın şimdi "Şişştt, kitap gibi kız ne oluyor öyle" diye. Ben sadece gözlemciyim. (Külahıma anlat.) 

* * *

Cuma günü işten çıktıktan sonra Diyarbakır'daki kemik kadrom olan iki arkadaşımla bir cafe'de buluşmaya gittim. Bi baktım bunların yanlarında kemiklerden birinin doktor ev arkadaşı ve bu doktorun da iki doktor arkadaşı daha. Ordan burdan konuşup tanışma fasıllarını bitirdikten sonra bir gün önce gezgin bir almanla tanıştıklarını anlatmaya başladılar. Bu fazla iri, sarışın ve milletimize göre yaşından çok küçük gösteren alman kardeşimiz bir buçuk senedir doğu avrupada dolanıp çello'suyla karnını doyuruyormuş. Ondan sonra, gezisine İran'da devam etmeye karar vermiş. Çünkü, İran'da müzik öğretenlere çok para veriyorlarmış (Evet, aynen ifadesi buydu!) Türkiye üzerinden İran'a geçecekmiş. Tabiki otostopla. Haliyle yolu geçen hafta da Diyarbakır'a düşmüş. Kocaman kara köpeğiyle dolmuştaki insanların hışmına uğrarken bu oğlanlardan biri kurtarmış onu. Almış evine getirmiş, misafir ediyorlarmış. Adı Wolfgang.

Oğlanın Türkiye'deki en favori yemeği lahmancunmuş. Bizim doktor bebeler oğlana jest yapıp kalabalık bir yemekle lahmacun yedirmek istiyorlarmış. Biz de gelmek istermiymişiz? "Tabi ayol, kaçırır mıyız?" dedik ve bir et lokantasına kuruluverdik. Neden sonra geldi Wolfgang. Köpeği arabadaymış. Maşşallah, hapur hupur götürdü lahmacunları. He bir de milletten otlandığı sigaraları. (Ki bu gün boyu ve ertesi günden devam edecekti.)

Neyse ordan çıktık, "Sülüklü Han"a götürdük bebeyi. Maksadımız oranın tarihi havası eşliğinde o kocaman yaylısını çaldırmak. Bu arada tek başına çello hiç de güzel değilmiş. Anlamış bulundum. (Tamam saldırmayın sanat severler!)

Ertesi günse bizim kemiklerden birinin evine "Türk Kahvesi" içmeye geldi. Yemek yedi. Muhabbet felan. Sonra İran'a gitmek üzere, kalktı gitti. Tabi şu tanıştığı doktor kadro eşliğinde.

* * *

Buraya kadar okuduysanız, "Ee, nerede şu vaad ettiğin pandora kutusu?" derseniz bekleyin az kaldı oraya da geleceğim.

* * *

Bizimkiler oğlandan o kadar çok hoşlandılar ki dibinden ayrılmadılar. Sanırsın elin almanı, aslında çamurlara düşmüş bir prens. Çocuk ne anlatsa "ooo! wavvv! oha! vay anasını! süper!" Ulan diyorum, flört etseniz ne olacak, bebe yarın akşam yok. Attaa, arkasından göz yaşlarıyla el sallarsınız artık. 

Peki doktorlara ne demeli. Bizimkiler çocuğun üstüne düşüp konuşmaya çalıştıkça "İlk önce biz bulduk parsayı siz topluyorsunuz." edasıyla kenarda somurtup duruyorlar. Utanmasalar oğlanı çekiştirip parçalayacaklar. (O bu sürtüşmenin farkında mıydı acaba?)

Wolfgang'ın bir de kara kocaman köpeği var demiştim ya hah, onu kahve içmeye gelirken yanında getirdi. Ve benim şalterlerim orada attı. Köpekten korkarım ben yahu. Bi de aksi gibi arkadaşın annesi de eve misafirliğe gelmişti. O köpekle değmeyin curcunaya. Kadın valla hiç çekinmeden oğlanın suratına "Iyyyk!" yaptı. Üstüne bir de oğlanın anlamayacağını bile bile oracıkta azarlayıverdi. Neyse ki daha büyük bir fırtına kopmadan erken gitti teyze. 

Anlayacağınız Diyarbakır apartmanlarında avaz avaz havlayan canavar bir köpeğimiz eksikti. Komşular şikayet etmediyse kadirşinaslıklarındandır yeminle. Zira hav havlardan hariç bir de biz korkak kızların çığlıkları vardı ki rezalet. Ee, ortalıkta üstüne üstüne gelen bir kara köpek. Ay karabasan gibi resmen.

Bu arada bizimkiler böyle ayılıp bayılıyorlar çocuğa ya bebe resmen otlakçı. Sosyal içiciyim diyor ya ala ala bizimkilerin kaç paketini bitirdi. Çocuğun ağzını doğru düzgün boş görmedim ki. Habire ondan bi dal, bundan bi dal. Lan anasını satayım, bu kadar çok içiyorsun madem, adam gibi söyleseydin de bi karton alaydık hayrına. Sosyal içiciymiş, laf!

* * *

Uff, yazıyı okudum da ne yüklenmişim bebeye yav. Ama sebeplerim var yani.

1- Bizimkiler bu kadar kendini kaybetmeyecekti.

2- O bilmem kaç sene tıp okuyup da üstüne asistanlığını yapmakta olan doktorlar böyle küskün çocuklar gibi etrafta gezmeyeceklerdi. (Hayır madem kıskanıyorsunuz, tanıştırmayacaktın.)

3- O köpeği eve almayacaklardı. İnanır mısınız, hala evdeki köpek kıllarını temizlemeye çalışıyorlar.

4- O bebe "Sosyal içiciyim." safsatasıyla ortada dolanmayacaktı.

* * *

Yahu aslında bunlar da değil be. Sinir oldum çünkü,

o geziyor. BEN DEĞİL! 

5 Mayıs 2013 Pazar

Depresyon'dan Kurtulma Hikayem

Merhaba,

Her şeyle yeni ilgilenebiliyorum. Bir haftadır gereksiz yere psikolojik gerilimler yaşıyorum. Dışarıdan baksan "Hiç bir nane yok." dersin ama benim içimde fırtınalar kopuyordu adeta. 

Sıkıntılarım cuma başladı. Yani 25 Nisan. Kitap çekilişinden kazanan Handan Ergül'ün kitabını postaya verdikten sonra. Akşam üzeri. İlk belirtileri olarak telefonda, gereksiz yere can dostuma bağırdım. Sessizce dinledi beni. "Canım, sakinleş sonra görüşelim." falan dedi. Gereksiz bir inatlaşma yaşamıştık sanırım. Ben bu gibi durumlarda kendimi durduramayıp bağırıp çağırmaya başlıyorum. Telefonu kapattıktan sonra ne yapığımı fark etmiştim. Özür diledim ya ne fayda.
* * *
Her şey boğuyordu beni. Diyarbakır mesela. Doğunun Paris'i deniliyor ama çıkıp hava alınacak o kadar az yeri var ki. Tam anlatamıyorum aslında. Hani şu bana zaman zaman gelen kapana kısılmıştık duygusu. Hep de baharda gelir zaten. Ah bu bahar mevsimini silmeli takvimlerden.
Diyarbakır'ın iki merkez'i var. Dağkapı ve Ofis. Diclekent'i de var gezilecek ama orası da hep site site site. Kendimi Ankara-Ümitköy'de geziyormuş gibi hissediyorum. Halbuki bana görmediğim yeni bir yer lazım. Bak bu zamanlarda hep İstanbul'u anarım. Rastgele, mesela duraktan geçen yedinci otobüse biner, 17'inci durakta iner, 27 dakika da bulunduğum yeri gezerim gibi oyunlar. İstanbul'da farklı yer görmek hiç bitmeyen bir derya. Ama bunları akla getirmek daha da bir karamsarlaştırıyor. Diyarbakır'la istanbul'un arasında 1500 tane uzun kilometreler, üç basamaklı uçak bilet fiyatların handikaplarıyla içim sızlıyor.
İşte ben de bunun üzerine can dostuma "Neden benimle ilgilenmiyorsun?" bahanesiyle deli gibi kızdım. Gerçekten delirmiştim belki de. Haksız olduğum halde bana kızmıyor ya sonrasında iyice eziyor, un ufak ediyor beni. Ertesi sabahsa "Bir şeyim yok şimdi, endişenme sakın ama acildeyim." diye haber veriyor. Sitem değil amacı. Hastaneye gittiğini bana söylemezse kıyametleri koparacağımı bildiğinden yapıyor.
Hep sakinleşirdim önceleri. Hani iyileşmiş ya sonradan. Fakat bu sefer bir gün önceki haksız bağırtılarım geliyor. "Hasta ettim onu!" diyorum. "Dostumu hasta ettim, kapana kısıldım, okuduğum kitaplardan hiç bir şey anlamıyorum ve kendimi işe yaramazın teki gibi hissediyorum." 
(Depresyon belirtileri bunlar değil mi doktor?)

Hafta sonu boyunca sürekli ağladım. Ağlama teneffüslerinde kendimi yemek yiyerek rahatlatmaya giriştim. Yedim yedim yedim dünyayı yedim. Ama gözlerim bir gıdım geri kalmadı ağlamaktan.

Pazar akşamı kesildi yaşlar. Göz pınarları kuruduğu için mi? Yavaş yavaş berraklaşmaya başladı zihnim. Önce pişmanlık duygusu yeniden çöreklenir gibi oldu ya postunu bedenime sermesine izin vermedim. Acilen kendimi rahatlatmanın yoluna bakmalıydım.
Pazartesi işe gidemedim. Başım bütün gün külçe gibi ağrıdı. Kafam isyan bayraklarını en sonunda çekti ve kendine gel diye haykırmaya başladı sanırım.
Salı başım hala hafif hafif ağrıyordu ve kendimi çok halsiz hissediyorum. Ama okula gittim. Zira okul pikniği vardı. Temiz havada kendime gelebilirim diye düşündüm.
Çarşamba 1 Mayıs. Ağrılarım geçti, halsizlik az miktarda. Dinlenmek için büyük fırsat. Tabi odamın detoksu için de. Bunca zaman zarfında dağılan eşyalarımı toparladım. Fena dağıtmışım. Toparlamak hiç kolay olmadı.
Perşembe derse girdim. Çocuklar, sağ olsunlar, yormadılar bu sefer öğretmenlerini. Bu yüzden ders bittiğinde ekstra bir mutluluk vardı üzerimde.
Cuma "görevli izinli"ydim. Ve iyice kendime gelmeye başlamıştım. Yalnız hafta sonu geliyor, bu da beni korkutuyordu. Tamam tüm boş bulduğum aralarda kitap okudum, ama  bu "boş kalmak" terimini ortadan kaldırmıyordu. Ve bu seferki hafta sonu sınavını geçemezsem beni kıskıvrak yakalayıp tekrar depresyona sokması işten bile değildi..

Bu duygudan kurtulmak için, şöyle dedim kendime.
 "Öğrenciyken boşluğunu en verimli geçirmenin yolu gezmekti."
Aslında yakın civarı çoktan gezmiştim. Mardin, Batman, Urfa, Malatya, Adıyaman. Buralarda görülmeye değer ne varsa görmüştüm. Hatta Atatürk barajından feribotla geçmiş, Nemrut Dağı'na tipi yüzünden çıkamasam da dağ yamacında kartopu bile oynamıştım. Bununla birlikte Diyarbakır'ın ilçelerini gezmemiştim. Biliyorum pek çoğu küçücük, sınırları dahilinde görülmeye değer hiç bir şey barındırmıyorlar. Lakin bu sefer ki amacım Ofis ve Dağkapı'dan başka yerlerin de olduğunu görmek olduğu için aldırmadım.

Ve Bismil'e gittim.
* * *
Not: Bu yazı haddinden fazla uzun oldu. Bismil'i anlatan yazımı da bir dahaki sefere yazayım.

Not2: Göçebe kitabı için bir daha çekiliş yaptım. SONUNDA! Biraz geç oldu, kendimi, kafamı toparlamam vakit aldığından.

Çıkan kişi "Betül Boğa"
Betül, adresini bana mail atabilir misin?
kitapgibikiz@gmail.com


7 Nisan 2013 Pazar

Ben Liseliyken...

Geçen cuma eve doğru yürürken liselilerin paydos zamanına denk geldim. İtişerek, bağırarak ve neşeyle çıkıyorlardı okullarından. Aralarında kayboldum. Birden eski lise anılarım canlandı. Sanki çok sevdiğim arkadaşım Aynur örgüsünü savura savura yanıma gelip omzuma dokunacak ve "Niye beni beklemeden dışarı çıktın?" diye çıkışacak.

Tasasız, çirkin ve dağınıktım. Tek derdim üniversitede hangi bölümü kazanacağım ve gözlediğim çocuğun beni fark etmesiydi. Hoş fark etmese de olurdu. Her gün yeni birine bakıyorduk. Bakmıyorduk aslında eğleniyorduk. Amaç gülmekti. Ne olursa olsun! Benim gibi bir kaç kızla birlikte her şeyle dalga geçerdik. Öğretmenler, okulun en çalışkan çocuğu, sınıfın rockçı kızı, en arka sırada kendine çeyiz işleyen, sevgilisine kazak ören Serap, müdür, hademe, eteğini eğri kıvıran Mine, karşı yoldaki marketin kasiyeri vs. 

Eteğim dizimin hemen altında, lacivert çoraplar, kaba saba bir spor ayakkabı ve dışarı çıkartılmış beyaz gömlek. Saçlarım siyah, kaşlarım orman, yürüyüşüm paytaktı. Kitap okuyorduk tabi. "Harry Potter!" Bak bir derdim de buydu. J.K Rowling'in biraz daha hızlı yazıp seriyi tamamlaması. Cep telefonu da derdimdi. Sınıfta telefonu olmayan az kişiden biriydim. Bayağı imrenirdim. Şimdiyse bazen, bazı insanlar için asla ulaşılır olmamayı istiyorum. Pahalı aletti cep telefonu. Annem onun yerine test kitapları almayı yeğliyordu.  Üstelemezdim. Acilen üniversiteyi kazanmam gerekiyordu. Ders çalışmaktan nefret ediyordum zira. Ve bir daha asla o stresi çekemezdim.

Kantinden soda almak havalı bir şeydi. Bir kere o havaya kapılıp alayım dedim, içemedim. Kimselere çaktırmadan okul koridorlarındaki koca saksılardan birinin içine boşalttım. Oh mineraller iyi gelsindi, kauçuk ağacına.

İyi olan derslerim sadece matematik ve onun küçük kardeşi geometriydi. Meğer o da öğretmenin kolay anlatmasından kaynaklanıyormuş. Hacettepe Matematiği kazandığım zaman bunu kafamı duvarlara vura vura öğrendim. Hoş matematiğimin iyi olduğunu düşünmeme sebep sınıfımın bir sözelci kadar sayılardan uzak oluşuydu aslında. Ben ve benim gibi cebiri biraz çakozlayanlar güneş gibi parlıyordu aralarında. Ee, ver gazı ver gazı, sonra Hacettepe'de alırlar havanı. Neyse çok şükür bir sözelci olduğumu sonunda kabul edip Marmara- okul öncesi öğretmeliğine kayıt olmayı başardım. 

* * *

Hey gidinin liseli bebeleri. Nerelere götürdünüz beni.


6 Mart 2013 Çarşamba

Kimler Link Değişimi Yapmak İster?

Selam dostlar nasılsınız,

Aklıma geldi de bir ara link değişimi diye bir şey yapıyorduk. Blogun sağ tarafına dikkat ederseniz "BLOGDAŞLAR" diye bir bölüm göreceksiniz. (Profil yazımın hemen altında.) Sadece bir blog linki var maalesef. O da bu olayın başlamasına vesile olan arkadaş. Ama pek ilerlemedi. Zaten kendisi de pek güncellemiyor blogunu:( Ben de diyorum ki bu olayı devam ettirelim. 

Şimdi isteyen arkadaşlar şöyle yapıyor. Bu yazının yorum bölümüne kendi linklerini yazıyorlar. Sonra da benim gibi bir "BLOGDAŞLAR" bölümü açıp benim linkimi oraya koyuyorlar. Ben de kendi bölümüme onlarınkini. Böylece kolayca link değişimi yapmış oluyoruz. Ayrıca bunun gibi bir yazı da siz yazıp diğer bloggerlara çağrı yapsanız ne güzel olur. Böylece koskocaman bir link paylaşım ağı oluşturmuş oluruz.

Wordpress, tumblr, vs. gibi diğer bütün servislerden yararlanan bloggerlara kapımız açıktır. Hem böylece ben de, siz de gözden kaçırdığımız güzel blogları keşfetme şansına sahip oluruz.

Ne dersiniz, haydi bakalım linkleri heyecanla bekliyorum. 

21 Ocak 2013 Pazartesi

Çapalı Moral


Biliyor musunuz yazın ben bir ara Kapodokya'ya gittim. Bir arkadaşımla araba kiralayarak hem de. Ve bakın şimdi size ne anlatacağım...

Kapodokya'ya vardığımzda hava henüz ışımaya başlamıştı. Hemen güzel bir izleme tepesi bulup balonların yükselişini izledik. Balona binecek kadar paramız olmayışına üzüldük fakat her şey o kadar eğlenceliydi ki içimizin sıkılmasına izin vermeden tekrar tepeden aşağı inip kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Ta ki yolun kenarında üzerindeki sinekleri bile kovmaya aciz yaşlı bir teyze bize el edene kadar. Merak edip durduk. Kadın zar zor anlaşılan kelimeleriyle "beni bağıma götürür müsünüz?" diyordu. Kabul ettik. Kahvaltı biraz gecikse ne olurdu sanki. İşaret ettiği yoldan gitmeye başladık. Yukarılara iyice yukarılara çıktık. Asfalt bitti kumlu toprak başladı, biz hala devam ediyorduk. Teyze en sonunda "Tamam burası evladım." dedi durduk. Kadının inmesine, küçük çuvalını, su bidonlarını çıkarmasına yardım edip yola koyulduk. Amacımız azıcık daha ilerleyip dar yolda dönecek bir alan oluşturmaktı ki olan oldu. Arabanın tekeri toprağa saplandı. Kurtulmaya çalıştık, iyice beter oldu. Öyle bir hal aldı ki arabanın tabanı iyice kuma batmıştı artık ve ne yaparsak yapalım kurtulacağı da yoktu. Baktık olmuyor, zaten iyice karnımız da acıktı, "Yürüye yürüye aşağı inelim, hem yardım çağırırız, hem de karnımızı doyururuz." dedik. Bir kaç yüz metre sonra tepenin aşağısında bir çöp alanının olduğunu fark ettik. İçinde de orta boy kamyonları olan 3-4 tane işçi. Hemen bağırıp çağırıp dikkatlerini çekmeye çalıştık, başardık da. Bir kaç dakika sonra yayan olarak yanımıza geldiler. Arabamızın sorununu anlayıp kamyonlarını getirmeye gittiler. Ama o da ne! Onlar gider gitmez bu ıssız, in mi cin mi belli olmayan ihtiyar teyzenin bizi getirdiği bağ yoluna iki üç dakika aralarla iki tane daha araba gelmesin mi? "Vay, demek buralar o kadar da ıssız değilmiş." dedim içimden. Hoş onlara da durumu tekrar tekrar anlatmak hiç zevkli değildi doğrusu. Zira biri diyor ki taa bir köye gidip traktör bulup, çektirecekmişiz arabımızı. Diğeriyse "Siz burada kaldınız, en iyisi aşağı inip yol yardımı çağırın." diye söyleyip moralimizi bozuyordu. Aksi gibi telefon da çekmiyordu hem. 

Ben iyice umutsuzluğa kapıldım ama belli etmiyorum. Daha doğrusu öyle sanıyordum. Meğer kendi bağında çalışmaya gelenlerden birinin karısı bunu fark etmiş. İlk önce laf atmaya başladı. "Kızım sen kimsin, adın ne, nereden geliyorsun?" diye. Ben de sormayın, öyle bir severim ki arka arkaya sorular sorulmasını(!) Tırsarım ayol. Merak ederim "Ne yapacak acaba bu kadar bilgiyi?" diye. Hemen yalanları tek tek kıvırmaya başladım. Adım Kezban, İstanbul'luyum, matematik öğretmeniyim vs. vs. Teyzenin torunu da öğretmenmiş muhabbet koyulaştı. Yani en azından onunkisi. Benim ise aklım hala arabada. Kadın pes etmedi ama. Bir kaç dakika geçtikten sonra bu sefer de "kızım şu kabakları çapalarken bana yardım et bakayım." diye rica etmez mi? "Haydaa!" dedim "Koyun can derdinde, kasap et derdinde. Biz şuradan nasıl kurtuluruz diye bakıyoruz, kadın kabakları çapalatacak avanak buldum diye seviniyor." Hiç hoşuma gitmedi doğrusu. "Ben anlamam." dedim. Arkadaşım ordan "O istanbul kızı nereden anlasın." diye destek çıktı bana. Ama yok kadın anlamıyor. Hala çapala diye ısrar edip duruyor. Birde üstüne üstlük al diye elime bir nacak tutturuverdi. La havle! Baktım olmayacak "Eh peki dedim,-kurtuluş yok ki- öğretin de yapalım." Kadın o arabanın kurtarılmasını izleyen yarım saat bilemedin kırk beş dakika boyunca bana fide ocağı ne demek, neden her ocakta bir fide bulunmalı, bu yetiştirdikleri kabakların çekirdeklerini nasıl alıyorlar, anlatıp durdu. Çapalamayı öğretti. Öyle ayağımda sandalet parmak aralarıma kumlar dola dola çapa yapıp durdum ben de. Aklımda sadece kabaklar... Ben dalmış gitmişken "Haydi! Hoop! Yaşa!" gibi sesler duydum. Arabanın olduğu yöne bir baktım, bizimki saplandığı yerden çıkmış. Nasıl sevindim, nasıl sevindim anlatamam. Çapayı hızlıca yere bıraktım, az kaldı kadınla, oradaki insanlarla vedalaşmayı unutuyordum hatta. Neyse herkesle tek tek vedalaştık. Bizim arabayı çeken kamyonculara da usulünce teşekkür ettik.

Arabaya bindik, yol akıp giderken ben hala çapacı teyzeye kızar vaziyetteyim. Ne demeye bana zorla çapa yaptırırmış da , biz orda can derdiyle uğraşıyormuşuz da, falan da filan da... arkadaşım gülmeye başladı. "Sen hala anlamadın mı?" dedi. "O kadın sana destek olmaya çalışıyordu. İyice umutsuzlandığı, üzüldüğünü fark etti, araba kurtulana kadar kafanı dağıt diye seni oyalamaya çalıştı." Şöyle bir düşündüm, harbiden de öyle olmuştu. Çapaya kızmaktan, toprağı kazarken öf pof demekten arabaya üzülmeye fırsat kalmamıştı ki.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hastalandık mı?

Annem hasta bakmayı sevmez. Küçükken hastalandığımızda "Anneannenize anneannenize" diye bizi aşağı daireye gönderirdi. Anneannem de mübarek tam bir Florance Nightingale.  Meyveyle vitamin takviyesi, sirkeli sularla ateş düşürme operasyonu, başımızı okşayarak moral takviyesi, yok yok, her şey onda. Düşünün yirmi yedi yaşımdayım, eğer rahatsızlandığımda Ankara'daysam daha annemin "Hastalandın mı?" cümlesine maruz kalmadan hemen aşağı inebilirim. Anneannem kapıda "oy benim güzelim" cümleleri eşliğinde sarılarak alır beni içeriye. Çabucak misafir odasına götürüp sımsıcak örtülere sarar bedenimi. Size bir itirafta bulunayım mi? Ben küçükken hastalanmayı çok severdim. Çünkü ancak o zaman anneannemle aramız iyi olurdu. Onun dışında bilirsiniz, seveceği tarzda bir torun değilim. 

Aslında şu an hastayım dostlar. Bu yazıyı da onun için yazıyorum. Ev arkadaşım da, garibim, benim yüzümden hasta. Ben tam iyileşmeye başladım yazık o da benden kaptığı hastalığı çekmeye başladı. Ev nane limon, ilaç kokularıyla aksırma, öksürme seslerinden geçilmiyor. Ben zaten karşımda hasta görünce elim ayağıma dolaşan koca bir şapşal, ağrılar içinde kıvranan arkadaşımı gördükçe kendimden geçiyorum. Yav, öyle bir şey ki, elinden ilaç içirmek, şifalı bitki çayları pişirmekten başka hiç bir şey gelmiyor. O yanında ateşten tir tir titriyor da gözlerini kaçırıyorsun. Endişeni görüp iyice korkmasın diye. Keşke şimdi anneannem yanımızda olsaydı. 

Ah, bu arada hastalık sadece bir soğuk algınlığı. Görüyorsunuz değil mi halimi. Allah daha büyük hastalıklar göstermesin, ne yaparım yoksa.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Ulvi Değer Tabuları

Bayramda evime arkadaşım geldi. Birlikte gezdik, yemek yedik, başımız ağrıyana kadar sohbet ettik. Vel hasılı kelam çok eğlendik. Üniversitedeyken sürekli müzelere giderdik. Böyle garip bir, sergilenen nesne manyaklığımız vardı. İkimizde hala böyle bir özelliğimiz var mı diye çok merak ettiğimizden Ankara'da attık kendimizi müzelere. Savaş, tarih, sanat, arkeoloji müzeleri vs. Peki ne mi oldu dersiniz? Ben Resim heykel müzesi hariç hiç birini sevmedim. Bir gram bile. Hatta bildiğiniz kendime kızdım. "Kızım kendine gel. Bu zamana kadar müze derdin de hiç bir şey demezdin. Ne sergilense giderdin. Hayır, ilkokul öğrencileri kendi yaptığı abidik gubidik resimlerden müze yapmışlar deseler ona bile koşardın. Ne oldu sana?" Ben anladım ama ne olduğunu. Uzun üniversite döneminde sünger gibi herşeyi emmeye çalışan beynim sonunda tercih yapmaya karar vermiş olacak ki, sanat müzeleri hariç sıkıldığını dünya aleme ilan etmiş bulunuyor.

Efendim açıklayayım. Açıkçası artık müze gezmeye bayılırım demek çok aptalca. Hayır. Sen ne seviyorsun da onu gezmek istiyorsun orada. Resim, enstalasyon, antik eser, antik heykel, çanak çömlek, tarih, kurtuluş savaşı? Hangisi? 

Arkeoloji müzelerine eğer araştırmadan gitmişsem antik heykeller yoksa tabak, çanak, boncuk, sikke görmekten gına geliyor açıkçası. Çünkü ne olduklarını bilmiyorum. Kabartmalar, steller neyi anlatıyor acaba. Tümülüs ne demek? Yok bunları bilmiyorsam üzerinde "arkaik dönem bir kolye ucu" yazıyormuş da ne gam. Bu yüzden biliyorum, bu konuda daha çok okumam gerekiyor.

Tarih ve savaş müzelerine gelince, açıkçası belki de okullardaki sıkıcı tarih derslerinden olsa gerek, pufflayıp kalıyorum oralarda. Duvarlarda dip dibe kongre resimleri, askerlerin kişisel eşyaları falan. Belki de küçüklüğümden beri böyle yerlere çok gittiğimden benim için işin hiç bir esprisi kalmamış olabilir. Ne bileyim sanki Kütahya'daki ile Afyon'dakinin hiç bir farkı yok. Ama oralara girdiğimde beni basan kasvet içimdeki vicdan azabının bam teline de dokunuyor. Acaba milli hissiyatım yok mu? O kadar mı bencilim ben. Ama sonra anti vicdan şahıs devreye giriyor. Hayır müzelerdeki eserler, fotoğraflar düzgün sergilenmiyor ki anasını satayım. Aslında bak bu doğru. Milli değerlerimizi öyle bir kutsallaştırmışız ki eleştirsek başımıza taş yağacak gibi hissediyor, bir şey diyemiyoruz. Misal Anıtkabir. Dur bak, farklı bir konuya dalıyorum. En iyisi satır başı yapmak.

Anıtkabir'in yerinin nasıl seçildiğini biliyor musunuz? Şimdiki bulunduğu yer eskiden Rasattepeymiş. Anıtkabir'in kurulması için uygun bir yer ararken şehre hakim yapısından dolayı burayı seçmişler. Ama aslında Rasattepe bir tümülüsten başka bir şey değilmiş. Yani üzeri yığma toprak olan bir antik mezar. Ancak bu hiç durdurmamış o zamanın insanlarını. Üzerine yapılacak ağır yapı çökmesin diye fazladan para harcama pahasına yükseltivermişler Anıtkabir'i. Yalnız ne ironidir ki Anadolu tarihi Atatürk'ün talimatıyla araştırılmaya başlanırken yine onun anıtı bir antik mezarın üzerine kuruluyor ve içinde ne var ne yok, hangi ünlü kişinin mezarıdır, araştırılmaya tenezzül bile edilmiyor. Halbuki antik dönemde tümülüslere sadece ceset konulmaz aynı zamanda onun öteki dünyada kullanacağı varsayılan eşyalarda beraberinde gömülürdü. Yani anlayacağınız şimdi Anırkabir'in altında kim bilir ne eserler var gün yüzüne çıkamamış. 

Şimdi bir çokları bu paragraftan dolayı bana sinirlenebilir. Olay ne anladınız mı? Bazı değerlerimizi yüceltirken aynı zamanda onları öyle gereksiz tabular haline getiriyoruz ki. Atatürk'ün ölümünden sonra yapılan Anıtkabir'in konumunu eleştirirken sizce Mustafa Kemal Paşa'nın hatırasına saygısızlık ediyor muyum ben? Yahu "Beni Rasattepe'ye gömün." diye bir vasiyeti bile yok!

Bir de bizde milletçe bir şey var. Bir değeri yücelteceğiz diye başka bir değeri yıkmak, gizlemek, yok saymak.

Ayasofya'nın başına gelenler örneğin. Az buçuk sanat tarihi vs. alanlar osmanlıların yaptıkları camilerde hep ayasofyayı kendilerine örnek aldıklarını bilirler. (Taa m.s. 537 yılında yapımı biten Ayasofya ayarında ibadethaneleri biz tee ne zaman yakalayabilmişiz. Misal Sultan Ahmet camii. Yapımı 1616 da bitmiş. ) İstanbul fethediliyor. Fatih Sultan Mehmet Ayasofya'yı cami'ye çeviriyor. Üzerindeki o canım mozaiklerde, camide suret olamayacağından dolayı, çinilerle kapatılıyor. ve diyor ki "bu yapıyı cami haricinde kullananlara lanet olsun." Ancak bana göre yaptığı dahiyane bir siyasetten başka bir şey değil. Eski medeniyetin en görkemli yapısını al, kendi medeniyetinin parçası haline getir. Şey gibi "biz bu topraklarda hep vardık aslında." Bu varan bir. Peki varan iki. Cumhuriyet kurulur, hanedan kovulur ve Ayasofya camii bu kez müzeye çevrilir. Eski mozaiklere ulaşılabilmek için de, üzerinden yaklaşık beş yüzyıl geçmiş, artık tarihi eser olmuş, çiniler sökülür bu seferde. Yani yine eski medeniyetin izini silme politikası.

Kızmıyorum bakın olanlara. Sadece bir resim göstermeye çalışıyorum. Diyorum ki yeni medeniyet kurulurken eskilerimiz hep tahrip ediliyor, harcanıyor ve bunlar da öyle ulvi değerlerle bize pazarlanmaya çalışılıyor ki eleştirmeye kalksak önce kendi kendimizi kınıyoruz.

Yahu keşke kendi tarihimizi hatalarıyla sevaplarıyla olduğu gibi kabul edebilseydik. Keşke korkmadan, çekinmeden rahatça eleştirebilseydik. O zaman tarihi şahsiyetlerimizi marazi değilde sağlıklı bir şekilde severdik. Bizim olduğu için, bizden olduğu için.

* * *

Aman, nereden nereye atladım. En iyisi ben kaçayım.

23 Ekim 2011 Pazar

Deprem

Daha önce hiç, bir depremi, yaşamadan, iliklerime kadar hissetmemiştim. Resmen gün boyu "Ay dur saçımı boyayayım, kuaföre gideyim, manikürüm gelmiş mi, anne çamaşırları yıkadın mı, ee ne yemek yiyeceğiz karnım acıktı." gibi aptal aptal şeylerle uğraşıp durdum. Hayır ben bir de medya özürlüsüyüm, anlayın depremin haberini tee ne zaman aldığımı. Aslında daha da haberim olmazdı da arkadaşın attığı mesaj sağolsun beni kendime getirdi. "Arkadaşlar Necdet iyi. Deprem olduğunda merkezdeymiş." Mesajı okudum ya annemle şoka girdik. "Allah kahretsin aç televizyonu aç aç aç. kanal değiştir kanal!" En sonunda bulduk haberi. Sonra bir telefon trafiği, aldı başını gitti. O bölgelere tayini çıkmış bir kaç arkadaşımla doğrudan haberleşebildim. Bazılarının iyi olduğunu gıyabında öğrendim ama daha hiç haberini alamadığım iki kişi var ve elimden onlarında iyi olması için dua etmekten başka bir şey gelmiyor. Allahım ne olur iyi olsunlar. 

8 Ekim 2011 Cumartesi

Ders Çalışmak Öyle Sıkıcı Bir Şey Ki İnsana Şiir Bile Yazdırtır


Bu yazıyı taslaklarımı karıştırırken buldum. Artık ne düşündüysem yayınlamamışım. Geride kalan öğrenciliğimden bir yazı olsun bu da. Hadi şimdi okuyun lütfen
.
***

Dün gece KPSS'ye çalışıyordum. Ama ders çalışmak gerçekten bana göre değil. acayip sıkılıyorum. Hatta sıkıntımı alsın diye zaten yapabildiğim geometri sorularını bile çözdüm bana mısın demedi. Ben de yazı yazmaya başladım. Baktım içim o kadar dolmuş ki bu öyle sıradan yazıyla atlatılabilcek bir şey değil. Sonra aklıma şiir yazmak geldi. İlham gelmeden şiir yazmaya çalışmak gibi tuhaf, aptalca bir şey yapmaya başladım anlayacağınız. Zaten hayatımda elle tutulabilir topu topu bir şiir yazmıştım. O da babamın ölüm yıl dönümündeydi zaten. Neyse dört beş mısrayı yazdım öylesine ama yok, ilham öyle benim şiir yazdığımı görüp arkamdan koşturmuyor maalesef.


Ben böyle olmuyor olmuyor diye kendimle cebelleşip dururken "Aaa!" dedim. Aklıma birşey geldiğinden değil tabi telefon çalıyordu ondan. Baktım arkadaşım. Hemen müsait misin diye sordu açar açmaz. Evet dedim, üsteledi aynı soruyu bir kaç kez. Zaten müsait misin cümlesini ne kadar bastırarak soruyorsa o kadar uzun konuşmak istiyordur bu arkadaşım. Öyle de oldu. Bir saatten fazla konuştuk. Sonra telefonu kapattım baktım bir mesaj. Başka bir arkadaşım acil konuşalım diye mesaj atmış. Onu da aradım. Oldu mu sana toplam bir buçuk saat. Artık aklımda ne şiir vardı ne ders.

Etüt'e geri döndüm eşyalarımı toplayıp yatakhaneye dönecektim ki yarım kalan şiiri gördüm. Dur dedim bir kez daha deneyeyim. Yazdım bu sefer kolayca biliyor musunuz?

Yahu ben insan hikayeleri dinlemeyi seviyorum. Çoğu insanın kafası kazan olur dinlemekten. Bense karakter heybeme bir sürü kişinin dolduğunu düşünürüm. İnsanları dinlerken onları tekrar tekrar keşfederim. Mutlu olurum. Hem doğrudan değil ama insanların anlattıkları zihnimin gerisinde bir yerlerde yer ettikçe vakti zamanı geldiğinde onlar bir şekilde bana yazılarımda yardımcı olmuş oluyorlar. Yahu rahatlıyorum be! Galiba bu yüzden öykü ve roman okumayı seviyorum ben.

Neyse fazla uzatmayım. Sonuçta şair değilim. Pek kendime de güvenmiyorum ya yine de yayınlayım dedim.

Diyalog

Dedim:
   Zihnimi doldurma
   Doldurma hayatımı
   Kabul et!
   Yoruyorsun.

Dedi: 
   Çöldeki kaktüs gibi yalnızım.
   Gövdesindeki su kadar boşum.

Dedim:
   Değilsin.
   Kaktüs su dolu
   Sen de hayat dolusun.
   Ama tavus kuşu gibi için.
   Kabarıyor, batırıyorsun.

Dedi: 
   Rahatlatıyorsun beni.

Dedim: 
   Yoruyorsun, anlamıyorsun.

Dedi:
   Yoruyorum, anlıyorum.
   Fakat, kabul et.
   Seni seviyorum!

***

Not: İnsan hikayeleri dinlemeyi o zamanlar seviyorum demiştim ama dinlediğim onca tuhaf hikayeden sonra artık sevmiyorum galiba.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Doğrudan Sorsam Ne olur Sanki

Bazen oluyor. Ara ara numarasını bilmediğim insanlar "Naber kitap gibi kız" diye mesaj yazdıklarında onların kim olduklarını sormaya utanıp "iyiyim sen nasılsın" diye cevap atmayı tercih ediyorum.  Zira diyorum ki "eğer benimle bu kadar samimi bir şekilde mesajlaşacak yetkiyi kendinde görüyorsa günlük hayatta çok iyi tanıdığım birisi olsa gerek." Ama kendimi koskoca bir riske de atmış oluyorum aslında. Çaktırmadan attığı mesajlardan onun benim neyim olduğunu çıkartabilmek riskine... Tabi işler maalesef hiç de istediğim gibi sonuçlanmıyor. Tıpkı şu vereceğim örnekte olduğu gibi.
1. Mesajlaşma

- Canım nasılsın?
- İyiyim ne olsun, pineklemece. ( Şimdi bu akrabadan biri ise pek lakayt oldu. Fakat tepki gösterirse, kim olduğunu keşfedebilirim.)
- Hmm, iyi bakalım dersler nasıl gidiyor? (Sınıftan değil, belli.)
- Eh işte, pek çalıştığım söylenemez. Sen? ( Öğrenci mi değil mi?)
- Valla ben çok çalışıyorum, yarın vizeler başlıyor. (Benimki de başlıyor. Bizim okuldan demek ki.)
- Kolay gelsin o zaman canım. tutmayım ben seni. (Sıkıldım. Hem sınıftan da değilmiş, kim olduğuna sonra bakarım.)
- Tamam canım sağ ol görüşürüz.

ikinci mesajlaşma

- Kitap gibi kız naber? (Eyvah gene aynı numara. Kız mı erkek mi, onu keşfedebilsem bari.)
- Ne olsun işte pineklemece, sen? (Aynı stil yazayım da tanımadığımı belli etmeyim.)
- Kpss çalışıyorum işte, ara verdim. (Hmm son sınıf!)
- Ee hangi şehir düşünüyorsun bakalım? (Memleketten ip ucu çıkar mı acaba?)
- Konya tabiki:) (Tara tara tara! Son sınıf konya'lı kim var?)
- Ne güzel, insallah kazanırsın memleketini (Konya'lı olduğunu kesinleştirme mesajı)
- teşekkür ederim canım. neyse görüşürüz, ben ders çalışayım. (Kız bu galiba.)

Üçüncü mesajlaşma

- Naber (Samimiyiz belli)
- iyilik senden (Bu sefer daha rahat yazacağım.)
- Ne olsun, sen de müzeyyen hocanın notları var mı diye soracaktım. ( Oha! Bizim sınıftanmış.)
- Hangi ders kuzu? (Aynı hocanın iki tane dersi var. Atağa geçtim, risk alıyorum.)
- E.K.Ö dersi canım, bilmiyor musun? (Eyvah çakılıyoruz.)
- Yok canım tabi biliyorum. Notlar ben de var kuzu. (Çamura yatma)
- Tamam onları bana getirir misin yarın? (İşte şimdi s.çtık. Soracağız el mahkum.)
- Eyvallah da şeyy, galiba telefonu değiştirdiğimden numaralar eski telefonda kalmış. Adını sorsam çok mu ayıp etmiş olurum? (Hep de aynı yalana yatılır.)
- Aşkolsun kitap gibi kız, beni nasıl hatırlamazsın, hani senle aşağı inen yürüyen merdivene tersten bilmiştik ya. (Allahım, galiba o kadar samimiymişiz(!) ki, ismi kayıtlı olmasa da onu tanımam gerekti. Bir de o değil de, ulan ben bir sürü arkadaşımla yürüyen merdivene tersten bindim yahu.)
- Şey gene hatırlamadım desem (Battı balık yan gider.)
- Zehra ben.
- Aa, zehra nasılsın? (Bu kadar heyecan yapmasa mıydım?)
- İyilik, neyse hadi görüşürüz. (Samimiyetimize(!) son nokta da böylece konmuş oldu.)

....................

Tam bir umutsuz vak'ayım değil mi? :(



9 Şubat 2011 Çarşamba

Şimdi Dikkat Buyrun!


Bir insanı, hayvanı ne bileyim cansız bir şeyi seviyorsanız lafı dönüp dolaştırıp ona getirirsiniz değil mi? Şimdi o her neyse onu sevdiğinizi başka insanların bilmesini istemiyorsanız, zihninizde türlü dalavereler yapıp sanki konu oraya tesadüf eseri gelmiş gibi yapar gene ondan bahsedersiniz değil mi? Zira insan sevdiği, değer verdiği şeyleri sürekli anmak ister. Pekala anlaştık. Ancak, sorun şu! Lafı döndürüp dolaştıran kişinin ben ciğerini tanıyor ve burnuma bu aralar kötü kokuları geliyorsa ne olacak? Ama yok ben bu sefer hiçbir şeye karışmamaya kararlıyım.

Biz insanlar böyle garibiz işte. Kendi kendimize ne güzel yalanlar söylediğimizi, ne fırıldaklar çevirdiğimizi heyecanla fısıldarız da dışarıdan anlaşılacağına ihtimal dahi vermeyiz. Halbuki doğruyu söylemek en güzeli hem de en kolayı değil mi? Ne diye gerçeği söylemiyorsun. Neden korkuyorsun. Neden böyle çekincelerde bulunuyorsun? Halbuki bir bilsen bu şekilde gözümde değerin iyice düşüyor. Seviyorsan adam gibi seviyorum de! Tamam sevdiğin şey onaylanacak gibi değil ama biz de burada adam öldürecek değiliz herhalde.

Şimdi diyeceksiniz ki “Öyle üstü kapalı yazdın ki, hiçbir şey anlamadık.” Açıkçası bu sefer tamamen içimi boşaltmak için yazdım. Başkaca bir sebebi yok. Ve şu işe bakın ki işe yaradı. Oh be! Bu anı bekliyormuşum demek ki. 

Şimdi ilk fırsatta yapmam gereken çamura yatıp da gerçekleri diğer kulağından tutunca benim anlamadığımı sanan kişiye ne hali varsa onu görmesini söyleyip bir an önce şu içimdeki alevleri söndürmek. Bu ne ya! Oyun mu oynuyoruz burada.  

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kısa... Kısa... 6

- Bir kütüphanenin arşivini ne zaman övsem hep tip tip yüzüme bakıyorlar. Beğenmediğimdeyse  "aaa olur mu?" diyorlar. Çünkü benim için güzel halk kütüphanesi demek artık basılmayan eski klasiklerin o kütüphanede bulunması demek. Yoksa güncel kitaplar kitapçılarda zaten var. Düşünsenize rafları gezerken France'nin bir daha asla çevrilip basılmamış bir edebi eleştiri kitabını buluyorsunuz.

- Bu aralar yüzük hastası oldum resmen. Nerede bijuteri görsem içeri dalıp yüzüklere bakıyorum. Hali hazırda beş tane yüzük takarken hala boş olan parmaklarım için hayıflanıp duruyorum. Anlayın artık.

- Yok kardeşim ben kendi reklamımı yapamıyorum. Edirne'de sanat tarihi okuyan bir kız yaptıklarını öyle bir anlatıyor ki sanki dünyayın sanat anlayışında en çok onun parmağı var. Hey yavrum hey, kız höyük gezisi yapacakmış. Bir de sana zaten bildiğin yunan tanrılarını sen hiç bir şey bilmiyormuşsun gibi anlatmıyor mu?  Doğrusu karşımda böylesine kendi reklamını yapan insanların yanında içimden kendi yaptıklarımdan, yapacaklarımdan bahsetmek gelmiyor. Sanki ben anlatırsam onun seviyesine inecekmişim gibi kendimi ondan garip bir şekilde üstün görüyorum. (Ama bakın yanlış anlaşılmasın. Sırf hava atmak, reklamını yapmak için söyleyenlerden bahsediyorum. Yoksa valla da billa da rahatsız olmam dinlemekten. Hatta hoşuma bile gider.)

- İnsan'ın samimi arkadaşlarından biri erkek'se neden diğer insanlar bu arkadaşın yaptığı her hareket altında öküz buzağı ilişkisi arıyorlar anlamıyorum. Sen arkadaşını ne yaptı diye merak etmez misin, bir derdi olduğunda hemen yanına koşmaz mısın, ara ara özlemez misin, ailenden arkadaşlarından bahsetmez misin, bir konu hakkında telefonda uzun uzun konuşmaz mısın, ihtiyacın olduğunda yardımını istemez misin? Yani bu arkadaş erkek olunca mı iş değişiyor?
İnsanlarsa işte böyle her şeyin altında bir çapanoğlu bulup bizim kafamızı bulandırmasa iyi olacak. Hayır sonradan sonraya "Acaba şu hareketim yanlış anlaşılır mı?" diye kendi kendine vehme kapılıyorsun olan arkadaşlığına oluyor.
Lütfen herkes kendi aklını kendine saklasın!

22 Aralık 2010 Çarşamba

Eneee! Ne Zamandır Yazmıyordu Kitap Gibi Kız

Bir aralıktan beri, konusu bence oldukça salak, bir öyküye başladım. Günlerdir onunla uğraşıyorum. Aslında hergün uğraştığım da söylenemez. Elde olan şartlara göre şöyle bir taktik geliştirdim. Haftada üç dört gün akşam saat beşten sonra Kadıköy'de bir kafeye gidiyor, her seferinde hep aynı yere oturuyor ve akşam on buçuğa kadar yazıyorum. Tıpkı mesai doldurur gibi.  
Doğrusu böyle olması çok iyi oldu benim için. Bir kere programım mümkün olduğunca sabit olduğu için başka günlerde “Hiç yazı yazmaya vakit bırakmıyorlar ki.” diye çevreye sinirlenip durmuyorm. Sonra gün içinde yazdıklarım zihnimi meşgul etmiyor. Yazamıyorum diye vicdan azabı da çekmiyorum. Biliyorum ki akşam olacak, ben cafeye gideceğim ve o anda ilham perim yanımda bitecek.

..............

Ales'e girdim bu arada. Hesaplamalarıma göre 80'in üstünde alacak gibi duruyorum. (Keşke mantık sorularına daha çok çalışsaymışım.) İnşallah düşündüğüm gibi çıkar da size rezil olmam. Laf aramızda kız kardeşim de girdi bu sınava. Sormayın fena sinir oldum ona. Yahu kız sadece bir soru boş bırakmış- ki biz o sorunun hatalı olduğunu düşünüyoruz- geri kalanı da hesaplarına göre doğruymuş. Allahım yüz mü alacak ne? Neyse bakmayın şimdi kıskandığıma, eğer yüz alırsa sağda solda onun için hava atacak olan kişi de benim.

....................

Kitap aşermeye de tam gaz devam ediyorum. Okul kütüphanesinde klasik yazarlardan seçme yapılmış bir kitap buldum. Basımı 1930 küsür. Çevirisi hakikaten oldukça vasat fakat oradan yeni yeni bir sürü isme ulaştım. Kütüphanelerde bulabildiğim kadarıyla bir kısmını ödünç aldım, onları okuyorum. Ee, haliyle kitapların çoğu çok eski. Bir çoğunun basımı 1960 yılının bilmem kaçı. Bir de insanlar elimde görmüyorlar mı bu kitapları? Hemen “Ooo, eski kitap okuyoruz.” demeye başlıyorlar. Bir türlü anlatamıyorum ki kitabı dışı değil içi için aldığımı. Kimisi onlarla hava attığı bile söyleyecek kadar bile ileri gidiyor. Yeni baskısı yapılsa onu alırdık değil mi? Bir kere eski kitapların bazılarının çevirisi güzel dahi değil.
Aman ya boş ver. İnsanların her dediğine bakar, onlara açıklama yaparsak ohooo...

...........

Son sınıf olmak çok fena bir duygu yahu. Sürekli arkadaşlarla bir arada olmak için program yapıp duruyoruz. “Hadi tiyatroya gidelim, hadi İstanbul Modern'e gidelim, hadi “Body worlds”e gidelim, hadi sinamaya gidelim, hadi hadi hadi... ” Program kumkuması olduk yemin ediyorum. Sonra farklı seçmeli dersleri alsakta inatla birbirimizi bekleyip kantinde derin muhabbetlere dalıyoruz. Sanki böyle yaparsak sene sonunu geciktirebileceğiz. Oysa dönem sonu gelmeye başladı bile. Puff!

Böyle işte dostlar. Hayat güzel, hava güzel, ben güzelim, kafam rahat. Bir de blogu ihmal etmesem çok güzel olacak :)

12 Kasım 2010 Cuma

HasTane Egzotizmi


- Teyzeee nasılsın?
- İyiyim yavrum sizi gördüm daha iyi oldum.
- Yaş kaç teyze?
- Seksen beş.
- Hay maşşallah teyzeme. Şekerin, kolesrolün var mı?
- Yok yok. (Bunu hasta yakını söylüyor.)
- Dur bakalım tahliller öyle demiyormuş. Hemşire hanım...

........

Hastaneler- eğer bir hastam yoksa veya kendim hasta değilsem- bana hep oldukça egzotik gelmiştir. Etrafta kolu, bacağı, gözü sarılı insanlar, elinde idrar ya da serum şişesiyle dolaşan amcalar yemeni ve pijamalarıyla tatlı tatlı sohbet eden refakatçiler ve geceleri hasta odalarından belli belirsiz yükselen müzik sesleriyle ayrı bir dünya gibidir hastaneler.

Ben de çok şanslıyım ki pamuk gibi yumuşak bir doktor arkadaşım var. Kendisi Ankara'nın büyük ve bilindik bir eğitim araştırma hastanesinde dahiliye asistanı. Onun yoğunluğundan yılda sadece bir ya da iki kere görüşebildiğimiz zaman dilimleri ne mutlu ki bana, hep onun nöbet geceleri oluyor. Zaten o da benim huyumu biliyor ya kontrollere giderken yanında benim de gelmeme ses çıkarmıyor.

İşte şimdi gene Ankara'dayım ve gene onunla bir gece daha nöbette geçirmeyi planlıyorum. Bakalım bu nöbet nasıl geçecek?

4 Kasım 2010 Perşembe

Anormallere Bayılıyorum


Hacettepe'li hezeyanlarımı saymazsak ilk defa tatilde bir sürü ödev yapacağım. Öncelikle pazartesine kadar ulusal tez merkezinden bulduğum tezlerin özetini çıkaracak ardından ALES'e çalışmaya devam edecek, pazartesiyse (inşaallah) ufak bir Ankara kaçamağı sonrasında Hacettepe, Ankara ve Gazi üniversitelerinin kütüphanesine gidip internette yayınlanmayan tezlerini inceleyeceğim. He bir de milli kütüphaneye gideceğim. Aslında bir değil iki ders için araştırma yapmam gerekiyor. Anne-Baba eğitimi dersi hocamız "Bilimsel araştırmalar dersi aldığınıza göre bu dersin ödevini bilisel makale şeklinde yazmalısınız." diyince zaten en tırt ödev için bile bir sürü ciddi araştırmaya giren grup arkadaşlarımın bu sefer etekleri harbi harbi tutuştu. Bu demek oluyor ki onca litaratür taradıktan sonra konuyla alakalı en az elli kişiye anket doldurtup onları değerlendirmemiz de gerekiyor.  İtiraf etmeliyim, bu sefer böyle araştırmalarla uğraşmak çok eğlendirecek beni . Belki de eski okulumu ziyaret edecek olduğum için ya da Gazi'nin çok güzel bir kütüphanesi olduğunu duyduğum için bilmiyorum. Belki de hiç birisi değil sadece sonunda Ankara'da boş boş oturmak yerine bir şeyler yapacağım için olacak bu. Ama n'apayım içinde eğlenmediğim hiç bir şey yapmayı sevmiyorum ben. (Misal konforlu şehirler arası otobüs yolculukları. Iyykk!)

Şimdi eğlence ile kütüphaneyi nasıl yakıştırdığımı merak ediyor olabilir bazılarınız. Hemen belirteyim ben de dahil düzenli kütüphane kullanıcıların neredeyse hiç biri normal değil. Ve ben normal olmayan insanları izlemekten son derece keyif alıyorum. (İstisnalar kaideyi bozmaz.)

Örneğin şu anki okulumda sırf bu yüzden drama, eğitim felsefesi, psikoloji derslerinin hocalarıyla eğitici materyaller hazırladığımız atölyenin ve şu anki staj yaptığım sınıfın hocalarını çok seviyorum. Onlarla konuşmak çok eğlenceli. Bayılıyorum onlara.

Bir de benim hem samimi hemde ödevlerde grup arkadaşı olduğum arkadaşlarım var. Dört çatlak kız! Birincisi aklına her takılan konu için ulusal tez merkezine bakan, ikincisi Hindistan'la alakalı her şeyi araştıran, gittiği tiyatro oyunlarını çok iyi eleştiren, üçüncüsü sürekli garip ve anarşik fikirleriyle siyaseti sorgulayan, dördüncüsüyse biz garip dört arkadaşını anaç mı anaç kollarıyla sarmalayan tatlı ve tek evli arkadaşımız. (Hey, ne oluyor bana. Ankara'ya gelir gelmez hemen onları özlemeye mi başladım yoksa.)

Son olarak bu kadar anormali saymışken anneannemi es geçmek olmaz değil mi? :)

Not: Anormal şeylerden bahsederken hep "kime göre, neye göre sorunu" yla da karşı karşıya kalıyorum ya bunu "BANA GÖRE" ifadesiyle belirginleştirsem iyi olacak.

Not2: Blog yazılarını google reader'dan okuyorum ve an itibariyle 596 tane okumamış olduğum yazı var. İstanbul'da biraz üşengeç oluyorum galiba. Neyse kendime ödev: Bütün yazıların hepsini okuyup bitireceğim.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Hadi sende Gel

- Kızım bir dene bak çok beğeneceksin.
- Ya acayip rahatlatıyor.
- Hadi bak Gül'le çok yalnız kaldık, sen de dene.
- Bak sen seversin böyle şeyleri, bir dene vazgeçemeyeceksin.
- Bağımlılık yapıyor ama eğlendirici de.

Böyle bir kaç koldan gelen cümleleri duyunca ne düşünürsünz? Ben şahsen süper kafa yapıcı bir uyuşturucuyu kullandırtmaya çalıştıklarını düşünürüm. Fakat "bak bu parti mal çok iyi, memenun kalacaksın, biz de kalite esas." tarzında yapılan bu konuşma tam aksine Gül'le benim twitter'da çok yalnız kalmamızdan dolayı diğer arkadaşlarımızı oraya çekme çalışmasından başka bir şey değil.

Anlayın artık ne hale geldiğimizi. Nasıl ikna etmeye çalışıyoruz arkadaşları. Zira twitter'dan her bahsettiğimizde, orada beğendiğimiz her cümleyi söyleyip güldüğümüzde boş boş yüzümüze bakıyor bu kızlar. Bizde iyice yağlayıp ballayıp onları oraya transfer ettik.

Vel hasılı kelam kendi bağımlılığımız yetmiyormuş gibi milleti de oraya çekmeye çalışıp duruyoruz. Ne olacak halimiz bilmem.