Sayfalar

hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2013 Pazar

Ve Sonrası [Ameliyat]

Şimdi ameliyat oldum ya bir de bunun sonrasını anlatayım.

Ameliyathane koridorundan beni sedyeyle alıp odama çıkardılar. Ben tabi "Oldu da bitti, hadi eve gidiyorum." derken akşama kadar hastanede kaldım. Kolumda da bir serum.

Yatağımda uzanıp, bir sürü telefon görüşmesi yaptım. Kimle konuşsam "Canım sen dinlen, hadi fazla konuşma." deyip duruyorlar. Hoş zaten ameliyat sonrası az konuşmak gerekiyormuş. Bir de ben narkozun etkisinden öyle sarhoş konuşuyormuşum dediklerimden hiç bir şey anlamıyorlarmış. Ben de o hasta halimle "O kadar ameliyat oldum, kimse beni düşünmüyor." diyorum. 

Ameliyattan sonra bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Sağolsun, akşama kadar da kaldı. Yazık kızın canı çok sıkıldı ya, tüm "Su ver, meyve suyu ver, hemşireyi çağır, kan var mı yüzümde?" gibi bütün kaprislerime katlandı. Haliyle bir ara uyuya kaldı. Yazık gece de o kadar geç yatmıştı ki. Canım benim gelirken bana tek bir kırmızı gül almış. Çok ince ya. Ee, kimin arkadaşı :)

Arkadaşım yanıma gelince çok komik bir şey oldu. Aslında trajikomik. Kızın içeri girmesinin üzerinden on dakika bile geçmemişti ki "Refakatçi yemeği." diye içeriye koca bir tepsi verdiler. İçinde de kızarmış tavuk, pilav, yoğurt, çorba, salata gibi bilumum lezzetli yemekler. Arkadaşım adına çok sevindim ama içim de kan ağladı doğrusu. Yahu bana içecek suyu bile zor veriyorlardı. Ühü Ühü!

Neyse sonra o kadar serum, saat başı tansiyon ölçmelerden sonra akşam oldu, doktor geldi. Gidebileceğimi söyledi. Yalnız yarın sabah gelip bandajlarımı çıkarttıracakmışım.

Ameliyattan iki gün sonraysa bir üst geçitte merdivenleren aşağı iniyordum ki ayağım ters dönmesin mi? Az kaldı merdivenlerden yuvarlanıyordum. Korkuyla öyle bir çığlık attım ki millet çevreme toplandı. "N'oldu, kırıldımı, çok mu acıyor?" demeye başladılar. Bense "Hayır burnum ameliyatlı!" diye bağırıyorum . Hiç bir şey anlamadılar tabi. Öyle yanımdan yürüyüp gittiler. Bilmiyorlar ki, bu halde burnuma darbe alsam artık tövbe iflah olmam!

19 Aralık 2013 Perşembe

Burnum Kaprislerinin Sonucu!

Hastalıklardan ne çektiysem, hep bu burnumun kaprisleri yüzünden çektim. Nefes almayı reddediyor, tembellik yapıyordu. Burun burun değil yüzümde bir et parçasıydı sanki. Ama bu böyle gidemezdi. Ben de sonunda bu isyankar organıma- Dur!- deyip burnumdan ameliyat olmaya karar verdim.

Tabi, hayatımda ameliyatı bırak doğru dürüst bir diş çektirmemiş, uyuşturucu iğnelerin fazla tadına bakmamış biri olduğumdan benim için bayağı ilginç bir macera oldu. 

Biliyor musunuz, beni en çok ne etkiledi? Açlık! Tamamiyle açlık! (Ameliyata aç karnına girmem gerekiyordu.)  Düşünün, ameliyathanenin buz gibi soğuk bekleme bölümüdeyim, üzerimde sadece kısa kollu bir cübbe var ve birazdan o çirkin yeşil renkli masaya yatacağım ama ben orada zorla lafa tuttuğum hemşireye " Karnım çok acıktı." diyorum.Tabi, kadın kaşını hayretle kaldırıp "Allah allah" demekle yetiniyor. Zaten o yarım saatlik operasyondan sonra kolumda beni besleyen serumla sırt üstü yatarken aklımda sadece ve sadece acaba ne zaman benim lahmacun yememe izin verecekler diye düşünmekti.  Hastane odaları da öyle sıkıcı ki, tansiyon ölçmek için gelen stajyer hemşireleri alkışlarla karşılıyordum.

Ameliyat işinin ön hazırlıkları da ne uzun sürüyormuş öyle. Ayy, tahliller, tahliller, tahliller... Sonra ekg, yok akciğer grafisi falan fıstık. Yukarı çık aşağı in, dört dolandım hastanede. Sonra kolumdan damar yolunu bulamadılar mı, sormayın kolum delik deşik oldu. Popomun iğne morartılarından sonra nasipte kol morartıları varmış demek. Damar yolunu elimin üstünden açtılar artık. O da, bilenler bilir, koldan daha acılı maalesef. 

Damar yolunu açıp, bir kaç tüp kan alındıktan sonra, ameliyat öncesi antibiyotiğini de bir güzel zerk ettiler vücuduma. Yav, o da mide bulantısı yapmıyor muymuş, ben ilacı aldıktan bir kaç saniye sonra, "Ayy! kusucam galiba." deyip tuvalete koşturdum. Gerçi mucizevi bir şekilde bir kaç saniyede gelen mide bulantısı yine bir kaç saniyede de puff diye gidiverdi. Gerçekten çok ilginç.

Hastaneye sekiz buçukta gittim ama ameliyata saat on gibi girebildim. Üzerimde lacivert çirkin bir cübbe, başımda aptal bir bone. Cart pembe önlük giymiş, sinirli bir hemşire "Şu masaya sırt üstü uzan. Başını da halkaya koy." dedi. Yastık yerine yuvarlak ortası boş bir yükselti vardı. "Bu halkanın amacı ne?" diye sormadım. Zira tahliller ve grafi çekimleri boyunca "Bunlar neden gerekli?" diye sorduğum halde hiç de doyurucu cevaplar alamadım. Hatta parmak ucu kanımı alan hemşireye "Benden kan alınmıştı, bu neden gerekli?" dedim. "Olur mu, parmak ucu kılcal damar oluyor." diye söyledi ve bıraktı. Ve ben kılcal damardan alınan kanla elimin üstünden alınan kanın farkını hala anlayabilmiş değilim. Efendim, konuyu fazla dağıtmadan devam edersem, cart pembeli sinirli hemşire burnuma uyuşturucu pamukları tıktı, hali hazırda açılmış olan damar yolumdan ilaçları zerk ettiler ve bumm! Uyuyakalmışım. Evet, lokal anesteziyi alıp uyuyakalmışım. operasyon sırasında tek hatırladığım şey, burnuma sokulan aletlerin baskılarıyla uyanıp, kıkırdaklarımın kırılmalarını anlık olarak hissetmem. Sonra bir baktım, sedyeyle dışarı çıkmışım ve "Kimse yok mu?" diye bağırıyorum. Ardından da derinlerden bir ses geliyor. "Birazdan seni odana götürecekler." Elimdeyse niye tuttuğumu bilmediğim kan lekeli bir gazlı bez var. Sonradan aklıma içini açıp bakmak geldi de anladım. Burnumdan çıkartıklarıymış. Altı yedi tane küçücük kemik parçaları. Onları görünce kendimi çok tuhaf  hissettim, kestiğim tırnakları saklıyor muşum gibi.

Sonuç olarak, burun ameliyatı zor olur derlerdi ya, aman nazar değmesin, turp gibi hissediyorum kendimi. Tabi burnuma dokunulmadığı sürece. Bir hafta işe gitmedim. İyice dinledim. Soğuk ve sıvı yiyecekler tükettim. İlaçlarımı kullandım ve tek eksiğim yiyemediğim lahmacunlar kalmıştı. Çok şükür onlara da kavuştum. Şimdi gelsin nefesler, gitsin karbondioksitler...

Not: Eczacı bir arkadaşım "Seni kandırıp genel anestezi yapmışlar bence." dedi. Doğru sanki.

12 Kasım 2013 Salı

İğneye Gel!

Şu anda bu yazıyı üzerinde oturmakta zorlandığım popomun acıları eşliğinde yazıyorum. Doktor baktı, verdiği antibiyotikler işe yaramıyor, daha güçlü olsun diye, iğnede karar kıldı. Daha doğrusu ben istedim. İyi de halt ettim.

Bir hafta boyunca her gün günde iki sefer bu iğneden vurulacağım. Ve hayatımda da daha önce hiç iğne vurulmamışım. 

Yahu, iki gün içinde popomdan bu kadar şikayet ediyorsam, galiba yedinci günün sonunda koltuğa sadece yan oturabileceğim demektir.

Ama allahı var, iğne de iğne ha, şak diye dinçleştiriverdi beni. Artık evde dolaşırken daha az yoruluyor, boğazımın hrıltısından daha az şikayet ediyorum.

Şimdi benim "iğne(!)" gözlemlerime gelirsek;

Bir kere ben doktorun iğne sıvılarını bir kutu içinde vereceğini sanmıştım. Sonra birden eczanede 14 kutu görünce şoka girdim. "Lan lan lan! Yoksa bir sene boyunca kalçam delik deşik mi olacak diye düşünürken, eczacı yüzümden anlamış olacak, "Her birinde bir ampul var." dedi de rahatladım.

Akşam iğnelerini, tabi, yakın hastanenin acilinden olabiliyorum. Ayy! Felaket oralar yahu. Bak, gözünüzde bir hayal edin. Bir tarafta hemşire ve diğer personeller şakalaşarak konuşuyor, diğer tarafta hastanın birinin öğürtüyle karışık kusma sesleri geliyor. Daha ötede yarı baygınca sayıklayan yaralı bir adamı kapıdan içeri sokuyorlar. Bense gözlerim şok ve korku dolu, hemşirenin iğneyi hazırlayışını seyrediyorum. Çıldırmamak işten değil. Neyse ki sabah iğneleri için aile hekimliğinin sakin ve sessiz koridorları var.

He bir de ilk iğne oluşumdan sonra, hani o bastırdıkları pamukla donumuzu yukarı çekeriz ya, hah, bende öyle yaptım, hastaneden çıkıp yolda yürürken bir yandan da istemsiz olarak, ara ara acıyan yerime dokunuyorum. Yav, yavaş yavaş dokunduğum yer iyice ıslanmasın, pantolonumun üstünden ıslaklığı ben hissetmeyim mi? Aha, dedim, "Popom şakır şakır kanıyor." Hayır yani kan kaybından ölsem, hiç şık olmaz. Düşünsenize, hakkımda çıkan haberleri."Gaddar hemşire R.S, R.B'nin poposunu iğne ile deşerek, kan kaybından ölümüne sebep oldu." Allahtan bir kaç saniye sonra, pamuğun- o steril sıvı neyse artık- onunla ıslatılmış olduğunu hatırladım da derin bir "ohh!" çektim

Vel hasılı kelam, hayatımda ilk defa iğne olan biri olarak diyebilirim ki, şu anda küçüklüğünden beri penisilin iğnesi vurulan insanlara bir acıdım, bir acıdım ki sormayın. Bu acı yeniden ve yeniden çekilir mi yav!

Not: Bir de benim hastanelerle ilgili şu yazımlarım da varmış.

Nereden nereye. Demek ki daha önceleri- ben çok hastalanmazken her şey daha toz pembe geliyormuş. Ama şimdiyse o öğüren adamın yerinde ben de olabilirdim diye düşünmeden edemiyorum. 

14 Ağustos 2012 Salı

Hastane Günlüğü

Bu yaz babaannemle sağ olsun deli gibi hastaneye gidiyoruz. Ahdetmişiz gibi sür'atle uğramadığımız tüm polikliniklere selam çakma hedefimizden şaşmadan koşturuyoruz. Zaten doktorlar da- bizim bu güya kendi kendimize verdiğimiz sözden haberdarmışcasına- o birim senin bu birim benim dolaştırıp duruyorlar bizi. Resmen hastanelerin her bir koridorunu ezber ettim. Ultrason mu çekilecek, daha sormadan hangi blogun kaç nolu odasında çekileceğini biliyor alışkın adımlarla yöneliveriyoruz. Kantin fiyatlarını adımız gibi ezberleyip bugün ne yesek acaba tarzında şirin eğlencelere gark ediyoruz kendimizi. Sekreter hanım kanıksadı artık yüzümü. Eskiden otur!, şıraya geç!, vezneye git! diye emirler veren kadın şimdi "merhaba canım" diye karşılar oldu beni. Hastalar desen hep tanıdık yüz. "Oo Ayşe teyze, daha bitmedi mi senin tedavin?" Maalesef hastanelerimiz "bugün git yarın gel" mantalitesini en iyi uygulayanların başında geldiğinden kimse işini bitirip gidemiyor ki. 

Eskiden sıradışı ve garip gelen şeyler, şimdi birer göz alışkanlığına dönüştü. Sedyedeki adam ne kadar zayıf diye hayrete düşerken şimdi beynim yorumda bulunmaya bile tenezzül etmiyor. İki askerin koluna girdiği mahkum hastalar da pek enterese etmiyor beni. Yani tam bir kanıksama halindeyim. Fakat hastanelerle bu kadar içli dışlı olduğumdan beri şu hiç aklımdan gitmiyor. Bir gün bu koridorlarda ömrümü çürütmemek için şimdiden düzenli cekap yaptırma fikri. Zira bakalım ileride beni hastaneye getirecek bir torun bulabilecek miyim?

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Diyarbakır Keşifleri [Devlet Hastanesi]

Rahatına düşkün biriyim, biliyorsunuz. Haliyle yoğun tempolarda vücudum isyan ediyor.  Hem derse girip hemde akşamları hizmet içi eğitime gitmekten bitkin düşmüştüm. Üstüne üstlük günlerce süren baş ve yüz ağrımdan dolayı fena halde kendimden geçince "ehh yani!" diyerekten hastanenin yolunu tuttum. Diyarbakır'daki pek çok insan özel hastane diye tutturuyor. Bense devlet hastanesi diye. Ankara'da alıştık tabi numune, eğitim araştırma hastanelerine, garip geliyor bana öyle sıra beklemeden muayene olmak. 

Geçen çarşamba sabahı çıktım dışarı, buranın meşhur uçan dolmuşlarından hastaneler hattına bindim, devlet hastanesinin önünde indim. Sıra alma bankolarına vardığımda Diyarbakır için çok normal bana ise garip gelen bir uygulamayla karşılaştım. Kadın erkek ayrı sıralardaydı. Olabilir tabi. Açıkçası o kalabalıkta rahat hareket etmek için güzel bir uygulama gibime de geldi hani. Artık bilmiyorum başka bir sebebi var mı? Neyse sıra bana geldi. SONUNDA! Bankodaki adam dalgacının teki, benim etrafa garip garip bakmamı fark etmiş olacak ki "İlk defa mı geliyorsunuz, ne kadar kalabalık değil mi?" dedi. Ay, kendimi resmen hanım evladı, lüks hastanelerden çıkmayan bir tip gibi hissettim. Durur muyum bende, serde erkeklik var. Hemen "Yo Ankara'daki hastaneler de böyle kalabalık." diye lafı yapıştırıverdim. Bende devlet hastanesi çocuğuyum kardeşim, Allah allah ya. Ama adam yılışmaya devam ediyordu. KBB'den sıra alıyorken "gözden de sıra alabilir miyim?" diye sordum. Adam hastaneyi babasının malı olduğuna kalben öyle inanmış olacak ki "Normalde vermiyorum ama senin için bu seferlik verelim." demez mi? Dedim "kızım kaç kaç, bir daha da bu hastaneye geldiğinde o adamın bulunduğu bankodan sıra alma."

Galiba hastaneleri seviyorum ben. Artık bunu kendime itiraf etsem iyi olacak Daha doğrusu karıncalar gibi oradan oraya ivedilikle hareket eden insanları, yavaşca yürüyen yaşlıları, sırtlarında gereksiz havalarını taşıyan hemşireleri, bazı mütevazı, çokça da bedenleriyle "onca sene ben bu bölümü okudum, asistan, uzman oldum" diyen doktorları, üniforma giyince tüm enerjilerini makyajla gözlerini ortaya çıkartmaya yemin etmiş sekreterleri daha kimler kimleri. Tarafsız bir gözle bakınca öyle eğlendiriyor ki, anlatamam. 

Misal gözlüğümün ölçümünün yapıldığı odadaki kadının telefonda tesisatçısına "Bir daha sizi çağırmayacağım. Oyalıyorsunuz." tarzında atarlanması ve beni beklettiği için sessizce pardon diye göz kırpmasını izlerken içe doğru kahkaha nasıl oluyormuş tam anlamıyla yaşadım. Bu arada kafa karışıklığından olacak yanlışlıkla göz tansiyonumu da ölçtü. 13/14. Oldukça normal gözlerim varmış.

Kulak burun boğaz doktoruysa amerikan filmlerindeki bilgisayar manyağı tiplere benziyordu. Kilolu, gözlüklü, kıvırcık hafif uzamış saçlıydı.Ayrıca da film karesini tam yansıtmak istercesine gri family guy tişörtü ve salaş bir kot giyiyordu. Doktor işte bu haliyle boğazımı ve burnumu kontrol edip Sinüzit olma ihtimalim dolayısıyla beni tomografi çekimine yolladı. Sonuçları yarın alabilecekmişim. Gittim doktorun yanına tekrar "yarın çalışıyorum. Siz kaça kadar hastanede olacaksınız" dedim. Söylemez mi biraz bekleyin sisteme düşmüş olacaktır. Bakarız bilgisayardan." diye. Var ya işimin çabuk bitmesi sevinciyle heyecanlanırken bir yandan da "madem bu şekilde de işler yürüyor, neden insanları günlerce uğraştırıyorsunuz o zaman" diye sinirlenmekten kendimi alamadım. Neyse sol gözün arkasından enseye kadar sinüsler doluymuş. Göz ağrısı da yaparmış ki ben göz ağrımın nedenini tamamen gözlük takmamaya bağlıyordum. 

Ve böylece saat sekiz buçukta geldiğim hastanede on iki de işim bitti. Gene bir sürü ilaç sahibi oldum. İlaçların yan etkisine gelince bir hayli düşündürücü. Ağrı kesicinin yan etkilerinde baş ağrısı yapabilir yazarken, burun spreyinde burun kanaması normal görünen bir yan etki yazıyordu. Sormayın bir ara da bir ilaç yüzünden az kaldı depresyona giriyordum. Meğer o da o ilacın yan etkisiymiş. Neyse bakacağız artık.

12 Kasım 2010 Cuma

HasTane Egzotizmi


- Teyzeee nasılsın?
- İyiyim yavrum sizi gördüm daha iyi oldum.
- Yaş kaç teyze?
- Seksen beş.
- Hay maşşallah teyzeme. Şekerin, kolesrolün var mı?
- Yok yok. (Bunu hasta yakını söylüyor.)
- Dur bakalım tahliller öyle demiyormuş. Hemşire hanım...

........

Hastaneler- eğer bir hastam yoksa veya kendim hasta değilsem- bana hep oldukça egzotik gelmiştir. Etrafta kolu, bacağı, gözü sarılı insanlar, elinde idrar ya da serum şişesiyle dolaşan amcalar yemeni ve pijamalarıyla tatlı tatlı sohbet eden refakatçiler ve geceleri hasta odalarından belli belirsiz yükselen müzik sesleriyle ayrı bir dünya gibidir hastaneler.

Ben de çok şanslıyım ki pamuk gibi yumuşak bir doktor arkadaşım var. Kendisi Ankara'nın büyük ve bilindik bir eğitim araştırma hastanesinde dahiliye asistanı. Onun yoğunluğundan yılda sadece bir ya da iki kere görüşebildiğimiz zaman dilimleri ne mutlu ki bana, hep onun nöbet geceleri oluyor. Zaten o da benim huyumu biliyor ya kontrollere giderken yanında benim de gelmeme ses çıkarmıyor.

İşte şimdi gene Ankara'dayım ve gene onunla bir gece daha nöbette geçirmeyi planlıyorum. Bakalım bu nöbet nasıl geçecek?