Sayfalar

yurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yurt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

Ders Çalışmak Öyle Sıkıcı Bir Şey Ki İnsana Şiir Bile Yazdırtır


Bu yazıyı taslaklarımı karıştırırken buldum. Artık ne düşündüysem yayınlamamışım. Geride kalan öğrenciliğimden bir yazı olsun bu da. Hadi şimdi okuyun lütfen
.
***

Dün gece KPSS'ye çalışıyordum. Ama ders çalışmak gerçekten bana göre değil. acayip sıkılıyorum. Hatta sıkıntımı alsın diye zaten yapabildiğim geometri sorularını bile çözdüm bana mısın demedi. Ben de yazı yazmaya başladım. Baktım içim o kadar dolmuş ki bu öyle sıradan yazıyla atlatılabilcek bir şey değil. Sonra aklıma şiir yazmak geldi. İlham gelmeden şiir yazmaya çalışmak gibi tuhaf, aptalca bir şey yapmaya başladım anlayacağınız. Zaten hayatımda elle tutulabilir topu topu bir şiir yazmıştım. O da babamın ölüm yıl dönümündeydi zaten. Neyse dört beş mısrayı yazdım öylesine ama yok, ilham öyle benim şiir yazdığımı görüp arkamdan koşturmuyor maalesef.


Ben böyle olmuyor olmuyor diye kendimle cebelleşip dururken "Aaa!" dedim. Aklıma birşey geldiğinden değil tabi telefon çalıyordu ondan. Baktım arkadaşım. Hemen müsait misin diye sordu açar açmaz. Evet dedim, üsteledi aynı soruyu bir kaç kez. Zaten müsait misin cümlesini ne kadar bastırarak soruyorsa o kadar uzun konuşmak istiyordur bu arkadaşım. Öyle de oldu. Bir saatten fazla konuştuk. Sonra telefonu kapattım baktım bir mesaj. Başka bir arkadaşım acil konuşalım diye mesaj atmış. Onu da aradım. Oldu mu sana toplam bir buçuk saat. Artık aklımda ne şiir vardı ne ders.

Etüt'e geri döndüm eşyalarımı toplayıp yatakhaneye dönecektim ki yarım kalan şiiri gördüm. Dur dedim bir kez daha deneyeyim. Yazdım bu sefer kolayca biliyor musunuz?

Yahu ben insan hikayeleri dinlemeyi seviyorum. Çoğu insanın kafası kazan olur dinlemekten. Bense karakter heybeme bir sürü kişinin dolduğunu düşünürüm. İnsanları dinlerken onları tekrar tekrar keşfederim. Mutlu olurum. Hem doğrudan değil ama insanların anlattıkları zihnimin gerisinde bir yerlerde yer ettikçe vakti zamanı geldiğinde onlar bir şekilde bana yazılarımda yardımcı olmuş oluyorlar. Yahu rahatlıyorum be! Galiba bu yüzden öykü ve roman okumayı seviyorum ben.

Neyse fazla uzatmayım. Sonuçta şair değilim. Pek kendime de güvenmiyorum ya yine de yayınlayım dedim.

Diyalog

Dedim:
   Zihnimi doldurma
   Doldurma hayatımı
   Kabul et!
   Yoruyorsun.

Dedi: 
   Çöldeki kaktüs gibi yalnızım.
   Gövdesindeki su kadar boşum.

Dedim:
   Değilsin.
   Kaktüs su dolu
   Sen de hayat dolusun.
   Ama tavus kuşu gibi için.
   Kabarıyor, batırıyorsun.

Dedi: 
   Rahatlatıyorsun beni.

Dedim: 
   Yoruyorsun, anlamıyorsun.

Dedi:
   Yoruyorum, anlıyorum.
   Fakat, kabul et.
   Seni seviyorum!

***

Not: İnsan hikayeleri dinlemeyi o zamanlar seviyorum demiştim ama dinlediğim onca tuhaf hikayeden sonra artık sevmiyorum galiba.

3 Mart 2011 Perşembe

Evet, herşeye rağmen yazmaya devam!


Yurttaki oda arkadaşımızın doğum gününü kutladık bugün. Yanda gördüğünüz üzere odanın en yaşlısı olarak muz doğruyorum. Bu da yurt-kur'un meşhur mavi masası.   Ahanda onlarda benim ellerim. Parmaklarımdaki sürüp hemen kazıyarak şekil verdiğim ojelere dikkat etmezseniz sevinirim. Öyle dışarıda dolaşmadığıma emin olabilirsiniz. Zira yurtta insanlar sıkıntıdan tuhaf tuhaf bir sürü şey yapabiliyor.


Çok fenayız biz var ya. Kızın uykusu varmış, hastaymış, kendini iyi hissediyormuş falan demeden zorla yatağından kaldırdık doğumgünü çocuğunu. O mum üflenecek başka yolu yok. Pastayı iki arkadaş gelirken getirdi bizde yemeğe kadıköydeki makarnacıda yediğimizden yemek fişlerimizle kola meyve aldık. Masayı güzelce düzenledik. Yemekhaneden bir arkadaş iki tane tabak da kaçırdı. Marketten aldığımız peki pastaya mumları diktik. Yedik içtik eğlendik. Sonra da kendi bencil zevkimizi tatmin ettikten sonra hasta kızımız geri yattı.





Ranzamın tavan kısmının resmini gösteriyorum şimdi de size. Artık kitaplarımı nereye koyacağım diye bir derdim yok. Demirlerin arasına sıkıştır yeter. Çok eğlenceli ya.



Not :Blogger tekrar mı açıldı anlamadım. Gündüz mahkeme kararıyla erişim yasaklanmıştır derken şimdi tekrar girilebiliyor. Allah allah!

16 Şubat 2011 Çarşamba

Zekeriya Anonscu Amca Seni Çağırıyor

Hazır yurttaki odamda kimse yokken bu sessizlikten faydalanıp size yurttaki anonscu amcayı anlatayım.

Amcanın tamamen kendine has bir stili vardır. İsim (duraksama) Soyad (hiç durmadan) Kişiye söylenmek istenen mesaj. (burasını hızlıca söyler. Mikrofon yazmasın gibi düşüncesi olabileceğinden şüpheleniyorum.)

Saçları kırlaşmış, yaşlıca olan bu amca geçen sene bu yurt ilk açıldığında türkçesi o kadar bozuktu ki, arka arkaya iki kere söylemesine rağmen konuşması karınca basmış radyodan farksızdı. Şimdi artık daha düzgün konuşuyor. Ya da biz adamın tarzına alıştık, bilemeyeceğim. Kesinliği için geniş çaplı bir araştırma yapmak gerekebilir.

En çok yaptığı "Katlara erkek görevli personel çıkacaktır." anonsu. Amca ara ara mikrofonu da kapamayı unutuyor ondan sonra yurda naklen yayın. Geçen danışmadaki amca bozuk türkçesiyle bu anonsu yapıyordu. Mikrofonu kapatmayı yine unutmuş. Hala sesi geliyor. "Haydin, gim çıgıyosa çıgsın yokarı."

Kaloriferci Zekeriya anonsu vardır örneğin. "Kaloriferci Zekeriya olduğun yerden danışmayı ara"
Depo görevlisi Sevgi'si vardır bir de. "Depo görevlisi Sevgi hanım yerinize gidiniz."
(Neden sevgi hanımdır da zekeriya bey değildir. Mesela bu benim aklımı çok kurcalar.)

Aynı amca bazen yabancı öğrencilerin soyadlarını okumakta güçlük çeker. Ancak bu gibi durumlarda hiç istifini bozmadan "Buriyatlı Miloşa" gibi bir kendine göre hemen bir çözüm üretir. Zira onu idare çağırmıştır, ve hiç bir şey onun adını anons etmeye engel olamaz. Telaffuzu zor bir soyad bile olsa.

.................

Mezun olmaya yaklaşmak garip be. Sürekli anonsunu duyduğum amcaya gıcık olurdum eskiden. Şimdiyse sadece şirin geliyor.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Ütü Odasından Sesleniyorum

Burası iki gündür kendimi odanın demirbaşları arasına kattığım, içinde ikişer tane ütü masası ve çamaşırlığın bulunduğu küçükçe bir yer.

Odanın birinden, rica minnet, bulduğum gazeteyi kaloriferin önüne serdim, üzerine yastığımı koydum, sırtımı da peteğe dayayıp minder görevini üstlenmiş yastığıma oturdum. Kendi kendime "annesine küsüp ütü odasına sığınan kız" oyunu oynuyorum ve uzun bir süre de bu rolden dışarı çıkmayı hiç düşünmüyorum.

Burada evdeymişim gibi davranıyorum. Mesela şu dışarıdan gelen 'vınn' sesinden anladığım kadarıyla saç kurutma makinesini banyodan çıkan erkek kardeşim kullanıyor. Ben de annemle kavga ettim ütü odasına attım kendimi. Gözlerden ırak, yazı yazıp kitap okuyorum. Annem bir ara odanın kapısını açıp bir "la havle"li iç geçirip, mutfağa yemek yapmaya gidiyor. Aslında annem ne "la havle" çekerek sinirlenir ne de mutfakta sürekli yemek yapar. Ama, nedendir bilmiyorum, annemin böyle yaptığını hayal etmek beni daha çok evdeymişim gibi hissettiriyor.

Oysa gerçeklere bakacak olursak, makineyi çalıştıran ikinci katın bilmem hangi odadaki tanımadığım bir kızı. Odaya ara ara girenlerse ya sıcakta gizlice sigara içmeye çalışan tipler ya da rahat rahat telefonla konuşmaya çalışanlar. Kapıyı açıp yere postunu seren beni gördüklerinde belki yüzüme karşı "la havle" çekmiyorlar ya eminim arkamdan küfretmeyi de ihmal etmiyorlardır. Açıkçası kuruması için serilmiş çamaşırlar olmasa ne sigaralarına ne de telefonlarına karışırım ben. Sonuçta burası, özel malım ya da "kim kaparsa onundur" türü mantıklı bir yer değil ki.

Vel hasılı kelam, son sınıftayım. Bana ait bir ev özlemi içerisinde şu sıralar kendi kendimi kandırmakla meşgulüm. Ama bundan rahatsız olduğum da söylenemez. Sonuçta kendime hemen bir özel mekan bulamayacağıma göre ya yurtta hiç ütü odası olmasaydı?

10 Kasım 2010 Çarşamba

Üç Alakasız Konu: Alt Ranza Savaşı, Son Sınıf Olmak ve Hamarat Kardeşim


Alt ranzayı kapmak: İşte yurt tarihinde hiç bitmeyecek bir kavga. Ne canlar yanmıştır bu kavgada, ne saçlar çekilmiş ne çemkirilmiştir suratlar. Uykusuz yolculuklar sonunda rahatlamaya bile izin vermez bu kavga.Hoş, yurdun er meydanından başarıyla çıkan azdır fakat zafer şerbeti de fevkalade lezzetlidir. Doğrusu alt ranza müthiştir, uykun geldi mi bir anda kendini yatağa atabilirsin. Dışarıdan geldin mi çantanı şöyle bir üstüne bırakabilir, üzerinde başka odadan gelen misafirleri ağırlayabilir, kimsenin yatağına oturmak zorunda kalmazsın.

İstanbul'a gelişimin ilk günü koştur koştur yurda gittim. Dinlenmedim, yemek yemedim, su içmedim. Ah şu alt ranza hırsı yok mu bende, dayanamıyorum. Zaten Ankara'dayken yurdu aradığımda telefondaki ses "Ohoo herkes geldi." dedi ya tüm yolculuk boyunca içim içimi yedi. "Ya herkes odadaysa!" Ama bir girdim ki odaya in cin top oynuyor. Kimse yok. Bir ohh! koyverdim önce sonra gittim hemen nevresimimi aldım, geldim, serdim. Nevresimli yatağa kimse dokunamaz. (muhahahaaa-kötü adam gülüşü) Valizin içindekileri de şöyle üstün körü dolaba yerlestirdim mi doğru kardeşimin evine. Haliyle oraya varmam öğleni buldu. Sen misin alt ranza da alt ranza diye tutturan. Eve bir vardım ki pert olmuşum. Akşama kadar yattım.

........

Son sınıf olmak hakikatan garip bir şeymiş. Sınıfa her giren altın günündeymişcesine birbirini öpmekle, sarılmakla meşgul. Yalnız ben şu sarılmalara, öpüşmelere sinir oluyorum. Sevmiyorum işte kardeşim. Ben illaki öpeceksem sevgimi göstermek için öperim. Eee herkese de diyemiyorsun öpüşmeyi sevmiyorum diye ben de n'apayım sadece öpeni öpüyorum. Alınıp da beni öpmedi diyense sırf bu yüzden trip yapıyorsa olmasın benimle arkadaş zaten. Galiba en çok bu yüzden yurdu seviyorum. Orada kimse tanıştığı kimseye sarılmaz. Sadece tokalaşır. Hatta yurdun havasında suyunda mı vardır bu bilmiyorum ilk defa çıkanlar bile aynısını yapıyor.

Sınıfta hal hatır sormalar, "gezelim, program yapıp." demeler... Herkeste buruk bir kavuşma sevinci. Bakışlarda "Laaan son sınıf olduk" ifadeleri, hocaların bazılarınaysa "şu mendebur kadını bile özleyecek miydim?" bakışları ve daha bir sürü son sınıfın garip psikolojileri. Kısacası son sınıf olmak hakikaten başka bir duygu.

................


Kardeşimin evine ilk defa gidiyorum ya bir garip oldum. Bir kere normalde Ankara'da olsak asla "Aç mısın abla, yemek hazırlayım mı?" demezdi. Şimdi böyle sorup üstüne üstlük masayı özenle hazırlayıverdi,  yetmezmiş gibi de "Doymazsanız bir şeyler daha hazırlayayım." dedi ya ben artık en sonunda patladım. 
"Yok ben alışkın değilim senin böyle yapmana. Bana yemek falan hazırlama. Tuhaf geliyorsun, yabancı gibi."
Bunları harbi ciddi söyledim aslında ama herkes güldü nedense. Abes kaçmış olacak. Velhasılı kelam, ben alışkın değilim kardeşimin bana yemek yapmasına.

Not: Bu yazıyı tee eylülün 21'inde yazmış taslak olarak bırakmıştım. Demek şimdiye kısmetmiş.

21 Ekim 2010 Perşembe

Biz Ezik Yurt İnsanları


İtiraf ediyorum bazen çok kötü bir insan olabiliyorum. Özellikle bam telime dokunduklarında sinsice kendi kendimi tatmin edecek şekilde intikamlar alabiliyorum. Gerçi bunun için çok ama çok damarıma basmaları beni iyice zıvanadan çıkarmaları gerekiyor.

...........

Bir bütünlemeler kraliçesi olarak okulun kapanış gününe kadar kaldım yurtta. Haliyle herkes tatile gitmiş odada tek kalmıştım. Sonra bir gün misafir bir kız geldi odaya. İzmir'den staj için geliyormuş. Allahım o kadar mızmızdı ki her gün stajda ne kadar yorulduğundan bahsedip dururdu, bu bölüm ona göre değilmiş, aslında o latin danscısı olmak istiyormuş. Bu yüzden ispanya'ya erasmusla gidecekmiş, miş de miş. Öyle burnu büyük bir kızdı ki bırak Türkçe şarkıları, İngilizce şarkıları bile beğenmez, Latin müziği dinler diğerlerini çok ezik, sıradan ve basit bulurdu. İnsanlar o parçaları nasıl dinliyorlarmış, hiç zevk yok muymuş bu insanlarda cık cık cık.

Tüm arkadaşlar gittikten sonra haliyle kimse sonradan odaya kalmaya gelen misafirden hoşlanmaz. Bu zaten kızın benden aldığı eksi bir puandı. Üstüne bir de kız odaya girer girmez mıymıntılığa da başlamasın mı?

"Uff ne kalabalık bir oda, ayy, son girişiniz gece 11 mi, ne kadar erken. İnternet bile mi yok yurtta- halbuki internet cafemiz var aşağı katta- banyolarınız ne kadar küçük, siz burada nasıl yaşıyorsunuz..." daha bunun gibi bir sürü küçük düşürücü aşağılayıcı cümleler. Nasıl gıcık oldum anlatamam. Ama bir şey de demedim. Şu gitme arefesinde en son isteyeceğim şey odada huzursuzluk olması, nefret ederim huzursuzluktan. Neyse başka bir şekilde kıza haddini bildirmem lazım ama nasıl? Öyle bir şey yapmalıydım ki hem benim yağlarım erimeli hem de kızın yaptığım şeyden haberi dahi olmamalıydı.

Sormayın benim de bir zaafım var. Yaşadığım yerleri fena sahiplenirim. Yurtta benim evim olmuş artık. Karşımda utanmadan sürekli evimin kötülenmesinden hiç hoşlanmam. İlla ki eleştirecekse bu sana düşmez ey dağdan gelip bağdakini kovan misafir, beğenmiyorsan kalma.

Bizim oda tam medikal park hastanesinin karşısına bakıyordu. Ee, haliyle hastanenin misafir kablosuz ağından internete giriyorduk. Tamam ağın şifresini vardı ama hastaneye gidip de şifreyi sorsan hemen öğrenirsin o kadar da kolay yani. Zaten biri öğrenmiş tüm yurt o ağı kullanıyor. Vel hasılı kelam bu kız "ay bu yurtta kablosuz ağ bile yok. ne banal." deyince benim gözlerden birden kıvılcımlar çaktı.
"Evet Hakkaten de yok, biz ya alt kattaki internet cafeye ya da yurdun altındaki cafeye gidiyoruz." dedim.
Bir yandan da nasıl tırsıyorum ama bu kız yurtta birilerinden şifreyi öğrenir diye. Ancak burnu o kadar havadaki yurtta kalan biz eziklere birşey sormaya bile tenezzül etmiyor. Düşünsenize yemekhane ne kadar külüstürmüş. Menemen bile yapmıyorlarmış.(!)

Kız zaten tam bir internet manyağı. Tüm gün aşağıdaki cafede oturup nete giriyor, hemde hergün. Ya da alt kattaki internet cafeye bir sürü para bayılıp çıkıyor. Akşam bir geliyor odaya, ben yatağımda bilgisayarım kucağımda oturuyorum.

- Ne yaptın bugün?
- Tüm gün internetteydim, uff ne biçim yurt bu böyle ya, hiç sevmedim.
- Sorma ya biz de idare ediyoruz işte.

Yalnız ben bir yandan bunları söylerken bir yandan da çatır çatır internette giriyorum. Ee, napalım benim kaldığım yere laf etmeyecektin, böyle uğraştırılar adamı.

Ben böyle iki hafta kadar, onun internetsizlikten sıkılma homurdanmalarını duya duya karşısında sinsice internete girdim, dosyalar indirdim, videolar izledim.

Bir de garipdir, bir tek ben değil sanki yurdun kendisi de kızın bu mızmızlıklarından haberdar gibi tüm kötü yüzünü de sürekli kıza gösteriyordu. Tuvaletler ona bozuluyor, banyolar ona soğuk akıyordu. Habuki ben onun arkasından banyoya gideyim oh, mis gibi sıcacık.

Tabi herşeyin bir sonu olduğu gibi bu internet yoksunluğunun da sonu geldi, en sonunda şifreyi öğrendi, öğrenmezolasıca. Zaten bir kaç gün kalmıştı öylece bitti günler. Sonra o nöbetçi yurda geçti bense Ankara'ya geldim.

18 Ekim 2010 Pazartesi

RezilLiklerim ve MiM

"Bir gün içinde sevdiklerimiz için yaptığımız şeylerin neler olduğu"yla alakalı bir  konuyla Pixilated Bitch beni mimlemiş.  

İtiraf edeyim etrafta insanlar sürekli birbirini mimlerken bir hüzün kaplardı içimi. "Beni de mimleyen olacak mı acaba? Uzaktan çok mu ukala gözüküyorum da ondan mı mimlemiyorlar beni." gibi aptalca düşüncelere bile kapılıyordum ki sonunda birisi, sağ olsun, bu salakça iç konuşmalarımı duymuş da mimlemiş beni.

Şimdi yaptığım şeylere ve rezilliklerime geçeyim isterseniz.

Malum eğitim fakülteliyiz ya haliyle dersler genelde hep bizim yaptığımız sunumlarla ilerliyor. Bugünkü sunum yapan grubun da maşallah lafı sakız gibi uzatan bir elemanı vardı. Sormayın, güya sunumlar sınıfla birlikte tartışılacak, konuşmak istiyorsun bir türlü sözü bırakmıyor ki insana. Herkesin elleri havada, öyle malak gibi. Hocayı hiç sormayın zaten, böyle tartışmalar söz konusu olduğunda zevkten dört köşe kadın. Aman, işte tartışma mevzu "sınıf öğretmenleri anasınıfı öğretmenlerinden ne ister?" gibi bir konu. Kimisi diyor ki "ben istediğim gibi çocuğu serbest yetiştiririm, ertesi seneki öğretmen oryantasyonda çocuğa istediği esnekliği sağlamak zorunda.", kimisi "hayır masada oturtmayı öğretmeliyiz, o zaman suç bizde olur." diyor, kimse lafından dönmüyor. Bir de anlamıyorum bu kızları, insanlar her seferinde aynı düşünceleri farklı farklı ifade edip her seferinde birbirinden farksız yargılarda bulunuyorlar. Lafı uzatan kızsa cabası. En sonunda sınıf öğretmenliğinde çift ana dal yapan şirin bir kız söz alabildi de uzlaşmacı düzgün bir yargı ortaya konulabildi. Yalnız yok, kimse tatmin olmamış hala konuşmaya devam ediyor. Ben de lastik kız konuşmadan önce nasıl deli gibi elimi sallıyorum, nasıl konuşmaya çalışıyorum, bu başlarsa susmaz diye. Kız sanki benim onun hakkındaki düşüncelerimi okumuş gibi bana misilleme yaparcasına "Dur ben bir konuşmamı bitireyim, sen devam edersin." deyip duryor. Yahu diyorum "Benimki basit bir şey, kısacık neden ifade etmeme izin vermiyorsun?" Allem etti kallem etti, lafı zorla ağzıma tıkadı sonra da beni sinir küpü edene kadar uzun uzun konuştu. Bekledim bekledim ama biliyorum ki o sustuğunda artık benim söyleyeceklerimin hiç bir değeri olmayacak. hem zaten o kadar kısa bir şeydi ki diyeceğim. "Ç.A.D yapan şirin kız haklı, zira o iki tarafı da objektif olarak gözlemleyebiliyor." diyecektim. olmadı. Sözü en sonunda bana bıraktığında murdar oldu kelimeler. Dakikalar sonra benden gelen basit bir onaylama cümlesi, insanlara "Ulan, deminden beri bunun için mi yırtınıyordun." diye bir taraflarıyla gülmekten başka ne gibi etkisi olabilirdi ki. Hakkaten de uzun uzun dalga geçe geçe güldüler. Zaten ders arasında oda arkadaşıma yardım olsun diye sınıfta kızlara zorla erkek çorabı satmışım, bir de onun yüzünden bana gülüp duruyorlardı, bu da üstüne iyi cila oldu doğrusu.

Bu da ayrı bir vaka aslında. Oda arkadaşım harçlığını çıkartmak için bir sürü çorap almış satıyor, dedim ki ve "ben de sınıfta satayım senin için, yeni pazarlar lazım sana." Kız dedi ama "Elimde sadece erkek çorabı kaldı, senin sınıfında hep kızlar var, nasıl satacaksın?" İlla anlamak için görmem gerekiyormuş anlaşılan. Hakkaten de  sınıfta çorapları satmaya çalışırken bana gülmekte haklıydı kızlar. Ama olsun yine de 15 tane satabildim.

Neyse günün sonunda sakız uzatıcı kızı köşeye çekip şakayla karışık "Bak, ben söz aldım mı öyle uzun uzun konuşmam, biliyorsun. Bir daha söz istediğim de lafı uzatacağına diyeceğimi dedirt, karışmam yoksa." dedim. 
Bakalım daha diğer derslerin sunumu var, inşaallah sözümü tutar.

.............

Anlayacağınız bugün sevdiğim iki arkadaşım için bir şeyler yapacağım diye iyice rezil oldum sınıfta. 

Ve şimdi ben kimleri mimliyorum onlara geçelim.



Not: Yazıyı pek düzeltme şansım olmadı. Bu seferlik idare edin artık.

14 Ekim 2010 Perşembe

Kısa kısa...3

- Bu sene devlet yurtlarında haftasonu da yemek fişi veriliyor. Çok şükür! Benim gibi parasını erkenden harcayıp bitiren müsrifler için ne bulunmaz bir nimet.

-  İnsanlar yurt kaşık, çatallarını odalarına nasıl kaçırıyor, aklım almıyor doğrusu. Kantinin her yerinde görevliler var. Kağıtlar asılı dört bir yanına ,yasak diye. Ama pehh, yurt koridorları bulaşık tabaklarla dolu. Elemanlar yemiş, bir de pişkince koridora bırakmışlar. (Puff, zaten ben lisedeyken kopya da çekemezdim.)

- Ben birisine "benim bünyem sağlam hasta olmam." mı demiştim? Karnım ağrıyor resmen, üşüttüm mü ne?

- Diyorum ki "Bu aralar yurtta ne kadar çok kargosu gelen kız var, anons edip duruyorlar." Meğer Avon, Oriflame siparişleriymiş. Başka ne olabilirdi ki zaten, kız yurdundayız."

- Derste hep hocalara stajdan yakınıp duruyorlar. Neymiş efendim, öğretmenler bunlara angarya iş yaptırıyormuş. Oysa ben bu angarya işlerden büyük keyif alıyorum. Etkinliklerin ön hazırlığını yapmak, öğretmen çocuklara masal anlatırken yapılan faliyetleri panoya asmak, minik eklentilerini yapmak çok hoşuma gidiyor. Galiba bunları yaparken yalnız ve tek başıma kalabiliyorum, ondan hoşuma gidiyor. Bazen diyorum ki okulöncesi öğretmeni olmak yerine sınıfın düzeninden ve angarya işlerinden sorumlu yardımcı çalışanı mı olsam. Off, yok yok, o sınıf benim olmadığı için böyle diyorum ben. Yoksa böyle demezdim. Biliyorum tamam, üstüme gelmeyin!

- Yurtta sessiz olmaya çalışan eleman her zaman daha çok gürültü çıkarır, tecrübeyle sabittir. Abi yurda geliyorsan gürültüye alışacaksın başka yolu yok. Ben mesela sırf uyumak için kendime deniz ve yunus sesli yoga cd'si aldım. Zaman zaman onu dinleyerek uyuyorum. Zaten nasıl bir cd'yse dinlemeye başladığın anda uymaya başlıyorsun.

- Puff, bu aralar okula gitmek hiç istemiyorum.

- İlköğretim binasının kantini kendini yeniledi. Basit, yuvarlak masa ve sandalyelerinin yerine yumuşak koltuklar ahşap masalar, kenarlara köşemli, sırtları yüksek bar koltukları yerleştirdiler. Tavana afilli lambalar avizeler koydular. Hoş oldu olmasına da o koca koca koltuklu masalara bir kişi dahi otursa doluveriyorlar. Sormayın öğle vakti hiç oturacak yer bulamıyoruz. Millet yanına ilişecek tanıdık arıyor sürekli. Zaten kantin okulun ağır abileri, ülkücülerin esas mekanı. Bir de onların kalabalığı... Sinir bozucu harbiden.

- Ülkücüler demişken onların mekanını da tasvir etmeden olmaz şimdi.
Kantinin en baş kısmındaki üç beş masayı parsellemiş durumdalar. Duvarda çerçeveli bir türk bayrağı asılı. Kimse onların yerine oturamıyor. Olur da birileri yanlışlıkla(!) oturursa sonradan gelen kalabalık takım elbiseli, ağır abi grubu için yerlerinden kaldırıveriliyorlar hemen. Bir kere de biz oturmuştuk yerlerine de dik dik bakmışlardı bize. Meğer birazdan o kalabalık gruptan geleceklermiş. Hoş, onlar geldiğinde çoktan masa değiştirmiştik bile. Ama arkadaşımla bir ara özellikle oraya oturup inatla bizi kaldırmalarını bekleyeceğiz. Bakalım biz kalkmak istemeyince ne yapacaklar? Merakla bekliyorum. Herkesin görüşü, inanışı kendine. Asla karışamayız. Ama yani sizce de saçma değil mi? Kantinden bir kaç masanın parsellenmesi, oraya kimsenin oturamaması. Neyse bu konu uzar. Ben en iyisi burada keseyim.

(Bu arada mimlenmişim, aklımda. Onu da bir diğer yazıda yazmayı düşünüyorum.)