Sayfalar

beynim kime emanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beynim kime emanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2016 Cumartesi

Çift Olmayı Beceremeyen nokta nokta Çiftler.

Eğer becerebilirsem kısa yazacağım. Örnek vermeyecek, olayı anlatmayacağım.

Bir daha asla asla asla evlilikleri ya da ilişkileri tam olarak oturmamış çiftlerle çift olarak görüşmeyeceğim! "E sen salaksın o zaman, bunu herkes bilir ki." diyebilirsiniz. Haklısınız ben aynı delikten bir kaç kere ısırılan bir salağım, aptalım, malım! Hatta şu anda da çok mutsuzum. Ya bana ne kardeşim, sizin derdinizden, sıkıntılarınızdan, ayrılmalarınızdan. Sonuçta benim de kendime göre dertlerim var. Sizinle mi uğraşacağım yahu!

24 Aralık 2013 Salı

Otostopçunun Diyarbakır Rehberi

Bir kaç hafta önce çalıştığım köye dört gün boyunca yalnız gitmek zorunda kaldım. Köye giden herhangi bir toplu taşıma aracı olmadığından ve benim de az param olduğundan sabahları taksiye bindim. İş çıkışları ise köyden geçen arabalara otostop çektim. 

Şimdi "Köy yerinde ne otostopu, tehlikeli değil mi?" felan demeyin. Zira böyle köylük yerlerde- hele oranın memuru iseniz- gayet güvenli de, tek sorun bindiğiniz arabaları seçemiyor oluşunuz. 

Birinci gün, bindiğim araba kia'nın lüks modellerindendi. Belli, köylü zengin. Zaten kızını da Maltepe Üniversitesi'nde okutuyor, üstüne de bir sürü para döküyormuş.

Adamın ilk sorusu nereli olduğumdu. Ben "Eyvah!" dedim içimden. "Şimdi, Ankara'lı olduğumu duyunca, gelsin sıkıcı siyasi konuşmalar..." Hakikaten de öyle oldu. Başladı "Diyarbakır'ı nasıl buldunuz?"la ve devam etti. "Yok şehri yanlış tanıyormuşuz, yok burası büyük şehirmiş. Batıdakiler bura insanını hiç anlamıyormuş. vs. vs. vs." Biliyorum adam haklı ama bu şehre geldiğimden beri aynı sorularla o kadar çok muhattap oldum ki, sıkıldım yahu.

Sonra bir de şu- Ankara'yı beğenmeme- mevzuu var. Allahım, sevmiyorsan sevme de niye illa yüzüme söylemekte diretiyorsun. Bu tip adamlar şey gibi- pusuda yatıp avını bekleyen vahşi bir hayvan! Bulunca Ankara'lıyı, şak diye yapıştırıveriyorlar "Ankara hiç güzel değil!" Lan, "Diyarbakır hiç güzel değil." desem üstüme yürürsünüz ama. Cidden de bak, şuraya yazıyorum, bir Diyarbakır'lıya "Şehrini beğenmedim." derseniz başınıza geleceklerden ben sorumlu değilim.

Bir de adam harbi garipti. Hem kızının özel üniversitede okutuyor, hem de oradaki yemekhane ve yurt fiyatlarından şikayet ediyordu. Üstüne üstlük bunun sorumlusunu da devlet olarak görüyordu. Kardeşim az biraz çalışsaydı kızın da düzgün bir devlet üniversitesine gitseydi. Dicle üniversitesinin yemekhanesi bir liraymış mesela.

İkinci gün, okulun internetini tamir eden teknisyenlerin arabasıyla şehre indim. Eh bunlar "Diyarbakır'ı nasıl buldun?" sorusunda daha insaflıydılar, fazla uzatmadılar. Yalnız, yanımda oturan adamın  karnı acıkmış olacak ki, poşetinden çıkardığı kokulu peynir ve domatesi ekmeğine katıp yapıp öyle çirkin bir iştah, öyle rezil bir şapırtıyla yiyordu ki gidene kadar öğürtülerimi zor tuttum.

Üçüncü gün, eski kız öğrencilerden birinin ailesinin arabasına bindim. Bu kızla da yan yana oturduk. Allahım, kız yeni ergenliğe girmiş belli, bizim okulda eskiden çalışan öğretmenini sorup duruyor. Gidene kadar "Hocam Civan öğretmenin telefonu var mı, hocam Civan öğretmeni görüyor musunuz, hocam Civan öğretmen nasıl?" Bir yandan da telefonundan öğretmeniyle çekilmiş eski fotolarını gösteriyor. Numarayı versem kabak benim başıma patlayacak, vermesem kız başımın etini yiyecek. "Canım Civan hoca numarasını değiştirmiş, bende bilmiyorum." dedim ya, yok, o zaman da Civan'ı tanıyan Fahri öğretmeninin numarasını istiyor. 
Ay, aşık öğrenciler de hiç çekilmiyor yav.

Dördüncü günse, karşımda "Otostopta son nokta!" dedirten bir araba vardı. Şöyle ki, arabanın yolcuları; sadece kürtçe konuşan yaşlı bir kadın, bu kadının her söylediğine türkçe yanıt veren ve yanıt verme haricinde sürekli kur'an okuyan genç bir kız, arabayı adeta bir kağnı gibi süren ve hiç konuşmayan orta yaşlı bir adam ve bir 'teke'den oluşuyordu. Evet evet, yanlış okumadınız, arabanın arkasında bir teke vardı ve zaten şöför de bu yüzden arabayı yavaş kullanıyordu. Allah sizi inandırsın, gidene kadar burnumun direği kırıldı yav.

Ayakları bağlı hayvan, tümseklerden geçildikçe içli içli meliyor, bi de zaman zaman ayağa kalkmak isteyerek kafasını arabanın içine uzatıveriyordu. Kız bu zamanlarda "Ayy!" diye korkarak başını kaldırıyor, sonra da hiç bir şey olmamış gibi mırıl mırıl okumasına devam ediyordu. Ah, bir de hiç kimse benimle konuşmuyordu.

Yolculuğun sonuna doğru da sarsıntının etkisinden hayvan arabaya dışkılamasın mı? Değmeyin ahırdan farksız kokuya! Ayıp olmasın diye burnumu da büzüştüremiyorum ama nasıl daraldım, nasıl daraldım, anlatamam. En sonunda yol bitti de indim arabadan. Sonra şöyle bir derin nefes aldım, ohh!!! 

22 Aralık 2013 Pazar

Ve Sonrası [Ameliyat]

Şimdi ameliyat oldum ya bir de bunun sonrasını anlatayım.

Ameliyathane koridorundan beni sedyeyle alıp odama çıkardılar. Ben tabi "Oldu da bitti, hadi eve gidiyorum." derken akşama kadar hastanede kaldım. Kolumda da bir serum.

Yatağımda uzanıp, bir sürü telefon görüşmesi yaptım. Kimle konuşsam "Canım sen dinlen, hadi fazla konuşma." deyip duruyorlar. Hoş zaten ameliyat sonrası az konuşmak gerekiyormuş. Bir de ben narkozun etkisinden öyle sarhoş konuşuyormuşum dediklerimden hiç bir şey anlamıyorlarmış. Ben de o hasta halimle "O kadar ameliyat oldum, kimse beni düşünmüyor." diyorum. 

Ameliyattan sonra bir arkadaşım beni ziyarete geldi. Sağolsun, akşama kadar da kaldı. Yazık kızın canı çok sıkıldı ya, tüm "Su ver, meyve suyu ver, hemşireyi çağır, kan var mı yüzümde?" gibi bütün kaprislerime katlandı. Haliyle bir ara uyuya kaldı. Yazık gece de o kadar geç yatmıştı ki. Canım benim gelirken bana tek bir kırmızı gül almış. Çok ince ya. Ee, kimin arkadaşı :)

Arkadaşım yanıma gelince çok komik bir şey oldu. Aslında trajikomik. Kızın içeri girmesinin üzerinden on dakika bile geçmemişti ki "Refakatçi yemeği." diye içeriye koca bir tepsi verdiler. İçinde de kızarmış tavuk, pilav, yoğurt, çorba, salata gibi bilumum lezzetli yemekler. Arkadaşım adına çok sevindim ama içim de kan ağladı doğrusu. Yahu bana içecek suyu bile zor veriyorlardı. Ühü Ühü!

Neyse sonra o kadar serum, saat başı tansiyon ölçmelerden sonra akşam oldu, doktor geldi. Gidebileceğimi söyledi. Yalnız yarın sabah gelip bandajlarımı çıkarttıracakmışım.

Ameliyattan iki gün sonraysa bir üst geçitte merdivenleren aşağı iniyordum ki ayağım ters dönmesin mi? Az kaldı merdivenlerden yuvarlanıyordum. Korkuyla öyle bir çığlık attım ki millet çevreme toplandı. "N'oldu, kırıldımı, çok mu acıyor?" demeye başladılar. Bense "Hayır burnum ameliyatlı!" diye bağırıyorum . Hiç bir şey anlamadılar tabi. Öyle yanımdan yürüyüp gittiler. Bilmiyorlar ki, bu halde burnuma darbe alsam artık tövbe iflah olmam!

3 Mart 2013 Pazar

Kedicik Ne Yaptılar Sana

Bir zamanlar bizim bir kedimiz vardı. hani şu yazıda biraz bahsetmiştim.

Neyse bizim kedi ki adı Paşa'dır, pek bir pisikopatlaşmaya başlamıştı son günlerde. Zorla dışarı çıkmaya çalışıyor, her tarafı kir pas içinde dönüyordu. Aferin ev arkadaşıma da. Gelince insan bir yıkar değil mi? Yok o sadece ayaklarını siliyor. Sanki yere temas eden tek yeri patileri. Bu kirliliği yetmezmiş gibi bir de başka kedilerle kavga edip kulağı, patisi, boynu falan yaralı da geliyordu. En sonunda karar verdik. Bir daha dışarı çıkarmayacaktık. Zaten iyice havalar soğumuştu. Ama bizim ki ne yapsa beğenirsiniz? Ben o zaman evde değildim. "Beni çıkartmıyor bu karılar." diye bağıra çağıra boynunu pençesiyle yırtıvermiş. Kızlar apar topar veterinere götürmüşler.

Aslında anlatıyorum gerçi ya bizim bu Paşa'yla yıldızımız hiç barışmadı. Geçen sene eve ilk geldiğinde kumu getirmeyi geçiktirmişti arkadaş. Kedi bu tabi hayvan. Tuvaletini tutabilir mi? Ne yapacak, evin en uç noktasında, gözlerden ırak, kapısı aralık ilk odaya girip işini görecek. Odama bir girdim ki ne göreyim? Açık kahverengi kakasının başında durmuş bana bakıyor. Sinirle kovaladım hayvanı. İğrene iğrene çamaşır sularıyla sildim sildim sildim. Ama bellemiş bir kere tuvalet diye orayı. Durur mu? Aynı gece, kumu koridorun bir köşesinde durduğu halde, geceleyin sinsice gelip halının aynı yerine yapmış kakasını. Gördüğümde çığlık atarak uyandırdım milleti. Kızlar ne oluyor diye yanıma geldiler. Gene öğüre öğüre temizledim kakasını. Sonra da paranoyak derecesinde odamın kapısını kapatır oldum. Zaten uzun bir süre tuvaleti geldiği zaman önce benim odamı şöyle bir yokladı, kapıyı açamayınca kumuna gitti, tırıs tırıs.

Böyle böyle ilk psikopatlığının göstegelerini açığa vuran bu hayvandan soğumuş oldum. Artık ne ben onu seviyordum ne de o beni. Nefretle bakıyorduk birbirimize. Yanıma asla yaklaşmıyordu. "Kedileri sevmiyorsun galiba diyorlardı" arkadaşlar. "Hayır." diyordum. "Seviyorum ama Paşa hariç!"

Bu kedinin psikopat olduğunu ben tee o zamanlar anladım ama kızların anlaması işte bu boynunu yırttığı döneme rastlar. Neylesinler ki böyle bir hadise başladığından beri elleri mahkum salıyorlardı kapıya. Ama bir gün paşa gelmedi eve. Ben o zaman evde yoktum. Bahçeye çıkıp uzun uzun aramışlar. Onu bulduklarında çok kötü haldeymiş. Yürüyemiyor, miyavlayamıyormuş. Her tarafı kan içindeymiş. Apar topar alıp veterinere götürmüşler. Hayvancağızın beli, kuyruğu kırıkmış. Cinsel organı kullanılamaz haldeymiş. Veterinerin tahminine göre çiftleşme anında bir insan, ki ona cani demek lazım bence, tekmeleye tekmeleye dövmüş Paşa'yı. Yoksa bu hale onu başka kedilerin getirmesi imkansızmış. Ondan sonra çok yaşamadı zaten. Neyleyim, mekanı kedi cenneti olsun.

***

Ulan vicdansızlar, ulan şerefsizler. Ne kadar sövsem azdır onlara. Yahu ben ki ondan hiç hazzetmiyordum, en hafifinden fiske dahi atmadım, candır diye. Sizin ne alıp veremediğiniz vardı şuncacık savunmasız pisicikle.

12 Şubat 2013 Salı

Zaptedilemeyen Çocuk ve Onun Şirret Annesi

Dostlar, Diyarbakır'dayım. Gene! Moralim fena halde bozuk. Zira ben, saf yeni öğretmen bulunduğu şehirde beş yıl çalışmadan il dışı tayin isteyemediğini öğrendi. Hoş bazısı "Ne biçim öğretmensin, nasıl bilmezsin falan." diyecek ama bilmiyordum harbiden. Neyse yahu. Ben yolculuğumdan bahsedecektim aslında.

Dün akşam uçağıyla İstanbul'dan Diyarbakır uçağına bindim. Havaalanı çok çok çok kalabalıktı. İlk aramadaki kuyruk devasaydı. Sonra check-in kuyruğu bezdirici, kapılara giden kuyruksa ölüm gibiydi. Erken gideyim oyalanırım dediğim havaalanında uçak saatine anca yetiştim diyebilirim. Tabi uçak rötarlı kalkmasaydı. sekiz buçuk uçağı oldu mu sana dokuz. Sonra birde havada tur attı, valiz bandında bavulum bir türlü meydana çıkmadı. Oldu mu sana gece on bir. Yani bu yorgunlukla, ertesi gün çalış çalışabilirsen.

Uçağın içindeyse az kaldı, bir ara avaz avaz bağırıp "Durdurun, inecek var." diye bağıracaktım. O kadar daralmıştım.

Uçağa zar zor binebildiğimde sıranın en arkalarındaydım. Ve düşünün ki valizim ağır geldiğinden dolayı el bagajıma daha çok eşya binmiş ve ağırlaşmıştı. Bir de üstüne üstlük pencere kenarındaydı yerim. Yerime bir ulaştım ki ızbandut gibi iki adam orta ve koridora yerleşmişler, beni görünce sırıtıyorlar. "Iykk. Kimlerle havada bir başıma kalacağım yav." demekten kendimi alamadım. Adamlardan birisi "İsterseniz biz kayalım siz dışa oturun." dedi. Belli ki pencere kenarını asıl kendi istiyordu da ona yer kalmamıştı. Neyse koca koca adamların arasında sıkışacak değildim. Minnetle kabul ettim. Sonra da yerleştikten sonra özellikle adamlarla göz göze gelmeyim diye bir kitap çıkarıp okumaya başladım. Ta ki tavan bölümündeki minik paneller açılana kadar. Kafamı bir kaldırdım yanımdaki insan irisiyle göz göze geldim. Gözlerimiz çakışınca adam ani bir hareketle otuz iki dişini çıkartıp, heyecanla "Siz öğretmen misiniz?" diye sormaz mı? Yahu kardeşim, insan yanındakiyle iletişim kurmaya çalışır da bu kadar mı itici olur. Adam ansızın konuşmaya başladığında kendime hakim olmasam "ayy!" diye küçük bir çığlık koparacaktım. Haliyle adama o dakikada sinir oldum. "Evet, ne alaka?" dedim en ukala halimle. "Kitap okuyorsunuz da." dedi saçma sapan bir gerekçeyle. "He öyle mi?" diyerek kafamı bir kez daha eğdim kitaba ve bir daha da kaldırmadım. Yav, biliyor musunuz? İnsanlarla göz göze gelmemek için kafayı bir yere sabitlemek öyle sıkıcı ki iyice bunaldım. Ya, işte bu yüzden durdurun, inecek var diyecektim. 

Zaten uçağa binerken belliydi yolculuğun kötü geçeceği. Tünelde ilerlerken zaptedilemeyen çocuk ve annesi lap lap gelmeye başlamışlardı. Sonra da şıp diye arkamda duruverdiler. Çocuk kadını bunaltıyor ama yetmiyormuş gibi elimdeki bagajıma ayağıyla tekme atıp duruyordu. "Şişş, çocuğum yapma!" dedim haliyle. Kadın yüksek perdeden "H'anfendi bir şey mi oldu?" demez mi? "Çocuğunuz valizime vuruyor." dedim kuyruğu dik tutmaya çalışarak. Kadın suçun tekrar kendi çocuğunun üzerine kalmasından mütevellit, çocuğuna daha çok kızdı. Ardından da ilerlemeye başladık. Kapının ağzında trafik iyice sıkıştı. Çocuk ittirip duruyor beni. Resmen düşeceğim. Gene "Şişş, yapma!" dedim artık. Kadın oğluna gene kızdı ama bana da burnundan soluyarak baktığından da adım gibi eminim. O arada yürümeye başladık. Kol çantamın kulpu, çocuğun ittirmesi yüzünden, önümdeki koltuğa sıkıştı. Çıkartayım derken kadının "Çocuğumu eziyorsunuz h'anfendi!" sesini duydum. Hem de avaz avaz. Beni millete "çocuk ezici, çocuk düşmanı" gibi lanse etmeye çalıştı belliydi. Altta kalacak değilim. "Pardon" dedim. Pardon çıkalı eşekler çoğaldı dese yeriydi. O kadar pervasız, o kadar pişkince. Kadın "İnşallah yan yana oturmayız." dedi tıslayarak. Sırıttım. Ama göstermelik. Nasıl sinir olmuştum. Bir de koltuğumu bulunca gördüğüm iki gıcık, sırıtkan izbandut. Off! Bu yolculuk hiç iyi geçmeyecekti.

31 Aralık 2012 Pazartesi

Mavi Woswos

Komik görünüyor olmalıydım. Pantolonumda sınıfta soba yakarken kullandığım siyah yağ damlaları vardı, gülünçtüm. Fakat yoldaki her insanın bana gülmesine, arabaların sellektör yakmasına ne gerek vardı. Bir yandan işlek bir caddeden karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor, bir yandan beremin kulaklarımı fazla kapattığını düşünüyordum. Herkesin sesi birden yarıya düşmüştü zira. Önce bir adam gülerek yanımdan geçti, üzerime alınmadım. Sonra seyyar satıcı, sonra arabadaki adam. En sonundaysa sellektör yakan gri brodway. Şöförün yanındaki kızsa işaret ediyordu beni. "İşte o kız. Şu komik olan, üzerinde motor yağı lekeleri bulunan." Sinirlendim. Onlar nereden bilecek ki köy şartlarında, yoklukta, eğitim vereceğim derken soba lekeleriyle dolu olmamı.

.....

Ben böyle düşünürken kısık, çok kısık bir korna sesi geldi. Derinlerden gelmesi garip geldi önce ama sonra kafamdaki berenin kulaklarımı kapadığını hatırladım. Etafıma baktım ki ne göreyim, arkamda içinde dört tane iri adamın olduğu gök mavisi bir woswos durmuyor mu?. Meğer o insanlar, sellektör yapan araba, beni eliyle işaret eden kız hep bu yüzden yapıyormuş. Meğer yolu tıkamışım geçemiyorlarmış, meğer kulaklarım harbi kapalıymış, meğer gülmeleri başkaymış. 

Bozuldum, yanaklarım kızardı biraz. Kim ne kadar dikkat edecekti ki üç küçük yuvarlak yağ lekesine. Kenara çekilip yol verdim. Mavi woswos selam vererek ilerledi, bende karşıya geçip dolmuşa bildim. Çarşıda arkadaşlarla buluşacaktım.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Allah Aşkına Sus!

Gene uzun uzun birisinin yoğun konuşmalarına maruz kaldım. Beynim yandı resmen. Allah bir gün benim bu dinleme huyum yüzünden belamı verecek, yeminle.

Diyarbakır'da Koşuyolu parkında bir bankta kitap okurken olan oldu dostlar. Uzak bir banktan hangi kitabı okuduğumu soran kpss'zede genç kitabı inceleme bahanesiyle yanıma oturdu ve bir daha kalkmadı. Öyle çok, öyle çok konuşuyordu ki bir ara bir es bulup "sus artık" diyecek kuvveti bulamıyordum kendimde. Eleman beni etkilemek için tüm yüzeysel kpss genel kültür bilgilerini üzerime kusuyor, bir yandan da "ee, ben çok konuştum, biraz da siz anlatın." diyordu. Ben tam Ankara diyeceğim, hoop sözü ağzımdan alıp, yarım saat, içinde Ankara geçen ne kadar tarih, coğrafya, siyaset, edebiyat varsa tek tek sıralıyor, bir yandan da konuşmanız ne kadar hoş diye iltifatlar yağdırıyordu. Lan, ne kadar konuştum da konuşmamı güzel buldun, be hey çenesi düşük genç.

Neyse telefon numaramı istedi. Neymiş benle her zaman görüşmek istiyormuş. Ama ben durur muyum, "Öyle parkta tanıştığım insanlarla düzenli görüşmem ben." dedim. Elemanın dediğine bakın ama. "Keşke sanal alemde tanışsaydık." Allahım sana geliyorum. Allahtan o arada zaten telefonunu beklediğim "Okuyan Adam " aradı da, kurtuldum çocuğun elinden. Hayır "erkek arkadaşım var. diyorum, "bizde her yol var. Sosyal arkadaş oluruz, iletişim arkadaşı oluruz, yoksa msn arkadaşı oluruz." deyip duruyor. Çocuğa bakın hele, resmen "kalede kaleci varken gol atmayım mı?" havalarında. Dedim ki "valla beni buralarda görürsen selam verirsin, yoksa sana telefon numaramı vermeyeceğim." sonra bir hışımla kalktım oğlanın yanından. Hala hatırladıkça sinirden gülüyorum.

4 Mart 2012 Pazar

Ah Takıntım Vah Takıntım

Bazen kendimi alakasız bir şeyi takıntı haline getirmiş şekilde yakalıyorum. Hoş rahatsız değilim bu durumdan da ah şu etraftaki insanların dudak büküp bakmaları yok mu?

Bundan beş altı yıl önce kule vinçleri takıntı haline getirmiştim. Sanki çok önemli bir sınava hazırlanıyormuş gibi, işleyişini, yüksekliğini, getirdiği kazancı, vinç operatörlerinin ne kadar kazandığını, prestijini falan sorgulayıp duruyordum. Her gördüğüm kule vincin resmini çekiyor, netten onun ilginç resimlerini topluyor, inşaat mühendisi, mimar bilumum bu sektörle uğraşan herkesin kafasını sorularımla ütülüyordum. Lan öyle manyaktım ki Ankara Güvenpark'ta otururken termosuyla dolaşarak çay satanlardan bir bardak alır kule vinç manzarasına karşı içerdim. Üsküdar'daki kütüphanenin marmaray şantiyesi manzaralı olmasına dikkat eder, o gün vinç çalışmıyorsa eğer "Allah allah, hava günlük güneşlik, niye dönmüyor ki?" diye hayıflanırdım. Boğaz köprüsünden otobüsle geçerken deniz değil vinçler mest ederdi beni.

Yanımdaki arkadaşlar ilk başta gülüp benle dalga geçerken yavaş yavaş ayak uydurmaya başladılar. O sarı metal zürafaları gördükçe "bak" diye gösterir oldular. Bana resimlerini çekip getirmeye, kendiliklerinden onun hakkında öğrendikleri şeyleri süratle yetiştirmeye başladılar. Bazıları bir kafeye oturduğumuzda şantiye manzaralı tabureyi verirlerdi bana. 

Bu takıntım yüzünden kendimi asla doğal hayata gidemeyecek kötürüm bir belgesel manyağı gibi hissediyordum. Üzülüyordum deli gibi yahu. Ama en sonunda canıma tak etti. "N'apıp etmeli, o şantiyeye girip vinçleri yakından görmeliyim." dedim. Güvenpark'ta otururken çantamdan eski püskü bir defter çıkarıp anket soruları hazırlamaya giriştim. Öyle coşmuştum ki soruların ne kadar aptalca olduğunu fark edemiyordum bile. Yazmam bitti. Şöyle düzeltmek için baktım, pek bir şeker olmuştu sorular. Hızlıca meydandaki şantiyenin teneke kapısına varıp kapıya güm güm vurmaya başladım. İçeriden sırıtık, tuhaf, genç bir bekçi çıktı. Öyle kaynağı nereden geldiği belli olmayan bir öz güven gelmişti ki hemen konuşmaya giriştim. "Merhaba ben Marmara Üniversitesinde okuyorum. Kule vinç operatörlerinin psikolojik baskı süreçleriyle ilgili bir araştırmam var. Operatörünüz'le görüşebilir miyim?" Yahu şu cümlenin ucubeliğine bakın hele. Neresinden tutsanız elinizde kalır. Bekçi de salak değil ya anlatı tabi. Beni şöyle "martaval okuma" diyen bakışlarıyla baştan aşağı süzdü süzdü süzdü. Sonra gözlerini gözlerime dikip "Şu an çok yoğunuz, başka bir gün gelin." deyip şrakk diye gıcırtılı kapıyı yüzüme kapattı. Bir kaç saniye öylece kapıya bakakaldım. Sonra da şöyle bir "n'oluyo yav" diye silkinip evin yolunu tuttum kös kös. 

Gerçi bu olay beni vinçlerden vazgeçirmemişti ama bir daha şantiyelerin önünde ciğerci kediler gibi dolaşmamı da engellemişti doğrusu. Neyse ki şimdilerde bu takıntımdan kurtuldum. Darısı diğer takıntılarıma ve takıntılı insanlara...

Not: Yahu kenarda azıcık üyesiyle facebook sayfam duruyor. Beğenseniz pek şükela olur.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Uyumak İstiyorum Uleyn!!!..


Bu seferki gezimin yazı konsepti tamamen kişiler üzerinden olacak sanırım. Çünkü resmen yeni tanıştığım üç tane insanı deli gibi dinledim. Hayır ne zorum vardı bende bilmiyorum ama özellikle şu son dinlediğim deli lakaplı kütahya'lı muhtar amca çok konuştu yahu.

Dinleme olayları aşama aşama yükseldi aslında. İlk kişi pek sakin bir kızdı ama yine de bir sürü okul öncesiyle alakalı şey sordu. Zira kendisi çocuk gelişimi bölümünde okuyan 16 yaşında bir lise öğrencisiydi. Bir ara "Abla sıkılmıyor musun? Nasıl yalnız gezebiliyorsun?" dedi. Ben de ona "yalnız gezince bak ne güzel, senin gibi bir sürü hoş insanla tanışıyorum." diyerek kompliman yaptım. Ancak ilerki zamanlarda bu söylediğim şeyden fazlasıyla pişman olabileceğimi nereden bilecektim.

İkinci konuştuğum kişi benimle bilecik'ten afyona giderken yan yana oturduğumuz ağa dizilerindeki jönler gibi bir oğlandı. Demin dinleme olayları aşama aşama yükseldi demiştim ya hah, işte bu bebe da bunun canlı örneği. Düşünsenize oturur oturmaz siz okuyor musunuz? Nerelisiniz gibi bir sürü damdan düşen sorular sordu. Hadiii, dedim içimden. İşte şimdi başlıyoruz. Uysal uysal sorularına cevap vermeye başladım.O ise deli gibi konuşmasını sürdürdü. Okuldan, üniversite'den, gelecekteki hayallerinden, den den den. Ta ki yan taraftaki adam "biraz sessiz olur musunuz? uyuyamıyorum." diyene kadar. O ara tren Eskişehir'e varana kadar bir iki saat bayağı bir başımı dinledim.(Uyudum) Sonra Eskişehir curcunası arasında ben uyanınca ve çocuğun sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi "Sen neden dışarı çıkıp hava almadın ki" diye soruşuyla birlikte, konuşmalarını iyice felsefeye bulayarak anlatmaya devam etti. Eyvah ki ne eyvah. İşin kötüsü bu çocuğun sohbeti kendini dinlettirecek kadar da güzel.Uykusuz kaldım iyi mi? Ara ara "çok konuşuyorum ben." diyor sonra konuşmasına devam ediyordu. Ben tabi üçüncü adamın varlığından daha haberdar olmadığımdan olsa gerek "yoo konuş konuş, ben dinlemeyi severirim." diyorum. Çocuk bu sefer de vatan millet sevgisi, ölüm, dünya nimetleri, askerle polisin farkı gibi nereye sündürsen oraya gidebilecek tarzda konulara kafa patlatmasın mı? Neyse onun ineceği durak geldi, indi. Ben de "oh uyuyabilirim artık." dedim. Ama meğer saltanatım bir iki dk sürecekmiş sadece. 

Muhtar amca geldi, yanıma oturdu ve bir anda hiç susmamacasına  konuştu ha konuştu. arada uyuya kaldım,  ama adam rahat bırakmamaya kararlı "sen ankaralı mıydın" diye bağırarak beni uyandırdı. Zaten ondan sonra bir daha uyutmadı. Her cümlesini en az beş kez tekrar ederek bana iki buçuk yıllık muhtarlık yaşantısında, yüksek memurlara işini yaptırmak için ne yemekler yedirdiğini, ne rakılar, biralar yuvarlattığını, ne rüşvetler yedirdiğini anlattı, büyük bir gururla(!). Bir ara galeyana gelip cüzdanından gelinlerinin, oğul ve torunların resimlerini çıkarıp gösterdi tek tek. Bir yandan da "bak kıymetini bil, herkese göstermem." diyordu. Gözümden deli gibi uyku akıyordu ama bir kere prim vermiştim işte, kaçarı yoktu sonuna kadar dinledim.

Şimdi afyon garında bu yazıyı yazıyorum ve gözlerimden felaket uyku akıyor. Otobüs kütahya'ya doğru giderken bu sefer deliksiz uyumayı planlıyorum. Kesinlikle!

Not: Tam yazıyı bu öğlen yayınlayacaktım ki otobüsüm geldi. Yetiştiremedim, şimdi yayınlıyorum.

Not2: Kahretsin, kütahya otobüsünde yanımda oturan kadın o kadar şişmandı ki hiç rahat edemedim. Bir de üstüne üstlük mızmızın tekiydi ve bana bir şeyler söyleyip duruyordu. Ama akıllandım ben. Hiç yüz vermedim.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Kitap Meraklısı Keş Amca Ömrümü Yedin

 Dün kendi kendime bütün gün yurtta kalacağım diye söz verdim ya bu bünye öyle uzun süre kapalı kalmaya alışık olmadığından, gene dayanamadım attım kendimi dışarıya.

İlk önce Kadıköy'e gittim. Şöyle Mühürdar'da dolandım, hava aldım. Bir banka oturup kitap okudum. Yanımdan insanlar geçti. Rahatlamam gerekiyordu ama rahat değildim. Gittim Eminönü vapuruna bindim. Üst kattaki kantin bölümünde masaya oturdum, kitabımı okumaya başladım. Amacımın tamamen kendi kendime kitap okuyabilmek olduğuna karar verip vapurların bunlar için ideal yerler düşündüm. "Eminönü'nde iner sonra Üsküdar vapuruna geçip kitap okumama devam ederim." diyordum. Ancak inmeye yakın aklıma bir arkadaşla konuştuğumuz proje geldi. Birini belirleyecek, onu 15-20 dakika takip edecek, kendimizi fazla belli etmeden neler yaptığına dikkat edip eğlecektik. Dedim ki  "şimdi de yapsam ne olur ki sanki." Hemen karşı taraflarda oturan birini gözüme kestirdim. O kadar kendi halindeydi ki beni kesin fark etmezdi. Sarı kısa saçlı, uzun boylu, hantal bir oğlandı. Sırtında kocaman bir dağcı çantası, elinde bir sürü migros poşeti vardı. Vapur iskeleye yanaştı çocuk indi, sirkeci yönüne doğru seyirtti. Ama sadece seyirtti. Yürümedi. Allah kahretsin ki yürümedi. Durdu, poşetlerini yere koydu, çantasını açıp bir şeyler yapmaya başladı. Haliyle ben de biraz uzağında durdum. Adamımı gözden kaçırmadan etrafa boş boş bakışlar atmaya başladım. Herhalde nereye gideceğine karar verememiş kız pozunda olmalıydım ki taksilerin orada duran esmer, bıçkın bir çocuğun ilgisini çektim. Haydaa al başına belayı. Allahım ilk takip vak'amdaki olaya bak. Oğlanında kalkıp yürüyeceği yoktu. Dedim "Bari yürüyüp gideyim de başka birilerini gözüme kestireyim." Bıçkın çocuksa peşimden gelip "konuşabilir miyiz?" demesin mi? Ben gayet ukalaca "Sanki hayır desem konuşmayacaksın?" dedim, yürüdüm, gittim. Neyse allahtan peşimden gelmeye devam etmedi.

Şimdi gözüme öyle birini kestirmem gerekiyordu ki ne çok yavaş olsun ne de fazla hızlı. Çevresindeki insanlara da dikkat etmesin, hedefine odaklanmış bir halde yürüsün. Öyle uzun uzun seçme sansım yoktu, akşam üstüydü ve birazdan hava kararmış olacaktı. Uzakta, bayağı bir uzakta kırmızı trençkotlu, kahverengi dalgalı saçlı bir kadın gördüm. Biraz hızlandım peşine takıldım. Burada kendime not da çıkardım. Birini takip edeceksem mutlaka gözlük takmalıydım. Bir numara bozuk gözle kadını uzaktan net göremiyorsun ki anasını satayım. Neyse bayan yanındaki kahverengi kısa saçlı bir kızla galata köprüsüne doğru gidiyordu. Köprü kalabalıktı, her telden insan bir yandan denizi izliyor bir yandan karısı, kocası, arkadaşı, sevgilisi, çoluğu çocuğuyla konuşuyordu. Bense sadece kadına bakarak yürüyorum. Birden karşıdan üstü başı kir pas içinde, göbekli, kirli sakallı esmerliği kirden mi doğuştan mı olduğu belli olmayan yalpalayan bir adam yoktan var olmuş gibi karşımda peyda oldu. Adamdaki tek temiz şey elinde tuttuğu yeni yakılmış sigaraydı ve bu adamın mide bulandırıcı olmamasına hiç de yardım etmiyordu. "Allahım ne tuhaf adam sarhoş mu tiner mi çekmiş belli değil" diye kadını unutmuş adam hakkında fikir yürütürken önümde durup benimle konuşmaya başlamasın mı? Kulağımda kulaklık olduğundan ilk başta ne dediğini anlayamadım. Kulaklığımı çıkarıp korkudan fare sesi kadar tizleşmiş sesimle "beyfendi gider misiniz" dedim, gitmedi. Ellerimi adama doğru siper ederek. "Ne diyorsunuz anlamıyorum, param yok benim." dedim. Adamsa dili iyice dolaşmış halde "kitabına bakacağım" diye tutturmasın mı? Haydaaa! "Kitap mı, ingiliz edebiyatı tarihi." diye adama hesap verirken korkudan çıkan sesimi ben bile tanıyamıyordum artık. Adam dediğime inanmıyor illa bakacağım diye tutturuyordu. Ben bir kaç adım gerileyip kitabı açıp içini gösterdim "İngiliz edebiyatı tarihi inanmıyor musun?" dedim viyaklayarak. Resmen öl kızım şurda deseler ölecektim. O kadar korkunç bir adamdı. En sonunda arkadan iki oğlan "Hişştt, hoop, amca!" diye bağırdılar da bay sarhoş yanımdan okkalı küfürler savurarak ayrıldı. Hay Allah müstakını versin bu adamın. Resmen tüm pazar eğlencemin içine etti.

Neyse ki kadın bayağı uzaklaşsa da gözden yitmemişti de hızlı hızlı yürüyüp ona yetişebildim. Ama benim sinirler perperişan. Takip etmek de yalan oldu iyi mi? Kadın köprüyü geçti tophaneye doğru yürümeye başladı. Ben "Yok- dedim- bana bu kadar macera yeter." Ancak kadını tophaneye uğurlamadan önce yüzünü görebildim yine de. Kırk yaşlarında, çıkık elmacık kemikli, zayıf, esmer, sinirli yüz hatlarına sahip bir kadındı ve beni kuşkuyla süzen gözlere sahipti. Anlaşılan köprü macerasından sonra kendimi farkettirmeme ilkeme hiç de uygun hareket etmemiştim. Geri döndüm, köprüyü hızla geçerken herkesin bana baktığı gibi salak bir hisse de kapıldım. Hatta travmanın şokundan ne kadar aptallaştıysam artık yanımdan geçen bir kadının ayakkabısına "Vay be artık iskarpinlerin kenarlarına minik ışıklar da yerleştiriyorlar." diye kendi kendime yorum bile yaptım. Meğer kadının ayakkabısı yanıyormuş. Kadının yanındaki çocuk "Anne ayakkabın..." dedi. Teyze ayağını yere sürtmeye başladı. Bir sürü kıvılcımlar çıktı iskarpininin altından.


Not: Bundan böyle Galata Köprüsünden geçerken kalın ve kahverengi ciltli kitaplarımı gazeteye sarıp onlara bir kalıp peynir süsü vermeye karar verdim. Düşünsenize adamın elimdeki kitabı kapıp gittiğini.

Not2: Korkulu bir macera geçirsem de bir seyyar satıcının elindeki sigarayı arkadaşına uzatarak, eşofman satışıyla alakalı sosyolojik çıkarımlarını duymadan da edemedim. "Yav kardeşim kadınlar hep siyah, lacivert alıyor, erkekler de nerde pembe, yeşil var ona gidiyor. Anlamadım gitti."

13 Ağustos 2010 Cuma

Bahtsız Şaziye'nin Tecavüzlerle Dolu Hazin Öyküsü: Azz Sonra

Bilnç altı denen gıcık yaratığıma bir dur demek isterdim şimdi. Aklımdaki tüm yazı fikirlerini azıtıp beni kadın programlarının ezici çarkına toslattığı için.

Mesela şu evlendirme programları. Hadi oraya gelenlerin bazılarını anlıyorum da gencecik kızları, yakışıklı delikanlıları hiç anlayamıyorum. Yahu evlenmek için bu kadar mı düştünüz, hiç mi kısmetiniz kalmadı, bu kadar mı kendinize saygınız kalmadı bre mendemburlar. (Evet oruç oruç küfrettim.) Ben olsam bunlara hiç itibar etmezdim. Baksana bu güzellikle, bu yakışıklılıkla kısmet bulamadıysa kendine, kesin vardır altında bir çapanoğlu.

Bir kere neden böyle bir program yaparlar hiç anlamış değilim. Sana mı kalmış çöpçatanlık ey medya patronu, ey şarkıcı, manken, yakışıklı sunucu. Sana mı kalmış insanların yuvasını kurtarmak. Ey aile büyükleri, teyzeler, nineler görmüyor musunuz? O çok beğendiğiniz görücü usulü ayaklar altına alınmış haberiniz yok.

Peki şu Müge Anlı ve saz arkadaşlarına ne demeli, Tam bir kadın paranoyaklaştırıcıgiller. Aman gece dışarı çıkmış da kadını öldürmüşler, tecavüz etmişler, organını çalmışlar, kapatma yapmışlar. Yav bilmezsiniz, ne badireler atlatarak izliyor bunları kadınlar. Önce Sabah “ben bilmem beyim bilirlerin şahını” kocayı işe postala, çocukları, yedir, okula, işe gönder, aman bulaşıkları hızlıca yıka, (sakın bulaşık makinesine güvenme, kendin yıka) evi süratle temizle ki, dün bahtsız pakizenin tecavüzlerle dolu hazin öyküsünü, kahvaltıdan kalan demli çayla zevkle höpürdetmeye vakit bul. Sonra da her yanına gelen genç kıza, gündüz zevkle izlediğin programlardan derdiğin bir demet hayat dersini de kafasına çivile.

Ondan sonra da yok kadınlarımız eğitimsizmiş, yok herşeye inanıyormuş, yok dışarı yalnız çıkmaya korkuyormuş. Ay bir de bunları daha bu sabah gereksiz, beyin pörsütücü programları yapan kanallar söylüyor ya. Tam iki yüzlülük. Bunları izleyenlerde de suç var ama. Resmen al beynimi, ben yiyemedim bari oldu olacak sen et içine diye medya kurtların eline teslim ediyorlar.

Allah aşkına yok mu başka program. Tamam uydusu yoksa eyvallah da niye uydulu, yüzlerce kanalı olan evlerde de aynı kanallar izleniyor. Yahu ben bu kanalların "haydi kızlar okula" kampanya desteklerinin içine tüküreyim be.

Protesto etmeye çalışıyorum bunları yapan medyayı ama ne çare ki babaannemin bizde olduğu zamanlarda yine de kurtulamıyorum ellerinden. Allahtan paranoyaklıkla kafa ütüleme gibi bir huyu yok.