Sayfalar

babaannem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
babaannem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2012 Cuma

Sınıkçı

İki kere kolum kırıldı. Hem de tam aynı yerden.

Birincisinde daha okula gitmiyordum. Aklımda ne ağrısı var ne de kolumu bu hale nasıl getirebildiğim. Hatırladığım şeylerse etrafında beyaz dumanlar tüten, puslu cam arkasından görünen anılar sadece. Hansel ve gratel masalındaki şeker evin tahta versiyonu bir barakaya götürüldüğümü hatırlıyorum. İçinde de kırış kırış, çökük yüzünde neredeyse hiç diş kalmamış, kalanlarsa renk bakımından civcivlerle yarışacak cinste bir yaşlı kadın. Gülerken tıpkı söylediğim masaldaki gibi sesler çıkarıyordu. Çok korkmuş ama beni o sınıkçı karıya götüren yaşlı teyzeden dolayı gıkımı çıkaramadığımı anımsıyorum. Cadı kadın kah kah gülerken koluma içinde dünyanın en iğrenç kokan patlıcan, bamya karışımı sebze yemeğinin yayıldığı bir kumaş parçasını koluma sarmıştı. Kumaş sertleşsin diye de yumurtaya bulamıştı. Bileğimden dirseğime kadar iğrenç yemekli ve kurumuş yumurtalı sem sert bir kumaşla gezmiştim kaç gün. Kolum iyileştiği zaman annem lavabonun altında saatlerce ıslatarak artık çürümüş olan o sebzeli kumaşı çıkarmıştı. uzvum iyiydi iyi olmasına ya, etraftaki pis koku fena halde sinir bozucuydu.

İkincisinde akıllanmıştım artık. Boru mu bu, bugüne bugün üçüncü sınıf öğrencisiydim ve çoktan öğretmenlerimden sınıkçıların ne düzenbaz ne şarlatan olduğunu öğrenmiş, doktorlardan başka kimseye gitmemem gerektiğini iyice bellemiştim(!) Tabi kolum kırıldığında kimse bana "Kızım doktora mı, sınıkçıya mı?" diye sorma gereği duymadı. Babaannem beni tutup doğruca yürüye yürüye uzak dereboyu mahallelerinden birine götürdü. Amanın, bu seferki aksi mi aksi yaşlı adamın tekiydi. Kolumu şöyle bir ovalamaya başladı. Ben durur muyum, bastım çığlığı. Adam bir sinirlendi. Kolumu pis bir bez parçasıymışcasına fırlatıp "Eeehh! Ben yapmam bunun kolunu, kime gidiyorsanız ona gidin." dedi. Ha ha ha hah! İşte zafer! Tabi bunu daha babaannem anlayamadığı için benim zafer sarhoşluğuyla kaçmam gerekti. Evden hızla çıkıp, koşa koşa uzaklaşmaya başladım. Babaannem bir yandan bana yetişmeye çalışıyor, bir yandan da "Gel orası evin yolu değil, korkma geri götürmeyeceğim seni." diyordu. Epey bir kovalamaca yaşadık. Ben en sonunda ikna oldum olmasına ya yoldan o kadar sapmışız ki geri dönüp eve gidene kadar ayaklarımıza kara sular inmişti. Benim kırık kolumun ağrısıysa cabası.

Neyse sonunda bir devlet hastanesine gittik. Sanki ora da pek matah bir yermiş gibi bozuk olan röntgen makinesinin tamirini tam bir hafta bekledik! En sonunda alçımı yaptıklarında kolum kaynamaya başlamıştı bile. Allahtan, eğri kaynamadı.

14 Ağustos 2012 Salı

Hastane Günlüğü

Bu yaz babaannemle sağ olsun deli gibi hastaneye gidiyoruz. Ahdetmişiz gibi sür'atle uğramadığımız tüm polikliniklere selam çakma hedefimizden şaşmadan koşturuyoruz. Zaten doktorlar da- bizim bu güya kendi kendimize verdiğimiz sözden haberdarmışcasına- o birim senin bu birim benim dolaştırıp duruyorlar bizi. Resmen hastanelerin her bir koridorunu ezber ettim. Ultrason mu çekilecek, daha sormadan hangi blogun kaç nolu odasında çekileceğini biliyor alışkın adımlarla yöneliveriyoruz. Kantin fiyatlarını adımız gibi ezberleyip bugün ne yesek acaba tarzında şirin eğlencelere gark ediyoruz kendimizi. Sekreter hanım kanıksadı artık yüzümü. Eskiden otur!, şıraya geç!, vezneye git! diye emirler veren kadın şimdi "merhaba canım" diye karşılar oldu beni. Hastalar desen hep tanıdık yüz. "Oo Ayşe teyze, daha bitmedi mi senin tedavin?" Maalesef hastanelerimiz "bugün git yarın gel" mantalitesini en iyi uygulayanların başında geldiğinden kimse işini bitirip gidemiyor ki. 

Eskiden sıradışı ve garip gelen şeyler, şimdi birer göz alışkanlığına dönüştü. Sedyedeki adam ne kadar zayıf diye hayrete düşerken şimdi beynim yorumda bulunmaya bile tenezzül etmiyor. İki askerin koluna girdiği mahkum hastalar da pek enterese etmiyor beni. Yani tam bir kanıksama halindeyim. Fakat hastanelerle bu kadar içli dışlı olduğumdan beri şu hiç aklımdan gitmiyor. Bir gün bu koridorlarda ömrümü çürütmemek için şimdiden düzenli cekap yaptırma fikri. Zira bakalım ileride beni hastaneye getirecek bir torun bulabilecek miyim?

10 Şubat 2011 Perşembe

Annem ve Düzenli Yaşam!

- Oğlum hani ben kpss'de İstanbul'u yazacağım ya sen de İstanbul'da okumak istiyorsun. Annemde tayinini İstanbul'a mı alsa. Ne güzel düzenli bir hayatımız olur.

dedim ve o anda da ne kadar saçma bir cümle ettiğimi anladım. Zaten ben anlamasam da erkek kardeşimin suratıma attığı bakıştan da bu anlaşılıyordu.

Annem ve düzenli yaşam! Burada biraz durmak lazım.

Kamunun saygın memuru annem hafta içleri işten geldikten sonra eğer salı ya da çarşamba değilse erkenden yatar. Hatta annemin uykusu bizim sülalede tam bir dalga konusudur. Öyle fazla yemek yapmaz. Hatta tatillerde genellikle ben yaparım. Hafta sonları ara ara aklına eserse temizlik yapar. Ya da bir misafir geleceği vakit. Genel de temizliği ben yaparım. Zaten ben İstanbul'da değilken evde bile kalmaz. Direkt anneannemlerin evinde kalır. Bizim ev sadece tatillerde, özel günlerde açılan yazlık gibidir. Haliyle ben evden ayrılırken evde bir şey unuttuysam tatil dönüşü onu aynı yerinde olduğu gibi bulma ihtimalim fazlasıyla yüksektir.

Şİmdi böyle yazdım diye eleştirdiğim, tasvip etmediğim sanılmasın. Bilakis böyle olması beni hiç rahatsız etmiyor. Hatta ara ara anneannem ya da babaannemin evi gelip düzenlemesine daha çok rahatsız oluyorum. Kadının kocası öleli neredeyse yirmi yıl olmuş. Kimseye hesap vermek durumunda değil. Çocuklarını büyütmüş. İşinde gücünde. Ee tatillerde eve gelip temizlik yapan, yemek pişiren kızı da var. Daha ne olsun.

Hem onun bu salaş hali bizimle ilişkilerine de yansımış. Zaten benim en çok hoşuma giden durum da bu. Haber verdikten sonra eve kaç gibi geleceğinle, hangi arkadaşınla buluşacağınla, ne giyineceğinle falan hiç ilgilenmiyor. Hatta aslına bakarsanız benim temizlik, yemek yapmamla falan da ilgilenmiyor. (Erkek kardeşimin evi batırmasına da ben sinirlendim zaten.)

Bu rahatlık annemle konuşmalarımıza da yansımış. Onunla sanat, edebiyat, kitap, siyaset gibi konularda tıpkı samimi arkadaşlarımla konuştuğum kadar keyif alıyorum. (Tabi ara ara bir "elif şafak-aşk dedim, yazarın edebiyat anlayışından girdi dostoyevski'den çıktı" gibi tepkileri de olmuyor değil.)

Zaten benim babaanneme bu kadar sinirlenmemin sebebi de bu. Kadın geldiğinde bir anda akşam televizyon etrafına toplanmış geleneksel aile haline dönüyoruz. Asla bulaşık makinesinde bulaşıklar beklemiyor, salçalar, ve sıvı yağlar illaki cam kaba konuyor. Aynı saatte uyanıyor, aynı saatte yemek yiyoruz. Bu arada çalışan kadın da olsan, mutlaka bir kap yemek pişirmen gerektiğin dikte ediliyor. (Var ya bu yaz da amcamın kızı evleniyor. Annemle ne yapsam nerelere saklansam bilemiyorum vallahi.)

Yani demem o ki annem İstanbul'a gelip de bir ev tuttuğumuzda yine eskisi gibi "öğrenci evi" yaşantımıza devam edeceğiz. Ben de çalışıyor olacağıma göre öyle fazla temizlik falan da yapacak gibi de durmuyorum. Artık hafta da bir yardımcı kadın çağırırız eve.

Not: Aslında bizim de kendimize göre(!) bir düzenli yaşam anlayışımız var.

Not2: Resimdeki kadın değil mi? Çelişkide kaldım.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Ev Hanımının İşine Karışılmaz

istanbul'a geldiğimin ilk günü kardeşimde kaldım ya sinirimden fıttırdım resmen.  Daha gelir gelmez annem bir yandan, kayınvalidesi bir yandan, babaannem bir yandan onun evini "daha nasıl güzelleştirebiliriz" in hummalı tartışmalarına tutuşuyorlar.  Annem "Dur ben senin balkonunu yıkakayayım" derken kaynanası "Mutfağa perde çekilecekti" diyor, babaannemse "Yürüyüş bandı nereye konsun, aman sebzeleri şöyle yapalım, Vay efendim ayna neden yemek masasının orada asılıymış, kimse kendine orada bakamazmış." laflarını sıralamakla meşgul "Babaanne o dekoratif amaçlı." dedim en sonunda da en azından ayna tartışması bitti. Doğrusu onların yaptıklarına ben bu kadar sinir oluyorsam işine karışılmasından nefret eden kardeşim ne oluyordur kimbilir.

Hiç biri de düşünmüyor ki "bu kız yeni evlendi, evine yeni yeni alışıyor, bir serbest bırakalım istediği gibi döşesin evini." Yok anlayamıyorum aile büyüklerini. Empati kurmadan yardım etmeye çalışıyor ondan sonra da bu yaptıklarıyla övünüyorlar. Ama ben lafımı hiç sakınmadım (Yine)

"Arkadaşlar ev hanımının işine karışılmaz, bırakın istediği gibi döşesin. Hem sizin yaptığınız şeyler öyle kalacak mı sanıyorsunuz? Siz gider gitmez o düzenlediğiniz şeyleri eski haline geri döndürecek." (Laf aramızda teyzemin eşi aile topluluğuna karşı her "Arkadaşlar" diye seslenişimde bana sinir oluyor, hissediyorum.)

Yahu şöyle bir baktım evine. Gayet de zevkli döşenmiş, dolaplar, kitaplık oldukça kullanışlı ve sade. Niye illa kendi zevklerine uydurmak istiyorlar anlamış değilim. Bir çeşit ego tatmini olmasından şüpheleniyorum bunun, benden söylemesi. Ya da kendini önemli gösterme çabası. Sanki misafir misafir oturduklarında çok önemsiz insanlar olacaklar da.

Not1: Bu yazıyı yazana kadar öldüm. İnsanın yazabilmasi için öncelikle yatağına alışması gerekiyormuş meğersem. Ben de şükür erkenden gidip kaptığım alt ranzama sonunda alıştım.

Not2: Güya istemeden ağzımdan kaçırdığım ipuçlarım sayesinde kız kardeşim blogumu bulmuş. Dün mesaj atıyor. "Abla kusura bakma nokta atışı yaptım. Senin blog çıktı karşıma." dedi. Çok üzüldüm çok.(!)
Aslında onunda bir blogu var. Madem beni buldu, onun da buradan reklamını yapayım. Daha iki tane yazısı olan çiçeği burnunda şirin bir blog.

limondilimi.blogspot.com

Not3: Tekrar Ukturk'e teşekkür etmek istiyorum. Sağolsun blogumu "Blogmania Editörü"nde ele almış. Yazıyı gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Durup durup acaba yanlış mı okuyorum diye tekrar tekrar okudum yazıyı. Meğer insanın kendisini başkasının gözünden okumak ne kadar hoşmuş, ne kadar güzel bir şeymiş. İstanbul'a gitmeye ramak kala iyice gerilmişken böyle bir olay beni gerçekten çok mutlu etti.