Sayfalar

hazzetmediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hazzetmediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2016 Cumartesi

çamaşırcılar Ve kuaförler

Şu ömrü hayatımda sevmediğim ama gitmeye de mecbur olduğum iki çeşit dükkan var. Allahım
nefret ediyorum onlardan!

İlki kuaförler...

Mutlaka bir önceki kestirdiğin saça bir kulp takarlar. Öyle bir aşağılarlar ki "Allahım öyle paçoz bir saçla aylarca nasıl gezmişim?" diye kendini eziklerken bulursun. Sonra mutlaka "Saçların neden bu kadar yağlı?" diye sorup hemen özel(!) bir şampuan satmaya çalışırlar. Ya da  "Saçın bakımsız kalmış, krem verelim." veya "Saçların çok güzel bozulmaması için bir krem verelim." derler. Yani her türlü keklemeye çalışırlar.
Ah bir de kaş, bıyık aldırma durumları. Resmen bütün mahrem alanın işgal edilir. Üzerine üzerine eğilmeler, yüzüne vuran sıcak nefesler. Hele bir de sigara tiryakisiyse vay haline.

2incisiyse çamaşırcılar...

Bilhassa bir sürü pahalı sütyen markası satanlar. Bunların bir kere elemanlarının çenesi çok düşük olur. Ve müşterinin kilosu, tipi ne olursa olsun her seferinde vücutlarında bir kusur bulurlar. Asla bedeninden rahatsız olmadığını, aksine sevdiğini anlatamazsın onlara. İlla ya toparlayıcı satacaklar ya destekli. Aman da "Bu denediğiniz çamaşır nasıl da güzel oldu. Eskisi gömleğinizin altından nasılda çirkin duruyordu." lafları. Sonra araya mutlaka bir mutlu müşteri anısı sıkıştırıverirler ki değerleri anlaşılsın. Valla oralara girince kaçar gibi alışveriş yapmaya çalışıyorum ama bazen yakalandığım da oluyor. Allah sonumuzu hayretsin! 

15 Nisan 2013 Pazartesi

Eski Ev Arkadaşım Nasıl Evlendi?

Geçen cumartesi yine "Evde pinekleyeceğim, hiç dışarı çıkmaya halim yok." diye evin içinde sütçü beygirleri gibi dolanırken arkadaşım, 
"Kitap gibi kız, bizimkinin nikahı varmış bugün. Sana söylemeyi unuttum." demez mi? 
Ona da dün haber vermiş. "Lan, dedim, bunlar karnı şişirdi de yıldırım mı yapıyorlar?" 
Valla ne yalan söyleyim. Kötü düşündüm. Meğer bayağıdır uğraşıyorlarmış da bize yeni haber vermişler.
 
Çekinmiş olabilirler tabi. Sonuçta yeni eve çıkarken kıza "Sen gelme!" demişim. Ama şu yazıda anlattığım üzere, haklıydım yani.

Neyse saat sabahın on buçuğuydu, telefon ettim. "Kız nikahın varmış, adresi ve saati ver de gelelim." dedim. Acayip sevindi. Hatta fazla sevindi ki tuhaf gelmişti bana. Sebebini gidince öğrenecektim.

Lakin öncesini anlatayım bir.

Öğle vakitlerinde, ev nikahı olacakmış. Belki bu işler böyle yürüyordur ama bana garip geldi doğrusu. Düşünsenize, nikah memuru "Siz hazır olunca beni evimden alırsınız." demiş. Randevu usulü değil miydi bu işler, yoksa ben mi yanlış biliyorum? Efendim, bu soruyu bir kenara bırakırsak, törenin başlaması için herkesin toplanması gerekiyormuş. Biz de ev arkadaşımla beraber fazla bekletmeyelim diye koştur koştur hazırlanmaya giriştik. Vaktimiz çok azdı. Belki iki saat içinde banyo yapmış, giyinmiş, süslenmiş, fön çektirmiş ve makyaj yapmış olmalıydık. İkimizde gardrobumuzdan kurtarıcı elbiseler aramaya başladık. Bulduk bulmasına ya benim çorabım, arkadaşın da uygun ceketi yoktu. Hızlıca evden çıkıp hayatımızın en hızlı kıyafet alışverişini yaptık. Sonra son bir sürat, doğru eve... Makyajı yaptık ya föne vakit kalmadı. Arkadaşım saçını topuz yaptı bense tel tokalarla basit bir şekil verdim. Gene de bayağı bir şekle girmiştik.

Eski ev arkadaşımın yeni konutuna ilk defa gidiyordum. Çağırmıştı ama ne bileyim pek hazzetmediğimden hiç içimden gitmek gelmemişti. Fakat nikah deyince işler değişiyor. Bir görev duygusuyla gidiveriyorsun işte.

Ev küçük bir şehir kenarı site dairesiydi. Salon ancak dokuz bilemedin on kişi alırdı ve zaten biz de o kadardık. Ben, ev arkadaşım, onun erkek arkadaşı, gelin kızın iş arkadaşı ve onun ev arkadaşlığından kontenjanlı biri daha. Damadınsa sadece tek bir arkadaşı vardı! Ah bir de nikah memurunu unutmamak gerek. İşte gelenlerin hepi topu bu! Meğer bizim gelin kızın hiç arkadaşı yokmuş. Yani geçen dönem bir iki arkadaşını görüyordum ya neden gelmediler ben de merak içerisindeyim. Bazıları "Ee insan o kadar aksi, iğne dilli olursa..." diye yorum yaptılar. Ayy, dedikodular, dedikodular...

Anne yok, baba yok, kardeş yok. Nikahta hiçbir akraba yok! Arkadaşlarsa; bir iş arkadaşı ve onun arkadaşı. Bir de biz yani yeni evlerine "Gelme" diyen eski ev arkadaşları. Durum bu kadar vahim dostlar. 

Simdi anladınız mı "Geliyoruz nikaha." deyince neden çok sevindiğini.

Kızı oğlanın ailesi istemiyormuş, onlar da nikahı kıyıp emri vaki yapmaya karar vermişler. Oğlan da herhalde ailesine yetiştirmesinler diye diğer arkadaşlarını çağırmamış. Kızın ailesi zaten ülkenin ta öbür ucunda. Hoş uçak denen bir şey var ya niyeyse onlarda gelmemiş. Böyle buruk fakat mutlu bir törendi işte. Şaka maka üzüldüm yahu. Gerçi bakın, yine de yüzleri gülüyordu. Başarmanın sevinci desek yalan olmaz.

Minik bir beyaz pasta, meyve suyu, kola almışlar. Onu kesip elleriyle servis ettiler. Hep bereber hatta- nikah memuru da dahil- hepimiz yedik, içtik, bol bol fotoğraf çektik. Sonra da yeni evlileri fazla rahatsız etmemek için erkenden yanlarından ayrıldık. Balkondan gülümserek teşekkürlerle el salladılar bize. 

Demiştim pek hazzetmiyorum diye. Fakat "Yiğidi öldür hakkını yeme." demişler. 

Helal olsun onlara!
Ah, unutmadan tabi,

ALLAH MESUT ETSİN DOSTLAR
DARISI TÜM EVLİLİK DÜŞÜNENLERE...


12 Şubat 2013 Salı

Zaptedilemeyen Çocuk ve Onun Şirret Annesi

Dostlar, Diyarbakır'dayım. Gene! Moralim fena halde bozuk. Zira ben, saf yeni öğretmen bulunduğu şehirde beş yıl çalışmadan il dışı tayin isteyemediğini öğrendi. Hoş bazısı "Ne biçim öğretmensin, nasıl bilmezsin falan." diyecek ama bilmiyordum harbiden. Neyse yahu. Ben yolculuğumdan bahsedecektim aslında.

Dün akşam uçağıyla İstanbul'dan Diyarbakır uçağına bindim. Havaalanı çok çok çok kalabalıktı. İlk aramadaki kuyruk devasaydı. Sonra check-in kuyruğu bezdirici, kapılara giden kuyruksa ölüm gibiydi. Erken gideyim oyalanırım dediğim havaalanında uçak saatine anca yetiştim diyebilirim. Tabi uçak rötarlı kalkmasaydı. sekiz buçuk uçağı oldu mu sana dokuz. Sonra birde havada tur attı, valiz bandında bavulum bir türlü meydana çıkmadı. Oldu mu sana gece on bir. Yani bu yorgunlukla, ertesi gün çalış çalışabilirsen.

Uçağın içindeyse az kaldı, bir ara avaz avaz bağırıp "Durdurun, inecek var." diye bağıracaktım. O kadar daralmıştım.

Uçağa zar zor binebildiğimde sıranın en arkalarındaydım. Ve düşünün ki valizim ağır geldiğinden dolayı el bagajıma daha çok eşya binmiş ve ağırlaşmıştı. Bir de üstüne üstlük pencere kenarındaydı yerim. Yerime bir ulaştım ki ızbandut gibi iki adam orta ve koridora yerleşmişler, beni görünce sırıtıyorlar. "Iykk. Kimlerle havada bir başıma kalacağım yav." demekten kendimi alamadım. Adamlardan birisi "İsterseniz biz kayalım siz dışa oturun." dedi. Belli ki pencere kenarını asıl kendi istiyordu da ona yer kalmamıştı. Neyse koca koca adamların arasında sıkışacak değildim. Minnetle kabul ettim. Sonra da yerleştikten sonra özellikle adamlarla göz göze gelmeyim diye bir kitap çıkarıp okumaya başladım. Ta ki tavan bölümündeki minik paneller açılana kadar. Kafamı bir kaldırdım yanımdaki insan irisiyle göz göze geldim. Gözlerimiz çakışınca adam ani bir hareketle otuz iki dişini çıkartıp, heyecanla "Siz öğretmen misiniz?" diye sormaz mı? Yahu kardeşim, insan yanındakiyle iletişim kurmaya çalışır da bu kadar mı itici olur. Adam ansızın konuşmaya başladığında kendime hakim olmasam "ayy!" diye küçük bir çığlık koparacaktım. Haliyle adama o dakikada sinir oldum. "Evet, ne alaka?" dedim en ukala halimle. "Kitap okuyorsunuz da." dedi saçma sapan bir gerekçeyle. "He öyle mi?" diyerek kafamı bir kez daha eğdim kitaba ve bir daha da kaldırmadım. Yav, biliyor musunuz? İnsanlarla göz göze gelmemek için kafayı bir yere sabitlemek öyle sıkıcı ki iyice bunaldım. Ya, işte bu yüzden durdurun, inecek var diyecektim. 

Zaten uçağa binerken belliydi yolculuğun kötü geçeceği. Tünelde ilerlerken zaptedilemeyen çocuk ve annesi lap lap gelmeye başlamışlardı. Sonra da şıp diye arkamda duruverdiler. Çocuk kadını bunaltıyor ama yetmiyormuş gibi elimdeki bagajıma ayağıyla tekme atıp duruyordu. "Şişş, çocuğum yapma!" dedim haliyle. Kadın yüksek perdeden "H'anfendi bir şey mi oldu?" demez mi? "Çocuğunuz valizime vuruyor." dedim kuyruğu dik tutmaya çalışarak. Kadın suçun tekrar kendi çocuğunun üzerine kalmasından mütevellit, çocuğuna daha çok kızdı. Ardından da ilerlemeye başladık. Kapının ağzında trafik iyice sıkıştı. Çocuk ittirip duruyor beni. Resmen düşeceğim. Gene "Şişş, yapma!" dedim artık. Kadın oğluna gene kızdı ama bana da burnundan soluyarak baktığından da adım gibi eminim. O arada yürümeye başladık. Kol çantamın kulpu, çocuğun ittirmesi yüzünden, önümdeki koltuğa sıkıştı. Çıkartayım derken kadının "Çocuğumu eziyorsunuz h'anfendi!" sesini duydum. Hem de avaz avaz. Beni millete "çocuk ezici, çocuk düşmanı" gibi lanse etmeye çalıştı belliydi. Altta kalacak değilim. "Pardon" dedim. Pardon çıkalı eşekler çoğaldı dese yeriydi. O kadar pervasız, o kadar pişkince. Kadın "İnşallah yan yana oturmayız." dedi tıslayarak. Sırıttım. Ama göstermelik. Nasıl sinir olmuştum. Bir de koltuğumu bulunca gördüğüm iki gıcık, sırıtkan izbandut. Off! Bu yolculuk hiç iyi geçmeyecekti.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Şimdi Dikkat Buyrun!


Bir insanı, hayvanı ne bileyim cansız bir şeyi seviyorsanız lafı dönüp dolaştırıp ona getirirsiniz değil mi? Şimdi o her neyse onu sevdiğinizi başka insanların bilmesini istemiyorsanız, zihninizde türlü dalavereler yapıp sanki konu oraya tesadüf eseri gelmiş gibi yapar gene ondan bahsedersiniz değil mi? Zira insan sevdiği, değer verdiği şeyleri sürekli anmak ister. Pekala anlaştık. Ancak, sorun şu! Lafı döndürüp dolaştıran kişinin ben ciğerini tanıyor ve burnuma bu aralar kötü kokuları geliyorsa ne olacak? Ama yok ben bu sefer hiçbir şeye karışmamaya kararlıyım.

Biz insanlar böyle garibiz işte. Kendi kendimize ne güzel yalanlar söylediğimizi, ne fırıldaklar çevirdiğimizi heyecanla fısıldarız da dışarıdan anlaşılacağına ihtimal dahi vermeyiz. Halbuki doğruyu söylemek en güzeli hem de en kolayı değil mi? Ne diye gerçeği söylemiyorsun. Neden korkuyorsun. Neden böyle çekincelerde bulunuyorsun? Halbuki bir bilsen bu şekilde gözümde değerin iyice düşüyor. Seviyorsan adam gibi seviyorum de! Tamam sevdiğin şey onaylanacak gibi değil ama biz de burada adam öldürecek değiliz herhalde.

Şimdi diyeceksiniz ki “Öyle üstü kapalı yazdın ki, hiçbir şey anlamadık.” Açıkçası bu sefer tamamen içimi boşaltmak için yazdım. Başkaca bir sebebi yok. Ve şu işe bakın ki işe yaradı. Oh be! Bu anı bekliyormuşum demek ki. 

Şimdi ilk fırsatta yapmam gereken çamura yatıp da gerçekleri diğer kulağından tutunca benim anlamadığımı sanan kişiye ne hali varsa onu görmesini söyleyip bir an önce şu içimdeki alevleri söndürmek. Bu ne ya! Oyun mu oynuyoruz burada.  

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kısa... Kısa... 6

- Bir kütüphanenin arşivini ne zaman övsem hep tip tip yüzüme bakıyorlar. Beğenmediğimdeyse  "aaa olur mu?" diyorlar. Çünkü benim için güzel halk kütüphanesi demek artık basılmayan eski klasiklerin o kütüphanede bulunması demek. Yoksa güncel kitaplar kitapçılarda zaten var. Düşünsenize rafları gezerken France'nin bir daha asla çevrilip basılmamış bir edebi eleştiri kitabını buluyorsunuz.

- Bu aralar yüzük hastası oldum resmen. Nerede bijuteri görsem içeri dalıp yüzüklere bakıyorum. Hali hazırda beş tane yüzük takarken hala boş olan parmaklarım için hayıflanıp duruyorum. Anlayın artık.

- Yok kardeşim ben kendi reklamımı yapamıyorum. Edirne'de sanat tarihi okuyan bir kız yaptıklarını öyle bir anlatıyor ki sanki dünyayın sanat anlayışında en çok onun parmağı var. Hey yavrum hey, kız höyük gezisi yapacakmış. Bir de sana zaten bildiğin yunan tanrılarını sen hiç bir şey bilmiyormuşsun gibi anlatmıyor mu?  Doğrusu karşımda böylesine kendi reklamını yapan insanların yanında içimden kendi yaptıklarımdan, yapacaklarımdan bahsetmek gelmiyor. Sanki ben anlatırsam onun seviyesine inecekmişim gibi kendimi ondan garip bir şekilde üstün görüyorum. (Ama bakın yanlış anlaşılmasın. Sırf hava atmak, reklamını yapmak için söyleyenlerden bahsediyorum. Yoksa valla da billa da rahatsız olmam dinlemekten. Hatta hoşuma bile gider.)

- İnsan'ın samimi arkadaşlarından biri erkek'se neden diğer insanlar bu arkadaşın yaptığı her hareket altında öküz buzağı ilişkisi arıyorlar anlamıyorum. Sen arkadaşını ne yaptı diye merak etmez misin, bir derdi olduğunda hemen yanına koşmaz mısın, ara ara özlemez misin, ailenden arkadaşlarından bahsetmez misin, bir konu hakkında telefonda uzun uzun konuşmaz mısın, ihtiyacın olduğunda yardımını istemez misin? Yani bu arkadaş erkek olunca mı iş değişiyor?
İnsanlarsa işte böyle her şeyin altında bir çapanoğlu bulup bizim kafamızı bulandırmasa iyi olacak. Hayır sonradan sonraya "Acaba şu hareketim yanlış anlaşılır mı?" diye kendi kendine vehme kapılıyorsun olan arkadaşlığına oluyor.
Lütfen herkes kendi aklını kendine saklasın!

1 Aralık 2010 Çarşamba

"Ahkam kesmemek" üzerine Ahkam kesiyorum, Peh!


Çevrede ahkam kesen birini görürüsen bil ki o konu hakkında bildikleri üç beş kelimeyi geçmez. (İstisnalar kaideyi bozmaz.)

Dün arkadaşım anlattı. Metrobüsteyken arkasındaki iki üniversite öğrencisi konuşuyorlarmış.

- Doktor  ilk önce otizm başlangıcı teşhisi koymuş ya meğer şizofren başlangıcıymış
- Aman canım boşver ikisi de delilik değil mi?
(Sorma otobüs de bir cahil kaynıyor, öğrensinler canım nedir ne değildir!)

Orada olmadığımdan konuşmanın ne şekilde devam ettiğini bilemeyeceğim ama bağıra bağıra konuşmalarından, etrafa bakıp göz süzmelerinden, kelimelerin ağızlarından fazla bilmiş çıkmasından belliymiş ahkam kestikleri. Ah ben orada olacaktım ki arkamı kibarca döner meraktan ölüyormuş gibi yaparak "Merak ediyorum otizm nasıl bir hastalık, başlangıcında ne gibi belirtiler var?" der sonra da verecekleri cevapları dinlerken sinsi sinsi gülerdim.

Ahkam kesmek "hey bana bakın gerizekalılar, sizden daha çok şey biliyorum, bilimsel terimleri cümle içinde kullanabiliyor, sentez yapabiliyorum." demek değil de nedir? Bir kere çok şey bilen insanın konuşurken doğru biliyor muyum diye hafif de olsa kendinden şüphe edebileceğini unutuyolar herhalde.

Bak bu konuyla alakalı bir şey daha var. İnsanın özgürce rahatsız olmadan bilmiyorum diyebilmesi için de ahkam kesmeyecek kadar bilmesi gerekiyor bence. Yanlış biliyorsa da doğrusunu öğrenince mutlu olmasını bilmek için de gerek bu. Zira sabitlenmiş fikrin insana konuştuklarıyla küçük düşmesinden başka ne etkisi olur ki. Anlaması gerekiyor insanın birşeyler öğrenmeye başladıkça dünyadaki bütün bilgilerin asla hepsini bilemeyeceğini. Bir sürü kitap var dünyada mesela. Hepsini insan nasıl okusun. Bu ahkam kesenler kendilerini öyle bir şey sanıyorlar ki kendi okuduklarını biz okumayınca mutlu oluyorlar. "Oley, onu geçtim!" diye mi düşünüyorlar ne.

Bak gördünüz mü ben de ahkam kesmemek gerek derken bile ahkam kesmiş oldum. Anlayacağınız daha öğrenecek çok şeyim var.
Dikkat ahkam kesenler buna benzeyebilir! (Soldakine)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Üç Alakasız Konu: Alt Ranza Savaşı, Son Sınıf Olmak ve Hamarat Kardeşim


Alt ranzayı kapmak: İşte yurt tarihinde hiç bitmeyecek bir kavga. Ne canlar yanmıştır bu kavgada, ne saçlar çekilmiş ne çemkirilmiştir suratlar. Uykusuz yolculuklar sonunda rahatlamaya bile izin vermez bu kavga.Hoş, yurdun er meydanından başarıyla çıkan azdır fakat zafer şerbeti de fevkalade lezzetlidir. Doğrusu alt ranza müthiştir, uykun geldi mi bir anda kendini yatağa atabilirsin. Dışarıdan geldin mi çantanı şöyle bir üstüne bırakabilir, üzerinde başka odadan gelen misafirleri ağırlayabilir, kimsenin yatağına oturmak zorunda kalmazsın.

İstanbul'a gelişimin ilk günü koştur koştur yurda gittim. Dinlenmedim, yemek yemedim, su içmedim. Ah şu alt ranza hırsı yok mu bende, dayanamıyorum. Zaten Ankara'dayken yurdu aradığımda telefondaki ses "Ohoo herkes geldi." dedi ya tüm yolculuk boyunca içim içimi yedi. "Ya herkes odadaysa!" Ama bir girdim ki odaya in cin top oynuyor. Kimse yok. Bir ohh! koyverdim önce sonra gittim hemen nevresimimi aldım, geldim, serdim. Nevresimli yatağa kimse dokunamaz. (muhahahaaa-kötü adam gülüşü) Valizin içindekileri de şöyle üstün körü dolaba yerlestirdim mi doğru kardeşimin evine. Haliyle oraya varmam öğleni buldu. Sen misin alt ranza da alt ranza diye tutturan. Eve bir vardım ki pert olmuşum. Akşama kadar yattım.

........

Son sınıf olmak hakikatan garip bir şeymiş. Sınıfa her giren altın günündeymişcesine birbirini öpmekle, sarılmakla meşgul. Yalnız ben şu sarılmalara, öpüşmelere sinir oluyorum. Sevmiyorum işte kardeşim. Ben illaki öpeceksem sevgimi göstermek için öperim. Eee herkese de diyemiyorsun öpüşmeyi sevmiyorum diye ben de n'apayım sadece öpeni öpüyorum. Alınıp da beni öpmedi diyense sırf bu yüzden trip yapıyorsa olmasın benimle arkadaş zaten. Galiba en çok bu yüzden yurdu seviyorum. Orada kimse tanıştığı kimseye sarılmaz. Sadece tokalaşır. Hatta yurdun havasında suyunda mı vardır bu bilmiyorum ilk defa çıkanlar bile aynısını yapıyor.

Sınıfta hal hatır sormalar, "gezelim, program yapıp." demeler... Herkeste buruk bir kavuşma sevinci. Bakışlarda "Laaan son sınıf olduk" ifadeleri, hocaların bazılarınaysa "şu mendebur kadını bile özleyecek miydim?" bakışları ve daha bir sürü son sınıfın garip psikolojileri. Kısacası son sınıf olmak hakikaten başka bir duygu.

................


Kardeşimin evine ilk defa gidiyorum ya bir garip oldum. Bir kere normalde Ankara'da olsak asla "Aç mısın abla, yemek hazırlayım mı?" demezdi. Şimdi böyle sorup üstüne üstlük masayı özenle hazırlayıverdi,  yetmezmiş gibi de "Doymazsanız bir şeyler daha hazırlayayım." dedi ya ben artık en sonunda patladım. 
"Yok ben alışkın değilim senin böyle yapmana. Bana yemek falan hazırlama. Tuhaf geliyorsun, yabancı gibi."
Bunları harbi ciddi söyledim aslında ama herkes güldü nedense. Abes kaçmış olacak. Velhasılı kelam, ben alışkın değilim kardeşimin bana yemek yapmasına.

Not: Bu yazıyı tee eylülün 21'inde yazmış taslak olarak bırakmıştım. Demek şimdiye kısmetmiş.

21 Ekim 2010 Perşembe

Biz Ezik Yurt İnsanları


İtiraf ediyorum bazen çok kötü bir insan olabiliyorum. Özellikle bam telime dokunduklarında sinsice kendi kendimi tatmin edecek şekilde intikamlar alabiliyorum. Gerçi bunun için çok ama çok damarıma basmaları beni iyice zıvanadan çıkarmaları gerekiyor.

...........

Bir bütünlemeler kraliçesi olarak okulun kapanış gününe kadar kaldım yurtta. Haliyle herkes tatile gitmiş odada tek kalmıştım. Sonra bir gün misafir bir kız geldi odaya. İzmir'den staj için geliyormuş. Allahım o kadar mızmızdı ki her gün stajda ne kadar yorulduğundan bahsedip dururdu, bu bölüm ona göre değilmiş, aslında o latin danscısı olmak istiyormuş. Bu yüzden ispanya'ya erasmusla gidecekmiş, miş de miş. Öyle burnu büyük bir kızdı ki bırak Türkçe şarkıları, İngilizce şarkıları bile beğenmez, Latin müziği dinler diğerlerini çok ezik, sıradan ve basit bulurdu. İnsanlar o parçaları nasıl dinliyorlarmış, hiç zevk yok muymuş bu insanlarda cık cık cık.

Tüm arkadaşlar gittikten sonra haliyle kimse sonradan odaya kalmaya gelen misafirden hoşlanmaz. Bu zaten kızın benden aldığı eksi bir puandı. Üstüne bir de kız odaya girer girmez mıymıntılığa da başlamasın mı?

"Uff ne kalabalık bir oda, ayy, son girişiniz gece 11 mi, ne kadar erken. İnternet bile mi yok yurtta- halbuki internet cafemiz var aşağı katta- banyolarınız ne kadar küçük, siz burada nasıl yaşıyorsunuz..." daha bunun gibi bir sürü küçük düşürücü aşağılayıcı cümleler. Nasıl gıcık oldum anlatamam. Ama bir şey de demedim. Şu gitme arefesinde en son isteyeceğim şey odada huzursuzluk olması, nefret ederim huzursuzluktan. Neyse başka bir şekilde kıza haddini bildirmem lazım ama nasıl? Öyle bir şey yapmalıydım ki hem benim yağlarım erimeli hem de kızın yaptığım şeyden haberi dahi olmamalıydı.

Sormayın benim de bir zaafım var. Yaşadığım yerleri fena sahiplenirim. Yurtta benim evim olmuş artık. Karşımda utanmadan sürekli evimin kötülenmesinden hiç hoşlanmam. İlla ki eleştirecekse bu sana düşmez ey dağdan gelip bağdakini kovan misafir, beğenmiyorsan kalma.

Bizim oda tam medikal park hastanesinin karşısına bakıyordu. Ee, haliyle hastanenin misafir kablosuz ağından internete giriyorduk. Tamam ağın şifresini vardı ama hastaneye gidip de şifreyi sorsan hemen öğrenirsin o kadar da kolay yani. Zaten biri öğrenmiş tüm yurt o ağı kullanıyor. Vel hasılı kelam bu kız "ay bu yurtta kablosuz ağ bile yok. ne banal." deyince benim gözlerden birden kıvılcımlar çaktı.
"Evet Hakkaten de yok, biz ya alt kattaki internet cafeye ya da yurdun altındaki cafeye gidiyoruz." dedim.
Bir yandan da nasıl tırsıyorum ama bu kız yurtta birilerinden şifreyi öğrenir diye. Ancak burnu o kadar havadaki yurtta kalan biz eziklere birşey sormaya bile tenezzül etmiyor. Düşünsenize yemekhane ne kadar külüstürmüş. Menemen bile yapmıyorlarmış.(!)

Kız zaten tam bir internet manyağı. Tüm gün aşağıdaki cafede oturup nete giriyor, hemde hergün. Ya da alt kattaki internet cafeye bir sürü para bayılıp çıkıyor. Akşam bir geliyor odaya, ben yatağımda bilgisayarım kucağımda oturuyorum.

- Ne yaptın bugün?
- Tüm gün internetteydim, uff ne biçim yurt bu böyle ya, hiç sevmedim.
- Sorma ya biz de idare ediyoruz işte.

Yalnız ben bir yandan bunları söylerken bir yandan da çatır çatır internette giriyorum. Ee, napalım benim kaldığım yere laf etmeyecektin, böyle uğraştırılar adamı.

Ben böyle iki hafta kadar, onun internetsizlikten sıkılma homurdanmalarını duya duya karşısında sinsice internete girdim, dosyalar indirdim, videolar izledim.

Bir de garipdir, bir tek ben değil sanki yurdun kendisi de kızın bu mızmızlıklarından haberdar gibi tüm kötü yüzünü de sürekli kıza gösteriyordu. Tuvaletler ona bozuluyor, banyolar ona soğuk akıyordu. Habuki ben onun arkasından banyoya gideyim oh, mis gibi sıcacık.

Tabi herşeyin bir sonu olduğu gibi bu internet yoksunluğunun da sonu geldi, en sonunda şifreyi öğrendi, öğrenmezolasıca. Zaten bir kaç gün kalmıştı öylece bitti günler. Sonra o nöbetçi yurda geçti bense Ankara'ya geldim.

10 Eylül 2010 Cuma

Biraz da Yanlış Anlaşıl Be!


Belediye otobüsünde yayılarak oturan erkeklere sinir oluyorum. Yahu bir heyecanla boş yer var diye sevinip oturuyorsun. Maşallah oturacak yer kalmamış. Sığ sığabilirsen. Kardeşim mecbur muyum sana, bacağını çek demeye. Oturduk yanına değil mi? Topla güzelce kendini. Bi de üstüne uyuma numarasına yatmazlar mı, al çantayı vur kafasına kafasına.

Şimdi burada adamı şöyle bir dürtükleyip "pardon bacağınızı çeker misiniz?" demem gerek değil mi? Ama gelin görün ki bunu yapmak öyle sanıldığı gibi kolay değil. Bir kere sesin öyle bir çıkacak ki, ne fazla suçlayıcı olacaksın, ne fazla sinik; ne cazgır, ne de çekingen. Zira, adamın kendi yaptığından haberi yok, "Sen bana ne demek istiyorsun" diye diklenip seni suçlu durumuna düşürüyor. (Uff, sinir oluyorum, harbi sinir oluyorum!)

...........

İki üç gün önce arkadaşıma iftara gittim. Orada da- maşaallah milletçe misafirperverliğimize diyecek yok- bir yemek yedirildim sorma gitsin. Dönüşte yanına oturduğum adam da böyle çıkınca, hah! dedim çattık. O hantallıkla adama laf anlatacak havada da değilim. Ben böyle uflayıp puflarken, karşı koltuktakiler de ufak ufak kıpırdamaya başlamasınlar mı? Dedim ki "Kızım yetiştin yetiştin, yetişemedin, bu kalabalıkta boşalan yer de mundar olur valla." Aldım kendimi tetiğe, kalktıkları an da yerlerini kapacağım. Allah, bir görün beni, o nasıl bir sürattir. Bunlar bir kalktı, ben bir seğirdim o tarafa doğru. Kucağımda ne var ne yok hepsi yere saçıldı. (Yalan yalan, sadece bir tane kitap.) Ama bu engeller ne ki, yılmadım, yıkılmadım! Düşen bir değil bin kitap olsun be. Ben aklıma koydum mu yaparım, bunlar bana vız gelir, hey yavrum hey! (Çoşuyorum, coştum.) 

Bir hışımla yerden kitabı aldığım gibi karşıdaki pencere kenarı koltuğu kapmam da bir oldu. Da bir pürüz vardı sanki etrafta. Garip bir sessizlik, tuhaf yüz ifadeleri...

Meğer benden hariç iki sevgili de oraya göz koymuş, oturacaklarmış. (Dırınırınnn) Süper! Şu hale bak sevgilileri ayırmışım. Nasıl utandım ama. Kalkamazdım da geri, orada yayılarak oturan adam vardı.Artık napayım ben de, kıza fısıldayarak "Kusura bakma. Adamdan rahatsız oldum da." dedim. (Dikkat, sıvama kısmı.) Rahatsız olmak? Neden, niçin? Benim kısa olsun diye üstü kapalı açıklamalarım, kızın acıyan yüz ifadesiyle birleşince, anladım ki adamın ne sapıklığını bırakmışım, ne tacizciliğini. Allah beni ne etmesin emi. Lafımdan geri de dönemedim. Aman, ya dedim sonra. Bırak dağınık kalsın, onunla mı uğraşacağım. 

Yalnız aldı mı beni bir korku. Ya adam duyduysa, ya aynı yerde inersek, ya "sen ne demek istedin bana" diye hesabını sorarsa. Uff, düşünmek bile istemiyorum. Neyse ki adam benden çok önce indi de rahatladım. Ohh!

..........

Vel hasıl kelam, siz siz olun. Öyle yerini kaptığınız kimselere hiç gereği yokken açıklamalarda bulunup da kendinizi gereksiz yere korkutmayın. Ne var bir daha konuşmayacaksınız, etmeyeceksiniz. Bırakın biraz da yanlış anlasınlar sizi, ölür müsünüz?

26 Ağustos 2010 Perşembe

Hiç Hazzetmiyorum

Makine varken elde yıkanan çamaşırdan, bulaşıktan, dolap bekleyen mutfak robotundan, mikserden, kullamaya kıyılmayan borcamdan, yemek, çatal-bıçak takımından, üst rafları süsleyen kaselerden; dinlenilmeyen diskman'den, walkman'den, ipod'dan, kullanılmayan bilgisayardan, evi boş bekleyen spor aletinden, alınıpta harcanmayan kontörden, çerçevelenip asılmayan resimden, okunmayıp raf bekleyen kitaptan, gazeteden, dergiden, çalışılmayan ders kitabından, çözülmeyen test ve gramer kitaplarından, yazılmayan defterden, kalemden, süs diye kutusunda bekleyen dolmakalemden

Satın alınıpta takılmayan eşarptan, şapkadan, kravattan, kemerden, çantadan, yüzükten, kolyeden, küpeden, güneş gözlüğünden; giyilmeyen tişörtten, gömlekten, elbiseden, etekten, pantolondan, ayakkabıdan, sandaletten

Telefonunun özelliklerini kullanmayandan, parfümü, deodorantı olup da sıkmayandan, kullanmayacağı makyaj malzemesi satın alandan, giysisi olup da “Hiç birşeyim yok.” diyenden, kullanmadığını hala dolabında tutandan, sürekli mızmızlanandan, herşey de mızıkçılık yapandan, tabunun en güzel yerinde oyunu bırakandan, ödev toplantısına habersiz gelmeyenden, gelip de ortamı dağıtandan, derste hocayla “gereksiz” polemiğe girip kendini bir şey sanandan, vara yoğa alınandan, ortamın huzurunu bozan kavgacılardan...


Hiç hazzetmiyorum!