Sayfalar

annem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hastalandık mı?

Annem hasta bakmayı sevmez. Küçükken hastalandığımızda "Anneannenize anneannenize" diye bizi aşağı daireye gönderirdi. Anneannem de mübarek tam bir Florance Nightingale.  Meyveyle vitamin takviyesi, sirkeli sularla ateş düşürme operasyonu, başımızı okşayarak moral takviyesi, yok yok, her şey onda. Düşünün yirmi yedi yaşımdayım, eğer rahatsızlandığımda Ankara'daysam daha annemin "Hastalandın mı?" cümlesine maruz kalmadan hemen aşağı inebilirim. Anneannem kapıda "oy benim güzelim" cümleleri eşliğinde sarılarak alır beni içeriye. Çabucak misafir odasına götürüp sımsıcak örtülere sarar bedenimi. Size bir itirafta bulunayım mi? Ben küçükken hastalanmayı çok severdim. Çünkü ancak o zaman anneannemle aramız iyi olurdu. Onun dışında bilirsiniz, seveceği tarzda bir torun değilim. 

Aslında şu an hastayım dostlar. Bu yazıyı da onun için yazıyorum. Ev arkadaşım da, garibim, benim yüzümden hasta. Ben tam iyileşmeye başladım yazık o da benden kaptığı hastalığı çekmeye başladı. Ev nane limon, ilaç kokularıyla aksırma, öksürme seslerinden geçilmiyor. Ben zaten karşımda hasta görünce elim ayağıma dolaşan koca bir şapşal, ağrılar içinde kıvranan arkadaşımı gördükçe kendimden geçiyorum. Yav, öyle bir şey ki, elinden ilaç içirmek, şifalı bitki çayları pişirmekten başka hiç bir şey gelmiyor. O yanında ateşten tir tir titriyor da gözlerini kaçırıyorsun. Endişeni görüp iyice korkmasın diye. Keşke şimdi anneannem yanımızda olsaydı. 

Ah, bu arada hastalık sadece bir soğuk algınlığı. Görüyorsunuz değil mi halimi. Allah daha büyük hastalıklar göstermesin, ne yaparım yoksa.

27 Temmuz 2012 Cuma

Klasik Müzik, Uydudan...

Hiç paramız yoktu. Bazen olur. Bazen pek çok aileye olur. Kış mevsimindeydik. Ben Ankara'da oluğuma göre yarı yıl tatili olmalı. Erkek kardeşim üniversite sınavlarına hazırlanıyordu, annemse açık öğretim fakültesi sınavlarına. Bense gene dönemsel "İngilizce çalışmalıyım." krizine tutulmuştum.

Buz gibi bir Ankara gecesinde doğalgazımız bitmiş, elektrik sobası yakıp fatura kabartma lüksümüzse hiç yoktu. Elimizde sadece küçük bir tüp. Annem, erkek kardeşim ve ben. Dipdeki oturma odasına doluştuk. Kapıyı sımsıkı kapatıp, küçük tüpte su ısıtıp buharıyla odanın havasını ılıtmaya çalıştık. Kaynar suyla çay demleyip ders çalıştık. Ortam sessiz, çok sessizdi. Kat kat kazaklarla oturduğumuz yerimizden sadece bardağımıza çay doldurmak için kalkıyorduk. Nedendir bilmem bir de klasik müzik dinliyorduk. Uydudan. Kesin benim kaprislerimin kurbanı olmuşlardır. "Klasik müzik zeka açar." Aslında pek öyle hangi bestecinin hangi sonatı vs. anlamam. Sadece bir şeylerle ilgilenirken rahatlatır o kadar. Garip ama o gün hiç ses etmemişlerdi benim bu şımarıklığıma.

O gece çalışmamız bitti. Tüpü özenle kapattık. Aynı odada üzerimizdeki kazakları hiç çıkarmadan yorganlarımıza sarınıp yattık. Annem o sene sınavlarını verip açık öğretim fakültesinden mezun oldu. Erkek kardeşim- o kadar da sır kapılı bir durum değil ya- başarılı olduğu söylenemez. Üniversite hayalleri bir başka bahara kaldı. Ben, hala ingilizce çalışıyorum. Umarsızca.

***

Gecenin bir vakti ev elemanları uyumuş, ben de elime kitabımı almışken nedendir bilmem uydudan radyo dinlemek geldi içimden. Tv'den radyoyu tek ben dinlediğimden en son hangi kanalı açtıysam hep onu bulurum karşımda. Şimdiyse bir baktım o soğuk, su buharında ısınmaya çalışırkenki radyo açık kalmış. Birden o ana ait bütün anılar, resimler, sesler hücum etti beynime. Tutamadım içimde. Yavaşca kalktım, bilgisayarın başına geçtim.

13 Eylül 2011 Salı

Bugün Evdeyim

- Erkek kardeşim kendine bir alışveriş merkezinde iş buldu. Annem de çalışıyor zaten. Bugün evde kimse yoktu. Ben de sabah uyandıktan sonra ne yapayım ne yapayım dedim, bari biraz gezeyim. Ama önce banyo yapmam gerek. Şöyle hafif bir makyaj ve güzelleşmek. Markette çalışırken kendimi malak gibi hissediyordum. Diğer kasiyer kız "Abla sen de benim gibi makyaj yapmıyor musun?" dediğinde fark ettim bu malaklığı tabi. Ama sonuçta akşama kadar çalışırken, üzerindeki market gömleğini bile kirletmeden zor üstünde tutarken bir de yok göz kalemim akmış mı, eyvah gözümü ovuşturdum tuvalete gitmem lazım mı diye bir şey yapamayacağıma göre malak olmak en iyisi. Ama bugün evde olduğuma göre işler değişir.

- Ağzımı bir karış aça aça esnedikten sonra attım kendimi banyoya. Ama bir şey eksik böyle küvetin kenarında. Çok önemli bir gereç. Tabi bunu saçlarım iyice ıslandıktan soınra fark ettim. Şampuan bitmiş. Ben de diyorum "Neden erkek kardeşim sabah sabah saçlarını yıkamaya anneannemlere indi?" Artık el mahkum attık elimizi beyaz sabuna. Ardından bari hora gitmesin dedim ablamın çocuklarından kalma dalinle de yıkadım saçlarımı. Ne güzel(!) Böylelikle sabunsu bir yapağılık ve bebeksi bir yumuşaklıkla kafası karışmış saçlarım oldu.

- İşten çıktım. Zira dış ve iç mihraklar tarafından esas mesleğimi yapma yönünde bir baskıya uğruyorum. Açıkçası ya bu güçler çok ikna edici ya da ben de sıkıldım dıt dıt kasiyerlikten, öğretmen olmayı istiyorum artık. Aslında asıl istediğim kendi başıma bir evimin olması ya neyse. Yarın saat 11 de bir iş görüşmem var. Ne olur dua edin de olsun bu iş. Tabi ortamı da güzel olsun. Acil öğretmen arıyorlarmış. Bakalım inşallah işe girerim.

- Erkek kardeşim üniversiteyi gene kazanamadı. Bu sefer de kendi puanından hep yüksekleri tercih ettiği için. Şimdilik ek yerleştirmeyi bekliyor. Bu arada boş durmamak için iş arayışına girmişti. Ben işten çıktım çocuk hoop iş buldu. Annem benim market işine alışıp asla öğretmen olamayacağımdan korktuğu gibi ondan da paranın tadını alıp asla okumayacağından korkuyor. Ki bence ikisi de yersiz. Bunu bir şekilde anlaması gerek.

- Markette çalışırken sabahları annemin servisiyle gidiyordum. Malum yol parasından tasarruf. Haliyle iş yerine çok erken varıyordum. Ben de market açılana kadar yakındaki bir parkta oturmayı adet edinmiştim. Bir gün bir kadın geldi uzaktan. Özür diledi yanıma oturabilir miymiş, sordu. Tabi dedim ama sabah sabah hırlı mı hırsız mı korkmuştum gene de. Öyle ya bir sürü boş kamelya varken neden illa benim yanım. Hemen konuşmaya başladı. Temiz yüzlü birine benziyormuşum. Bir kızı varmış, ticaret meslek lisesini kazanmış. Göndersin miymiş göndermesin miymiş? Bir iki tavsiye de bulundum, kızın kendisi bilir, karışmayın istiyorsa gönderin falan. Sonra bu yavaş yavaş açılmaya başlamasın mı? "Kızım erkekler çok kötü, kendine aman dikkat et" den bir girip o yeni liseyi kazanmış kızının korkunç cinsel deneyimlerini anlatmaya başladı. Yok yaralar çıkmışmış, yok kızına hap içirmişler falan. İyi hoş acıklı üzülüyorsun da beni aldı mı bir tırsma. Teyzecim bunları bana niye anlatıyorsun? Laflarının arasına "genç kızsın, bunlar da anlatılmaz ya kızım seni kendime yakın gördüm." diyor, zaman zaman da "olsun anlatayım, sen de kızımın bir ablası sayılırsın." diyordu. Ben yüzümde sabit, ne tarafa çeksen o tarafa gidecek bir tebessüm, telefonuma bakıp duruyorum. Anlasın da gitsin yanımdan. Tabi anlamadı. Artık dedim "efendim benim kalkmam lazım. Geç kalıyorum iyi günler." Anlayacağınız gene buldular beni. Zaten geçen gün arkadaşımla telefonda konuşuyoruz dediğine göre yüzümde öyle bir ifade, öyle bir gülümseme varmış ki insanlar "İşte aradığım, güvenebileceğim, derdimi anlatabileceğim kişi bu." deyip koşuyorlarmış bana. Hoş, dert analığı yapmaktan hiç bir zaman sıkılmadım. Ama bazen fazla geliyor. Şekil a da görüldüğü gibi.

- Son olarak üstü kapalı bir şey söyleyeceğim. Fazla soru sormak yok. Hep yanlış zamanda, yanlış yerde ama doğru adamlara vuruluyorum. Tabi haliyle hiç bir şey olmuyor. Neyse buna da alıştım ben.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Kasiyer Oldum

Bir markette kasiyerlik işine gireli tam on bir gün oldu. Sonuçta evde boş boş oturmaktan sıkılıyordum. Kpss'den de yüksek almamıştım ki zaten atanamadım da. Ben de yaklaşık bir buçuk ay öncesinde yaptığım bir iş başvurusundan gelen çağrıyı değerlendirdim. Sonuçta çalışıyorum. Market işi harbiden yoğun. Zaman zaman yorgunluktan eve sürünerek geliyorum. Annem onca okuduğum fakülteden sonra bu işte çalışmama hala çok sinir oluyor. Özel sektörde çalışmak kolay mıymış? "Dünyanın kaç bucak olduğunu göreceksin." diyor. Halbuki annem bilmiyor ki bu dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenmeye gerçekten de can atıyorum. Düşünsenize şu yaşıma kadar tek bildiğim şey öğrencilik yapmaktı, o da baydı zaten. 

"Harbiden yahu çalışmak nasıl bir şey." Çalışmak yorucu bir şey. Ama, tamam kabul ediyorum zaman zaman özellikle laf anlamayan müşterilere papaz olsam da, market çok eğlenceli bir yermiş yav. Ne bileyim, bir kere akşam eve iş getirme gibi bir derdin yok. Öğrenciliğimiz okul dışında ödev yapmakla ya da ödevi ne zaman yapsam diye düşünmekle geçiyordu. Sürekli bir zihin çalıştırma gibi bir derdin de yok. Kasaya dikkat et. Açık çıkarma yeter. Yılların verdiği zihin sıkışmasını en sonunda rahatlattım bu iş sayesinde. Artık eve geldiğimde daha rahat yazı yazıyor daha rahat kitap okuyorum. Hiç bir şey zihnimi meşgul etmiyor.

Şimdilik bu zihin boşaması güzel şey. Ama yine de uzun sürmez. Bakalım gelecek ne getirecek?

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Anne Evi İyidir Ama Kendi Evin Candır!

 Artık mezun olup Ankara'ya kavuştuğuma göre şimdilik annemin evini mesken tutabilirim. Kendi evime çıkabilecek kadar parayı kazanana kadar tabi. Zira insan evden ne şekilde çıkarsa çıksın geri döndüğünde "benim evim" diye hanesini sahiplenemiyor. Ben de bu yüzden "Ne olur ne olmaz belki Ankara'da kalacağım tutar." diyerek şimdiden herkesi "ayrı evde yaşayabilirim" olgusuna alıştırdım bile. Yalnız büyük amcamın manevi desteğini almak bayağı zor oldu. Zira amcam "başınızda ben olsaydım (kendisi yurt dışında yaşıyor.) böyle olmazdınız." deyip duruyor. Yani ne şehir dışında okuyabilir, ne ayrı ev diye tutturabilir, ne de kafama estikçe şehir şehir dolanabilirmişim.


Amcama göre bazı zorunluluklar olmadıkça insanın kendi evine çıkmaması lazımmış. İşte benim kayış tam da bundan dolayı kopuyor ya. Çünkü bir insanın kendi hayatını kurabilmesi için illa da zorunlulukların baş göstermesi gerekli olmamalı. Hem, haydi itiraf edelim, bir çok zorunluluğu biz kendimiz oluşturuyoruz aslında. Başka bir şehirde okumayı seçiyor sonra da "Ama İstanbul'u kazandım ne yapayım" diyoruz. Veya bile isteye birisini sevip evleniyor sonra da "Ama yani evli barklı kadınım, kendi hayatımı kurmayım mı?" diyoruz. İnsan evlendiğinde ya da başka bir yere çalışmaya\okumaya gittiğinde tabiki kendi hayatını kuracak. Ama şimdi durup bir de benim açımdan bakalım. Hadi ölene kadar hiç evlenmedim ve hep Ankara'da yaşadım. Peki neden bundan dolayı "Annemin evi" nde  oturmak durumunda kalayım ki. Bakın annemin evini tırnak içine alıyorum, çünkü gerçekten de annemin evi. Tamam istediğim gibi girip, çıkıyor, kimseye hesap vermek zorunda kalmıyorum ama yine de bardaklarla tabakların yerini mutfakta bir değiştir de gör bakalım n'oluyormuş. Bir kere en azından annemin şöyle diyeceğinden yüzde doksan dokuz eminim. "Kızım ben sana karışmıyorsam sen de benim düzenime karışma!" İşte gördünüz mü? Ev onun evi, düzen onun düzeni. Benimse artık kendi düzenimi kurmaya ihtiyacım var. Evli ya da bekar. Ankara'da ya da başka bir şehirde.


Hoş bunca lafı anlatmama gerek yoktu aslında. Zaten bir şekilde İstanbul'da yaşamaya çalışan ben, "İstanbul'da iş buldum." diye ortaya çıkabilirdim. Ama işte maksat çıkıntılık olsun. Zaten amcam da konuşmanın sonunda "Biz seni biliyoruz yeğenim, ne desek değişmezsin, sen önceden de böyleydin." diye konuyu kapattı.

29 Mayıs 2011 Pazar

Bazen "Hiç bir şey beklenilmeyen" İnsan Olmak da Güzel

Kimi insana bir işi başaramadığını söylediğinizde hemen çalışıp ne kadar becerikli ve çalışkan olduğunu ispat etmeye çalışır. Aklı sıra karşısındakine ders verecektir. Bendeyse- bana böyle bir şey dendiğinde- içime kocaman bir rahatlama gelir. "Oh ne güzel benden umudu kesmişler. Şimdi kendi istediğimi rahat rahat yerine getirebilir, kimseye de hesap vermek zorunda kalmam." diye düşünürüm.

..............

Geçenlerde annemle telefonda konuşuyoruz bana "Kızım Ankara'ya gelince kendine daimi bir iş bul. Senin atanman bir seneyi geçer gibi." dedi. O zaman anladım ki annem KPSS'ye hazırlanmam konusunda da çoktan benden umudu kesmiş durumda. Gerçi bu görüşüne okul öncesine başladığımdan beri "Oo burası çok güzel, hiç ders çalışmak zorunda değilim." gibi söylemlerimin de katkısı olmuş olabilir, bilemiyorum. Ama sonuçta umudu kesmiş. Asıl önemli olan da bu.

Doğrusu annem benden büyük bir fiyaskoyla Hacettepe-Matematik bölümünü bırakıp Marmara Üniversitesine gittiğimden beridir umudu kesmiş durumda ve belki de bu yüzden ne zaman benden beklemedik güzel bir şey  çıksa benimle gururlanır, beni över durur. (Blogmu insanlar beğendiği ya da bir yazarın anlık yazdığım paragrafı beğendiğini söylediğimde, başka bir şehre gidip başıma bir iş gelmeden bir sürü şey öğrenmiş olarak geri döndüğümde, okuldaki konferansta görev aldığımda vs.) Zira benden bunları ne beklemiş ne talep etmiştir ama ben kendime göre bir şeyler yapmayı becerebilmişimdir işte. Şimdi üstüne bir de bana böyle dediği halde atanırsam görmeyin annemin keyfini. "Ben bu kıza böyle böyle demiştim ama nasıl da utandı beni" diye etrafta kurumlanıp durur. Buna rağmen öğretmen olamazsam kendini üzmez de.

Ne güzel bir şey değil mi bu. Darısı tüm ailesi tarafından beklentilere cevap vermek zorunda bırakılan kişilere.

13 Şubat 2011 Pazar

Elin Oğlu Ana Kuzusu Mu Ne

Şimdi bu asık suratlı kaynana aday adayıyla kılavuz bacımız dün oğlanı akşam getireceğiz diye söz verdi ya dedim ki "Oh, şu ipekli kumaşlara sarmaya kıyamadıkları oğlanı sonunda göreceğiz." Ama akşam telefon ettiler "misafirlerimiz geldi yarın öğlen geleceğiz." diye. Dedim aha yarın bunlar gelmezler.

Annem heyecanlı, anneannem heyecanlı. Boru mu evde kalmış kızlarına ilk defa görücü gelmiş.(pehh!) Sabahleyin  erkenden kalktık. Misafirler on iki gibi gelecekti zira. Ben işin gırgırındayım annem benden heyecanlı. Bir de gergin ki sormayın. "Uff hiç böyle sitresli işleri de sevmem ki, keşke sende ablan gibi 'anne ben evleneceğim, sizinle tanışacaklar' deseydin." deyip duruyor.

Neyse efendim giyindik, süslendik, bu sefer anneannemin gönlü olsun diye gözlük de takmadık. Hafif bir ev makyajı yaptık aşağı indik. Oturduk bekliyoruz ki gelsinler. İşte diyorum "bu sefer kız bakma olayının ne olduğunu içeriden tam olarak anlayabileceğim." Anneannem her zaman hasta olan dedemi bile bayramlık delikanlılar gibi giydirmiş. Ütülü pantolonu ve siyah gömleğinin üstüne giydiği zevkli süveteriyle adamcağız göz dolduruyordu valla. Fakat kötü sürprizin eli kulağındaydı. Birazdan kimseye sormadan telefon kablolarından süzülüp eve yayacaktı kötü mesajını.Tam gelme saatlerinde evi kılavuz kadın aradı.. O anda bir kahkaha atmışım ki sormayın. Annem sus diyor ya dinleyen kim. Ben bir yandan gülüyor bir yandan da "Aha gelmekten vazgeçtiler anne. Sen yaptığın keke yan!" diyorum. Hakikaten de gelmekten vaz geçmişler. Sebebi şu bu. Bilemezsin. Oğlan istemedi diye haber yolladılar. (Ne oğlan ama. Adam otuz yaşında.) Allahım şu hale bak! Daha kendisi görmeden anne anlatışıyla kız beğenilmiyor! (Pısırık herif!)

Bunlar gelmekten vazgeçti ya annemle anneannem benim güzelliğim hakkında kıyasıya iltifatlarda bulunmaya başlamasınlar mı? Sanırsınız ben peri padişahının kızıyım elin oğlu neler kaçırıyor da haberi yok. Mermer gibi kızmışım. (Anneannemin orjinal iltifatları.) Hiç üzülmeyecekmişim. Elimi sallasam ellisiymiş. Kaynana zaten huysuzun tekiymiş. Oğlundan önce gidip kıza bakmak da ne oluyormuş. Falan da filan. Anlayacağınız bunlar benim hatırıma kadında günah falan bırakmadılar.

Peki benim duygularım mı ne? Doğrusu oğlanın gelmediğini öğrendiğimde kahkalara boğulmadan önce derin bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Zira dün gece uyumak için gözlerimi kapatırken "Allahım benim bu güldüğüm iş başıma patlarsa ben Türkiye'yi nasıl bırakır giderim?" diyordum. "Ulan daha Türkiye'yi şöyle düzgünce gezemedik bile!"

Yani sonuç olarak oğlanın kendini göreydik iyiydi emme göremedik. Sağlık olsun. Ancak görücülük işleri bana göre değil, anladım. Hadi ben eğleniyorum tamam da iş bozulunca annem ve anneannemi bir türlü üzülmediğime ikna edemiyorum. O kötü işte.

....................

Bu görücülük olayları sırasında kendi kendime nasıl bir eş istediğimi tam anlamıyla düşünme şansım oldu. Onu da söyleyeyim de tam olsun. Benim bilgimle, ilgilendiğim konularla dalga geçmeyecek, entelektüel anlamda gelişimime destek olacak, kafa yapısı liberal olmakla birlikte akılca benden üstün olacak ama beni ezmeyi aklından bile geçirmeyecek. Çok zor görünüyor değil mi böyle birini bulmak.

Not: Aslında böyle bir arkadaşım var. Hem de erkek. Ancak ne ben ona ne de o bana aşık. Hatta bırak gönül ilişkisini neredeyse başka gönüllere olan kırgınlıklarımızı anlatıp birbirimizin omzunda ağlıyoruz o derece yani.

10 Şubat 2011 Perşembe

Annem ve Düzenli Yaşam!

- Oğlum hani ben kpss'de İstanbul'u yazacağım ya sen de İstanbul'da okumak istiyorsun. Annemde tayinini İstanbul'a mı alsa. Ne güzel düzenli bir hayatımız olur.

dedim ve o anda da ne kadar saçma bir cümle ettiğimi anladım. Zaten ben anlamasam da erkek kardeşimin suratıma attığı bakıştan da bu anlaşılıyordu.

Annem ve düzenli yaşam! Burada biraz durmak lazım.

Kamunun saygın memuru annem hafta içleri işten geldikten sonra eğer salı ya da çarşamba değilse erkenden yatar. Hatta annemin uykusu bizim sülalede tam bir dalga konusudur. Öyle fazla yemek yapmaz. Hatta tatillerde genellikle ben yaparım. Hafta sonları ara ara aklına eserse temizlik yapar. Ya da bir misafir geleceği vakit. Genel de temizliği ben yaparım. Zaten ben İstanbul'da değilken evde bile kalmaz. Direkt anneannemlerin evinde kalır. Bizim ev sadece tatillerde, özel günlerde açılan yazlık gibidir. Haliyle ben evden ayrılırken evde bir şey unuttuysam tatil dönüşü onu aynı yerinde olduğu gibi bulma ihtimalim fazlasıyla yüksektir.

Şİmdi böyle yazdım diye eleştirdiğim, tasvip etmediğim sanılmasın. Bilakis böyle olması beni hiç rahatsız etmiyor. Hatta ara ara anneannem ya da babaannemin evi gelip düzenlemesine daha çok rahatsız oluyorum. Kadının kocası öleli neredeyse yirmi yıl olmuş. Kimseye hesap vermek durumunda değil. Çocuklarını büyütmüş. İşinde gücünde. Ee tatillerde eve gelip temizlik yapan, yemek pişiren kızı da var. Daha ne olsun.

Hem onun bu salaş hali bizimle ilişkilerine de yansımış. Zaten benim en çok hoşuma giden durum da bu. Haber verdikten sonra eve kaç gibi geleceğinle, hangi arkadaşınla buluşacağınla, ne giyineceğinle falan hiç ilgilenmiyor. Hatta aslına bakarsanız benim temizlik, yemek yapmamla falan da ilgilenmiyor. (Erkek kardeşimin evi batırmasına da ben sinirlendim zaten.)

Bu rahatlık annemle konuşmalarımıza da yansımış. Onunla sanat, edebiyat, kitap, siyaset gibi konularda tıpkı samimi arkadaşlarımla konuştuğum kadar keyif alıyorum. (Tabi ara ara bir "elif şafak-aşk dedim, yazarın edebiyat anlayışından girdi dostoyevski'den çıktı" gibi tepkileri de olmuyor değil.)

Zaten benim babaanneme bu kadar sinirlenmemin sebebi de bu. Kadın geldiğinde bir anda akşam televizyon etrafına toplanmış geleneksel aile haline dönüyoruz. Asla bulaşık makinesinde bulaşıklar beklemiyor, salçalar, ve sıvı yağlar illaki cam kaba konuyor. Aynı saatte uyanıyor, aynı saatte yemek yiyoruz. Bu arada çalışan kadın da olsan, mutlaka bir kap yemek pişirmen gerektiğin dikte ediliyor. (Var ya bu yaz da amcamın kızı evleniyor. Annemle ne yapsam nerelere saklansam bilemiyorum vallahi.)

Yani demem o ki annem İstanbul'a gelip de bir ev tuttuğumuzda yine eskisi gibi "öğrenci evi" yaşantımıza devam edeceğiz. Ben de çalışıyor olacağıma göre öyle fazla temizlik falan da yapacak gibi de durmuyorum. Artık hafta da bir yardımcı kadın çağırırız eve.

Not: Aslında bizim de kendimize göre(!) bir düzenli yaşam anlayışımız var.

Not2: Resimdeki kadın değil mi? Çelişkide kaldım.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Ütü Odasından Sesleniyorum

Burası iki gündür kendimi odanın demirbaşları arasına kattığım, içinde ikişer tane ütü masası ve çamaşırlığın bulunduğu küçükçe bir yer.

Odanın birinden, rica minnet, bulduğum gazeteyi kaloriferin önüne serdim, üzerine yastığımı koydum, sırtımı da peteğe dayayıp minder görevini üstlenmiş yastığıma oturdum. Kendi kendime "annesine küsüp ütü odasına sığınan kız" oyunu oynuyorum ve uzun bir süre de bu rolden dışarı çıkmayı hiç düşünmüyorum.

Burada evdeymişim gibi davranıyorum. Mesela şu dışarıdan gelen 'vınn' sesinden anladığım kadarıyla saç kurutma makinesini banyodan çıkan erkek kardeşim kullanıyor. Ben de annemle kavga ettim ütü odasına attım kendimi. Gözlerden ırak, yazı yazıp kitap okuyorum. Annem bir ara odanın kapısını açıp bir "la havle"li iç geçirip, mutfağa yemek yapmaya gidiyor. Aslında annem ne "la havle" çekerek sinirlenir ne de mutfakta sürekli yemek yapar. Ama, nedendir bilmiyorum, annemin böyle yaptığını hayal etmek beni daha çok evdeymişim gibi hissettiriyor.

Oysa gerçeklere bakacak olursak, makineyi çalıştıran ikinci katın bilmem hangi odadaki tanımadığım bir kızı. Odaya ara ara girenlerse ya sıcakta gizlice sigara içmeye çalışan tipler ya da rahat rahat telefonla konuşmaya çalışanlar. Kapıyı açıp yere postunu seren beni gördüklerinde belki yüzüme karşı "la havle" çekmiyorlar ya eminim arkamdan küfretmeyi de ihmal etmiyorlardır. Açıkçası kuruması için serilmiş çamaşırlar olmasa ne sigaralarına ne de telefonlarına karışırım ben. Sonuçta burası, özel malım ya da "kim kaparsa onundur" türü mantıklı bir yer değil ki.

Vel hasılı kelam, son sınıftayım. Bana ait bir ev özlemi içerisinde şu sıralar kendi kendimi kandırmakla meşgulüm. Ama bundan rahatsız olduğum da söylenemez. Sonuçta kendime hemen bir özel mekan bulamayacağıma göre ya yurtta hiç ütü odası olmasaydı?

7 Aralık 2010 Salı

Ödüllü Kısa... Kısa...

Cuma günü annem geldi. Kız kardeşimle birlikte büyük adaya gittik. Ahanda yanda gördüğünüz fotoğraf da adalar vapurunda çektiğim ayaklarım. Biz annemi şuraya gidelim, buraya gidelim diye adanın iç kısmına doğru gezdirirken annem en sonunda patladı. "Kızım ben buraya deniz görmeye geldim, ev görmeye değil." Doğrusu kaç yıldır burada olduğumdan içerideki insanların denize hasret kaldığını unutmuşum. Halbuki eskileri hatırlıyorum da pikniğe falan giderken yolda minicik bir su birikintisi görsek hemen aşağı inip önüde fotoğraf çektirirdik. Hatta anneannemin gecekondusunun yakınlarında pis suların oluşturduğu gölümsü şeyde kurbağalar çıkmaya başlamıştı da "aaa!" diye heyecanla izlemiştik. Şimdi de eski hasretliğimizi unutmuş anneme "anne şöyle müze var, böyle saray var, akşam şu tiyatro var." deyip duruyoruz. Kadın deniz istiyor deniz!

................

Hastayım. Üşütmüşüm. Cumartesi günü arkadaşıma üzerimde incecik bir tunik ve pantolonla gidip de ertesi gün havalar bir anda soğuyunca kaldım mı dımdızlak. Kadıköy'de oturan arkadaşlarımdan çıktıktan sonra kardeşime gidecektim. Onun evi de öyle yerdeymiş ki trenden indikten sonra yirmi dakika yürüyorsun. Yani aslında normalde o kadar uzak değildi de incecik kumaşın içine içine giren rüzgarla yol hakikaten bitmek bilmedi. Peki sonuç... Karnım ağrıyor, öksürüyorum, boğazımda garip kekremsi bir tat var.

...............

Dün geçen sene gönüllü çalıştığım kütüphaneye kitap almaya gittim. Uzun süredir onları ziyaret etmiyordum. İnsanın bıraktığı şeyleri aynı eskisi gibi bulması ne kadar güzel bir şeymiş. Beni nerdesin sen diye öyle kızarak karşıladılar ki "Tamam ben vefasızın tekiyim" dedim artık. "ne deseniz haklısınız." Güya kitapları alıp hemen gidecektim iki saat'e yakın kaldım orada. Son dakika dedikoduları, insanların hayatında olan değişiklikler, yeni gelen çalışanı tanıştırma, başlanılan kurslar, düşünülen projeler, gıcık liseli okuyucular... kendimi bir ara sanki hala orada çalışıyormuş gibi hissettim.

...............


Beni NK ve life ödüllendirmiş. Ödüllerini daha yeni cevaplayabildim. Özür diliyorum. life'ye link koyamadım, zira bana ödülü verdikten sonra blogunu kapamış :(

23 Kasım 2010 Salı

Elim Dolu, Kolum Dolu, Oldum Renga... Rengarenk


Kadınlar canı sıkıldığında ya saçıyla oynarmış ya alışverişe çıkarmış diye bir laf vardır. Ben burada alışveriş seçeneğinin kitapçı kategorisine dahil oluyorum sanırım. Hatırlıyorum da Hacettepeyi bırakma evresinde satın aldığım Vcd-Dvd ve Kitabın haddi hesabı yoktu. Hatta bir keresinde resmen 250 tl'lik kitap aldığımı hatırlıyorum. Allahım ne fenaydı aylarca kredi kartımın taksidini ödemeye çalışmıştım.

Bu gibi durumlarda canını sıkan şey büyük ölçüde geçiyor ya geçtiği ölçüde de başka bir pürüz de ortaya çıkıyor.

“Kitapları Annen görmeden eve nasıl sokacaksın?” pürüzü.

Hacettepe zamanında kolaydı. O zamanlar hep kocaman sırt çantalarıyla dolaşırdım. Çok iyi hatırlıyorum aldığım şeylerin büyük bir kısmını çantaya tepmiş elimde üç beş kitapla sakin, bir şey sakladığımı asla belli etmeyecek şekilde durduğumu zannettiğim görünüşümle girmiştim eve. Yine çok iyi hatırlıyorum annem “Yine mi kitap aldın, evde koyacak yer kalmadı, kütüphane kullan demiyor muyum sana?” demişti de öylecene durup sırıtmıştım.

İstanbul'a giderkense annem işi iyice abartıp elime bir bilgisayar çıktısı uzatmış ve al demişti. “Bunlar istanbuldaki kütüphanelerin listesi.” (Kadın hakikaten haklıydı yahu. Kitapları yerleştireceğim diye kız kardeşimin küçücük raflarını bile işgal etmiştim. Allahtan evlendi de benim bu zulmümden kurtuldu.)

“Şimdi bayram bayram Kızılay'dan dönüşte zaten kendi evine değil, amcanlara oturmaya gideceksin, bu kitapları da sabret yarın al değil mi?” Aaa, olur mu o kitaplar alınacak. Gittim şu yazıda anlattığım sahaftan kitapları oburlukla seçtim, seçtim, seçtim. Bazen seçerken bir tereddütte kalıyorum adam “Siz rahat olun, seçin, ben size yardımcı olacağım.” diyor. Bilmiyor ki- parası da elbette sorun ama- asıl rahatsız edici olan şey aldıklarımı nasıl gizleyecek olmam. Sormayın içine minicik netbook'mu bile alacak kadar bile büyük olmayan çantama tıkıştıra tıkıştıra kitapların incelerinden bir on tane sıkıştırmayı başardım. Bu noktada kalınlık değil, sayı önemliydi zira. “Az tane aldım.” diyebilmekti asıl derdim.

Ve sonuca gelirsek amcamlara gittim, herkesin derdi başından aşkın, konuştuğu mevzularla kendinden geçmiş olduklarından benim elimdeki poşette ne olduğunu kimse sormadı, eve gelince de annem kitap sayısının azlığını görünce hiç ses çıkarmadı. Ertesi gün de bir güzel valizimi yerleştirdim. Şimdi tek sorun yarı yıl tatilinde bu kitapların zaten hep rafta oldukları süsünü düzgün verebilmek. Fakat başaracağıma eminim. :)

Not: Kızılay'a bir daha ki sefere gittiğimde sahafı görmemek için yolumu değiştireceğim. 

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bayramda Nereleri Gezecek Bu Kız

Bu tatilde de "Türkiye turu fragmanı" ma bir yer daha ekleyeceğim için mutluyum huzurluyum. Evet daha önce de yaptığım gibi yine Türkiye'den bir yeri daha keşfetmenin haklı gururunu yaşıyoruz erkek kardeşimle. Bozüyük'e gideceğiz. Ve tabiki trenle. Bu sefer annemde bizimle beraber gelecek, bundan dolayı oldukça kısa bir gezi yapmak durumunda kaldık. Mesela oradan Bursa'ya geçip ertesi gece Ankara'ya gelmeyi planlıyorduk. Gölyazı'ya falan gitmeyi hayal etmiştik ya neyse artık onu da daha sonra yaparız.

Şimdi Bozüyük'te hiç birşey yok ki niye gidiyorsunuz gibi laflar duymayım hiç birinizden. Bir kere bizim amacımız her gittiğimiz yerin mutlaka güzel olması değil, oraları görmek, bilmek,tanımak. Hem amacımız eninde sonunda tüm ülkeyi gezmek olduğu için şu yer çok güzelmiş, burası felaketmiş, aman burada göze hoş gelecek hiç birşey yokmuş gibi zırvalıklarla yer seçme gibi bir lüksümüz yok. Kaldı ki böyle demeye niyetimiz de yok. Zaten güzel yerlere herkes gitmek istediği için bir yol arkadaşı bulmak konusunda hiç bir derdimiz olmaz,bu yüzden şu anda mühim olan başkalarının gezmeye değer görmediği yerleri de görebilmek.

Neyse bakmayın böyle dediğime. Tamamen bilmediğimiz bir yere gidiyoruz. Belki de çok güzeldir oralar. İnternetten birazcık araştırma yaptım, Bozüyük'ün içinde sular akan bir mesire yeri de varmış. İçimden bir ses bu gezinin çok güzel geçeceğini fısıldıyor

Bakalım artık. Bayramın ikinci günü sabah treniyle hareket edeceğiz. Ah bir de son olarak anne ile gezgin olmak ne kadar zor olacak doğrusu onu da çok merak ediyorum şu anda.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Ev Hanımının İşine Karışılmaz

istanbul'a geldiğimin ilk günü kardeşimde kaldım ya sinirimden fıttırdım resmen.  Daha gelir gelmez annem bir yandan, kayınvalidesi bir yandan, babaannem bir yandan onun evini "daha nasıl güzelleştirebiliriz" in hummalı tartışmalarına tutuşuyorlar.  Annem "Dur ben senin balkonunu yıkakayayım" derken kaynanası "Mutfağa perde çekilecekti" diyor, babaannemse "Yürüyüş bandı nereye konsun, aman sebzeleri şöyle yapalım, Vay efendim ayna neden yemek masasının orada asılıymış, kimse kendine orada bakamazmış." laflarını sıralamakla meşgul "Babaanne o dekoratif amaçlı." dedim en sonunda da en azından ayna tartışması bitti. Doğrusu onların yaptıklarına ben bu kadar sinir oluyorsam işine karışılmasından nefret eden kardeşim ne oluyordur kimbilir.

Hiç biri de düşünmüyor ki "bu kız yeni evlendi, evine yeni yeni alışıyor, bir serbest bırakalım istediği gibi döşesin evini." Yok anlayamıyorum aile büyüklerini. Empati kurmadan yardım etmeye çalışıyor ondan sonra da bu yaptıklarıyla övünüyorlar. Ama ben lafımı hiç sakınmadım (Yine)

"Arkadaşlar ev hanımının işine karışılmaz, bırakın istediği gibi döşesin. Hem sizin yaptığınız şeyler öyle kalacak mı sanıyorsunuz? Siz gider gitmez o düzenlediğiniz şeyleri eski haline geri döndürecek." (Laf aramızda teyzemin eşi aile topluluğuna karşı her "Arkadaşlar" diye seslenişimde bana sinir oluyor, hissediyorum.)

Yahu şöyle bir baktım evine. Gayet de zevkli döşenmiş, dolaplar, kitaplık oldukça kullanışlı ve sade. Niye illa kendi zevklerine uydurmak istiyorlar anlamış değilim. Bir çeşit ego tatmini olmasından şüpheleniyorum bunun, benden söylemesi. Ya da kendini önemli gösterme çabası. Sanki misafir misafir oturduklarında çok önemsiz insanlar olacaklar da.

Not1: Bu yazıyı yazana kadar öldüm. İnsanın yazabilmasi için öncelikle yatağına alışması gerekiyormuş meğersem. Ben de şükür erkenden gidip kaptığım alt ranzama sonunda alıştım.

Not2: Güya istemeden ağzımdan kaçırdığım ipuçlarım sayesinde kız kardeşim blogumu bulmuş. Dün mesaj atıyor. "Abla kusura bakma nokta atışı yaptım. Senin blog çıktı karşıma." dedi. Çok üzüldüm çok.(!)
Aslında onunda bir blogu var. Madem beni buldu, onun da buradan reklamını yapayım. Daha iki tane yazısı olan çiçeği burnunda şirin bir blog.

limondilimi.blogspot.com

Not3: Tekrar Ukturk'e teşekkür etmek istiyorum. Sağolsun blogumu "Blogmania Editörü"nde ele almış. Yazıyı gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Durup durup acaba yanlış mı okuyorum diye tekrar tekrar okudum yazıyı. Meğer insanın kendisini başkasının gözünden okumak ne kadar hoşmuş, ne kadar güzel bir şeymiş. İstanbul'a gitmeye ramak kala iyice gerilmişken böyle bir olay beni gerçekten çok mutlu etti.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Anneme Kızaken Herşeyi Alt Üst Eden Ses

Annem yaptığı misillemeyle kardeşimle beni fena kırdı geçirdi. Bizden habersiz gidip internet tarifesini değiştirmiş sonra da eve telefon ediyor.

"Günlük üç lira ödenen tarifeye geçtim, haberiniz olsun."

Yalnız annemin gözden kaçırdığı bir durum var. O tarife günlük 500mb ile sınırlı ve kardeşim gibi interneti sadece film ve dizi izlemek için kullanan insanlar için bu ne kadar korkunç birşey biliyor musunuz? Bense İstanbul'daki arkadaşım için bilmem kaç gb lık dizi indiriyordum nasıl olsa sınırsız diye. Şu anda herşey askıya alınmış durumda. Sadece nette sörf yapabiliyoruz. Hayır tamam biz gidince annem anneannemlere taşınacak, evde kimse olmayacak, boşuna internet parası gelmesin falan fıstık da daha gitmedik ki evden, acelesi neydi anlamış değilim.

.......

Elim ayağım titriyor. Yukarıdaki yazıyı yazarken az önce apartmandan alarm sesleri gelmeye başladı. Ama öyle böyle değil. Nasıl bir siren sesidir bu allahım? Dış kapıyı açınca sesler iyice içeriye doldu. Üst kattaki daireden geliyormuş. Allahım gündüz gözüne hiç mi insan olmaz evlerde. Bir biz çıktık dışarı bir de anneannemler ve karşı komşu. Yangın alarmıymış. Ben bunu duydum ya gerçek mi yanlış mı olduğuna bakmadan doğru odama koşup üstümü bir çırpıda değiştirdim.Öyle sünük sünük pijamalarla kaçamazdım herhalde. Bir de aklımdan son sürat hesap yapıyorum. Bilgisayarımı alırım, zaten küçücük birşey, kaplumbağayı elimde mi taşısam, balığımı fanusuyla götürsem bardağa mı koysam, çantamı alayım mı, Allah kahretsin şimdi yanarsa apartman bir ton kitap de gidecek...

Neyse ki yangın değil hırsız alarmıymış, evin kızı şifreyi unutmuş, kapıyı açınca alarm çalmaya başlamış.

Fakat şimdi düşünmüyor değilim. Acaba evde şöyle dışarıya çıktığında rahatsız olamayacak eli yüzü düzgün, eşaofmanlarla mı otursam. Daha hızlı bir şekilde kaçardım. Üff, onlar da hiç rahat olmaz ki.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Kısa Kısa...

- En çok beni irlanda'dan düzenli olarak okuyan kişiyi merak ediyorum. belki izleyiciler arasında bu kişi de vardır ama ben yine de kim olduğunu çıkaramadım.
Hey, irlanda'da daki okurum söyle hangi şehirdesin. Dublindeysen eğer benim için James Joyce'ye ve Oscar Wilde'de bir selam çak. Ve kimsin sen?

- Annem şu yazıma inat bugün tam bir temizlik kumkumasına dönüştü. 30 Ağustosun da tatil olmasını fırsat bilerek tüm bayram temizliğini yapıp çıkmak istiyormuş. Hadi bakalım...

- Dün erkek kardeşimle masa tenisi oynamaya gittik ve ben ona göre o kadar kötü oynuyordum ki artık utancımdan "kusura bakma kardeşim, bir daha benimle oynamak istemezsen anlarım." dedim. Peki o ne dedi bunun üzerine? "Yok abla ben çok eğleniyorum, ama seninle eğleniyorum. Hem sende yeteneğin çekirdeği de var. Ay çekirdeği kadar." Acilen bu lafları ona yedirmek için masa tenisinde ustalaşmam gerek.

- Yeni evli kardeşimle telefonda konuştum. Şimdi de eşinin şok olmaları arasında 1000 parçalık puzzesini hiç resmine bakmadan yapıyormuş. (Sanırım eşi onun o puzzle'yi kaç kere yapıp bozduğunu bilmiyor.)

- Hazır su böreği yufkasından börek hiç güzel olacak gibi durmuyor. Bilmiyorum iftardan sonra karar vereceğim buna.

- Ve son olarak akşama bamya var. oley!