Sayfalar

ev kızı oldum yine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev kızı oldum yine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2013 Pazartesi

Evden Bildiriyorum...

Ev kadınlarının neden evlerinin bal dök yala olduğunu anladım. İnsanın her şey gözüne batıyor da ondan. "Bu çerçeve neden eğri?" diyorsun mesela. "Koltukların yeri değişse nasıl olur?" diye düşünüyorsun. Kavanozlar iki günde tozlanmaz ya gözüne batıyorlar bir kere. Hoş ev hanımları gayet işe yarayan şeyler yapıyorlardır fakat  ben alışkın olmadığımdan mıdır nedir, hafta sonu boyunca evden dışarı adımımı atmadım ve çoğu da boş beleş olan bir sürü şey yaptım. 

- Sepetteki azıcık çamaşır gözüme battı, attım makineye.
(Enerji israfı oldu. Çamaşır biriktirebilmek için onlarla fazla göz göze gelmemek gerekiyormuş. Yani evden ara sıra çıkmak.)

 - Bilgisayarımın sırt bölümü jelatinini pembe sakızla tutturdum. 
(Dışarı çıkıp güzel bir jelatin alabilirdim ama evden çıkmayınca elde olanlarla idare etmek gerekiyor.)

- Bulaşıları yıkadım, ocağı sildim, yemek yaparken geri kirlettim. Odamı, mutfağı, banyoyu tertemiz yaptım. Yetmedi kızların da çamaşırlarını makineye attım. Kuruyanlarını kaldırdım. 
(Bunu fazla yapmamak gerekiyor. Zira tecrübelerimden biliyorum ki senin olmayan bir işi arka arkaya yaparsan o iş senin olur.)

- Tarhana çorbası yaptım. Evde salça yoktu ve dışarı çıkıp almaya üşendiğim için acı sos ve konserve makarna sosundan koydum. Ayçiçek yağı da kalmadığı için zeytin yağı ve tereyağını karıştırdım. Sarımsak yoktu tatlandıracak, ezemedim. 
(Zeytinyağını her yemekte düzgün kullanamıyorum bu yüzden çorbanın ahvalini soracak olursanız, hiç bir şeye benzemiyordu. Gerçi sabah işe alelacele giderken o açlıkla güzel gitti.)

- Bayat ekmekleri küçük küçük doğrayıp fırında kızarttım. Bizim evin de kıtırlı domates çorbası yapma ihtimali var artık. 
(Ama içimden bir ses onların öylece kalacaklarını yazın değerlendirsin diye taa Ankara'lara anneanneme götüreceğimi söylüyor. Zira atamam da, o kadar emek harcadım.)

- İki tane film, bir tane upuzun dizi izledim. 

- Aliminyum folyoyla kaplanacak ne varsa kapladım, öğrencilerime bir sürü faaliyet hazırladım.

- Evde ne var ne yoksa yedim. Azdı yiyeceklerim çünkü üşeniyordum çıkmaya. Ev arkadaşıma da ısmarlayamazdım. Demez miydi bana "E be arkadaşım, bakkal apartmanın altında!" diye. Bir kaç küçük gofret, ağzı açık kalmış paketten yumuşamış cipsler, sevmediğim yarım yağlı sütle kahvaltılık gevrek, dünden kalmış börek, kutunun dibinde kalmış labne peynir, sertleşmiş lokum yedim. Aralarda bol bol su, gazı kaçmış kola, sallama çaylarla demleme çay, bayatlamış filtre kahve içtim. Evde hiç bir şey kalmadı!

Paragrafa not: Buradan da ev kadınlarının neden hızla kilo aldıklarını açıklamış oluyorum. Yapacak hiç bir işin olmaması ağzı doldurmakla sonuçlanıyor.

Pazar gününün sonuna doğru "Evden çıkmalıyım artık." dedim ama sonra içimdeki minik şeytan şöyle seslendi. "Aman boş ver. Yarın işe giderken zaten dışarı çıkmış olacaksın."


30 Ekim 2011 Pazar

Merkezi Sistem Dediler Geldik

Polatlıdaki evimi merkezi sistem diye tutmuştum. Zira üşümek hiç bana göre değil. Kanım donuyor sanki. Üşüyünce battaniyenin altından çıkıp iki adım attığımda klozetin dibinde olacağımı bilsem yine de yerimden kımıldayamam ben. Onun için "az yerim ama sıcak sıcak yerim" deyip bu evi tuttum. Tabi işler ilk başlarda hiç benim düşündüğüm gibi gerçekleşmedi. Site yönetimi havalar sıcak gidiyor diye(!) ilk başlarda kazanı yakmayı reddetti. İnsanlar yakıta onca para ödedikten sonra evde elektirkle ısındıkları için neredeyse isyan çıkaracaktı. Tabi ben akıllı, annemin evdeki ufoyu götür demesine de aldırmamış ondan bile yoksun kalmıştım. Hatta peteklerin ısınmasından bir gün önce evde iki hırka, bir süveter, üst üste iki taytla geziyordum. Neyse sonunda yaktılar kazanı.

Akşam eve geldiğimde apartmanın içi bir değişik ılıktı. Hemen merdiven kenarlarındaki peteklere dokundum sıcacıktı. Dedim "Allah, simdi ev nasıl güzeldir." Fakat anahtarı çevirip kapıyı açtığımda yüzüme nasıl soğuk hava vuruyor, anlatamam. Resmen bir an apartman boşluğunda uyumanın nasıl olabileceğini bile düşündüm, o derece. Hemen karşı komşunun zilini çaldım, onlarınki sıcakmış. Benimkilerin havasının alınması gerekiyormuş, falan filan. Tabi "Nasıl yapacağım" diye umudumu yitirmedim. "Sıcak bir ev yolunda dökülen her ter mübahtır." deyip tin tin tin üst kat komşuya çıkıp kapıyı Marilyn Monroe gibi sigarası tutarak açan, yemenili kadından tornavida, kocasından da bir dilim tarif aldım ve hemen işe koyuldum. Yalnız havalarını almama, iyice sularını akıtmama rağmen bir türlü petekler ısınmıyorlardı. Artık yüzsüz yüzsüz tornavida sahibi komşuları evime çağırdım. Lami cimi yok, bana bu kalorifer havası alma iliminin sırlarını öğreteceklerdi. Sigara kokuları ve kendileri içeri girip mutfağa geçtiklerinde kadının lavobodaki bir yığın bulaşığıma bakmasından rahatsız olmamış gibi yapıp adama peteği gösterdim. Adam bana nasıl yapılacağını anlatıyor kadınsa bu apartmandan ev aldıkları için çok pişman olduklarını, hiç istediği gibi çıkmadığını anlatıyordu. Benimse aklım hala bulaşığa attığı bakışlardaydı. Bir şekilde bunun konusunu açmadan onları uğurlarsam gözlerim açık gidecekti. (Hanimiş de benim ev kadını psikolojim.)

Bir kaç dakika sonra becerikli komşu sorunumu çözmüş, diğer petekleri de tam alarak nasıl yapacağımı göstermişti. Lakin kadının nikotinli dedikodusu ve yakınmalarının bir sınırı yoktu. Ne yazık ki anlattıkları yarım kalarak evden gitmeye mahkumdu. Ancak komşuları kapıdan geçirirken "Ay sormayın, o kadar soğuk ki kaç gündür temizlik bile yapamıyordum, yardımınız için çok teşekkür ederim" diyerek lavabodaki bulaşık tabak konusunu da lafın arasına sıkıştırabildim.

Evet iki haftaya yakındır kaloriferlerim yanıyor, evim sıcak. Mutluyum, huzurluyum. 

Not: Tamam itiraf ediyorum. Temizlik konusunda kaytarmamın sebebi her zaman soğuklar değildi.

10 Şubat 2011 Perşembe

Annem ve Düzenli Yaşam!

- Oğlum hani ben kpss'de İstanbul'u yazacağım ya sen de İstanbul'da okumak istiyorsun. Annemde tayinini İstanbul'a mı alsa. Ne güzel düzenli bir hayatımız olur.

dedim ve o anda da ne kadar saçma bir cümle ettiğimi anladım. Zaten ben anlamasam da erkek kardeşimin suratıma attığı bakıştan da bu anlaşılıyordu.

Annem ve düzenli yaşam! Burada biraz durmak lazım.

Kamunun saygın memuru annem hafta içleri işten geldikten sonra eğer salı ya da çarşamba değilse erkenden yatar. Hatta annemin uykusu bizim sülalede tam bir dalga konusudur. Öyle fazla yemek yapmaz. Hatta tatillerde genellikle ben yaparım. Hafta sonları ara ara aklına eserse temizlik yapar. Ya da bir misafir geleceği vakit. Genel de temizliği ben yaparım. Zaten ben İstanbul'da değilken evde bile kalmaz. Direkt anneannemlerin evinde kalır. Bizim ev sadece tatillerde, özel günlerde açılan yazlık gibidir. Haliyle ben evden ayrılırken evde bir şey unuttuysam tatil dönüşü onu aynı yerinde olduğu gibi bulma ihtimalim fazlasıyla yüksektir.

Şİmdi böyle yazdım diye eleştirdiğim, tasvip etmediğim sanılmasın. Bilakis böyle olması beni hiç rahatsız etmiyor. Hatta ara ara anneannem ya da babaannemin evi gelip düzenlemesine daha çok rahatsız oluyorum. Kadının kocası öleli neredeyse yirmi yıl olmuş. Kimseye hesap vermek durumunda değil. Çocuklarını büyütmüş. İşinde gücünde. Ee tatillerde eve gelip temizlik yapan, yemek pişiren kızı da var. Daha ne olsun.

Hem onun bu salaş hali bizimle ilişkilerine de yansımış. Zaten benim en çok hoşuma giden durum da bu. Haber verdikten sonra eve kaç gibi geleceğinle, hangi arkadaşınla buluşacağınla, ne giyineceğinle falan hiç ilgilenmiyor. Hatta aslına bakarsanız benim temizlik, yemek yapmamla falan da ilgilenmiyor. (Erkek kardeşimin evi batırmasına da ben sinirlendim zaten.)

Bu rahatlık annemle konuşmalarımıza da yansımış. Onunla sanat, edebiyat, kitap, siyaset gibi konularda tıpkı samimi arkadaşlarımla konuştuğum kadar keyif alıyorum. (Tabi ara ara bir "elif şafak-aşk dedim, yazarın edebiyat anlayışından girdi dostoyevski'den çıktı" gibi tepkileri de olmuyor değil.)

Zaten benim babaanneme bu kadar sinirlenmemin sebebi de bu. Kadın geldiğinde bir anda akşam televizyon etrafına toplanmış geleneksel aile haline dönüyoruz. Asla bulaşık makinesinde bulaşıklar beklemiyor, salçalar, ve sıvı yağlar illaki cam kaba konuyor. Aynı saatte uyanıyor, aynı saatte yemek yiyoruz. Bu arada çalışan kadın da olsan, mutlaka bir kap yemek pişirmen gerektiğin dikte ediliyor. (Var ya bu yaz da amcamın kızı evleniyor. Annemle ne yapsam nerelere saklansam bilemiyorum vallahi.)

Yani demem o ki annem İstanbul'a gelip de bir ev tuttuğumuzda yine eskisi gibi "öğrenci evi" yaşantımıza devam edeceğiz. Ben de çalışıyor olacağıma göre öyle fazla temizlik falan da yapacak gibi de durmuyorum. Artık hafta da bir yardımcı kadın çağırırız eve.

Not: Aslında bizim de kendimize göre(!) bir düzenli yaşam anlayışımız var.

Not2: Resimdeki kadın değil mi? Çelişkide kaldım.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Erkek Kardeşim Ders Çalışıyormuş!

İzmir'den pazartesi günü nihayet Ankara'ya gelebildim ya beni kötü bir sürpriz bekliyormuş meğerse. Erkek kardeşim dersanesinden bir kaç arkadaşını eve çağırmış güya kendi kendilerine ders çalışacaklar. Anneme sormuş "gelebilirler mi, ama bak evde sadece biz olacağız." diye. annem de tamam demiş. Ancak farketmemiş ki erkek kardeşimin programı benim İzmir'den geldiğim günle çakışıyor. Bir de üstüne kız kardeşim de benimle aynı gün İstanbul'dan çıkıp gelmez mi? Resmen cuma'ya kadar annem ve kız kardeşimle alt kattaki anneannemlerin misafir odasında ev içinde ev olduk.

Neyse cuma günü neden sonra arkadaşları gitti de eve girebildik. Aslında girmekte biraz zorlandık diyebilirim. Ev resmen savaş alanıydı. Mutfakta dizi dizi bulaşıklar, salondaki yemek masasında yenmiş ama hala kaldırılmamış bir sofra, oturma orasındaki kuruyemiş kabukları, her tarafta üstü açık yatak ve çorap, parfüm, erkek teri, ve havasızlıktan müteşekkil bir koku. Şahsen o anda bir kez daha burnumun iyi koku alamamasına şükrettim.

Kaşıklıkta ne kaşık, çatal kalmış ne de bıçak. Neredeyse bütün tabak, kase ve tencereler bulaşık gibiydi. Düşünsenize raftaki tüm bardaklar bulaşık olduğundan son kolalarını dondurma kupalarında içmişler. 

Ara ara kız kardeşim yukarı çıkıp gerçekten çalışıp çalışmadıklarını kontrol etti, hakikaten de çalışıyorlarmış. Tamam helali hoş olsun ama bu kadar da etraf dağıtılmaz ki canım. Valla daha makyaj kısmı bitti. Asıl temizliği yarın yapacağım.

Yok yok benim imtihanım bu. Temizleyeceğiz el mahkum! Neyse allahtan bulaşık makinesi var :)

30 Ocak 2011 Pazar

Ev Kadınlığı Zaafım

Bundan önce "çok param olsa ne çalışacağım, ev kadını olur akşama kadar kitap okur, o tiyatro senin bu semine konferans benim, şu opera-konser onun dolaşır dururum. Üstüne de bir sürü yazı yazarım." derdim ya yok vazgeçtim. Benim ömrü billah çalışmam gerekiyor.

İzmir'de halamın komşularına, gülüp onlardan anlatacak malzeme çıkarttığımı sanarken ortamların aranılan malzemesi olmaya başlamışım da haberim yok. "Kız sen bizi çok güldürüyorsun hadi birşey anlatsana." demeye bile başadılar zira. Ben böyle akşam çatır çatır kadınları enişteme anlarıp türlü dalgalar geçerken bir yandan da- itiraf edeyim- onların toplantılarına gitmekten kendimi alamıyorum. Evin temizliğini yapıp komşularla günlük türk kahvesi eşliğinde dedikodu yapmak acayip eğlenceli. Düşünsenize okul yok, ödev yok, staj yok. Evim, barkım, çoluğum çocuğum olmadığı için sorumluluklarım yok. Öyle örgü öre, güle eğlene gün bitiveriyor.

Tabi işin vehameti bu rahatlığı yaşarken dönüp ardına bakınca anlaşılıyor. Geçen perşembe akşamından beri buradayım, normalde haftada en az iki kitap okuyan ben, hala gelirken uçakta okuduğu bir kaç sayfayla duruyor. Dün müzelere gitmek için evden çıkıp da eski benime geri kavuşunca  ve az önce "Haldun Taner"den bir kaç sayfa birşey okuyunca dedim ki "N'apıyorsun sen! Kendine gel!" Sonra da kendi kendime göz dağı verdim. Hele bir ev hanımı ol! Kırmıyor muyum senin bacaklarını!

Yok kardeşim ben biliyorum kendimi. Bana ev kadınlığı yaramaz. Ben öyle altmış yaşına kadar bir fiil sabah gidip akşam gelmeli bir işte çalışıp para kazanmalı, yoldayken kitap okumayı eksik etmemeli, hafta sonlarıysa mutlaka beni her saferinde bir adım daha öteye taşıyacak aktivitelerde bulunmalıyım. Yoksa halim harap! Ben zaafları olan Birisiyim.

22 Ocak 2011 Cumartesi

İzmir'e Örgü Örmeye Gelmişim Meğer

İzmir'deyim şuan. Bu yazıyı o kadar hızlı yazmaya çalışacağım ki yazım hataları olursa hoş görün artık. Zira birazdan "abla ne yapıyorsun" diye kuzenimin başıma gelmesi yakındır. Neyse efendim işte yolculuğu uçakla yaptım. Halamların bana uçak bileti sözü vardı bende mutlulukla kabul ettim. Yolculuk yanımdaki aceleci ve çatlak kadını saymazsak çok güzel geçti diyebilirim. (50 dakika be, kötü geçse ne olacak sanki :P) Kadının tuhaf olduğunu daha "ben uçağa bindim" mesajlarımı çekerken fark ettim. Kapılar henüz kapanmamış, kadın ben mesajlaşıyorum diye bana kötü kötü bakıyor. Sanki çalışmayan uçağın aşağı çakılma yeteneği var? Ancak aynı kişi uçağın tekerleri daha yere değer değmez kemerini çözüp, montunu giyip, bir güzel çantasını alıp kucağına koyarak oturunca dedim ki "yoksa telefona kızan bu kadın değil miydi?" Dahası kimse ayağa kalkmamış bizim zatı muhterem insan ayağa kalkıp başımda dikilmeye başlıyor. Ay öyle rahatsız hissediyorsun ki kendini sen de ayağa kalkıyorsun. Sonra bakıyorsun ki daha kapılar açılmamış arkanı dönüp geri oturacaksın değil mi? Ama bir baktım akbaba gibi başımda oturacak yer bırakmamış. Bir de demez mi "hanfendi ilerler misiniz?" Artık en sonunda "bekliyoruz efendim!" diye tersledim kadını.

Ee kadın bunca aceleciliği yaptı sonunda ne oldu? Gördüm, valiz bandında 15 dakika valizini bekledi.

Benim bu kadar konuştuğuma bakmayın. 25 yaşındayım uçağa daha on kere binmedim hayatımda. Bir de böyle havaalanına giderken geriliyorsun. Biletler nerede check-in ettirilecek, kapılar nerede hiç bilmiyorsun birine soracak gibi oluyorsun tuha tuhaf bakıyor yüzüne. Ancak bu gibi durumlarda sakız çiğnemek meğer insana özgüven veriyormuş, anladım. Normalde ben sakız çiğnemeyi sevmem. Yanımda biri çiğniyorsa çiğnerim ancak. O da rahatsız olmamak için. Ancak E-10 otobüsünde biraz başım dönüyor gibi olunca uçakta basınç yüzünden çiğnemek için aldığım sakızı otobüste çiğnemeye başladım. Aaa birden üzerimdeki çekingenlik gitmez mi? Öyle ki bilmediğim şeyleri sorarken üzerimde "ben hep atatürk havalimanından biniyorum aslında, pehh!" havaları...

Neyse yorulmadan geldim İzmir'e. Pekala şimdi ne yapıyorum dersiniz? Halamın entelektüel ev kadını arkadaşlarıyla ev ziyaretlerine, oralarda güzel bir örgü tunik modeli beğenip örmeğe başlıyoruz. Ah bu arada bujiteriden yeni yüzükler alıp takmayı ihmal etmiyouz. Yani ev kızlığına merhaba.

Yalnız örgü örmek iyiymiş. İnsan konulardan sıkılsa da kimseyi dinlemek istemese de örgüsünün arkasına sığınabiliyor.

11 Kasım 2010 Perşembe

Ayırıp Özletmeyin Bizi Efendiler

Aileye sonradan katılan gelinleri  saymazsak (ki onları ayırmak gibi bir niyetim yok, hepsini çok severim.) sayıca erkeklerin ezici üstünlüğüne sahibiz. Bundan dolayı topluca düğüne, ev oturmasına giderken kalabalıktan, gidilen yerdekilerin dini hassasiyetinden veya başka herhangi bir sebepten dolayı bizimkilerden ayrı kalmaya sinir oluyorum. Zaten bir tatillerde görüyoruz biribirimizi, bir de böyle ayrı oturma durumu yok mu gıcık oluyorum. İnanmazsınız o anda nasıl özlüyorum amcamları, kardeşimi, kuzenleri. Kocaman da kız olduk "Ee, amca nasılsınız, canım sıkıldı, yanınıza geldim" de diyemiyorum. Tabii kaderime razı olup oturmuyorum da, tetikte bekiyorum.

Misal sadece kalabalıktan mı ayrılmışız, o zaman gittiğimiz yerde anında son model, full hamarat, gelinlik kıza dönüşüyorum. Sofra mı kurulacak kim gönüllü? Ben. Erkek tarafında çaya kim bakacak? Ben. "Ay valla sen olmasan nasıl yetişirdik, sağolasın" cümleleri eşliğinde normalde sinir olduğum çay getirip götürme işlemini büyük bir zevkle yapıyorum. Hatta orada hiç sinirlenmem küçük amcama. Sünger gibi çay içer maşaallah. Bir dakika yerine oturtmaz kimseyi ama ben orada hiç ikiletmeden doldururum. Gelip giderken de bahane ya işte. "Yoruldum amca, iki şurada dinleneyim, çayı şimdi doldururum der, konuşmalarının kıyısına, köşesine katılırım. Peki ne mi konuşurlar? Ne olacak her zamanki şeyler. Siyaset, belediye, ekonomi, özal'ın liberalliği, Menderes'in idamı, Kenan evrenin diktatörlüğü vs vs. Arada bir değişik hava atımları da söz konusudur bu konuşmalarda. Yerinden çıkmış logar kapağını belediyeyi taciz ede ede zorla yerine taktırtma zaferi. Taksiye bindiğinde yaptığı pazarlık sonucu kar etme, çocukların karneleri, yanlarındaki gençlere nasihat falan filan. (Tabi yanlarında ben olduğumda da, "Kızım senin okul ne zaman bitecek?" diye soran olursa amcamlar, benim gül gibi matematiği bırakıp okul öncesi öğretmenliğine geçtiğimi anlatırlar. Normalde bu konuya hep sinir olmuşumdur ama bu konuşma benim bir anda o ortamın parçası olduğum anlamına da geldiğinden fazla ses etmem, neşeyle gülümserim.)

Aslına bakarsanız siyaset konuşmalarının alasını okulda yeterince duyuyorum. Apolitikliğimle ve siyaset özürlülüğümle katılmaya da çalışıyorum falan. Fakat işte ayırdılar ya bizi. Onların o her zamanki konuları bir anda kıymete biniyor. "Yahu" isyanına geçiyorum hemen. "Yahu biz burada bebek mamalarınnın püf noktalarından bahsedelim, onlar içeride ülke meselelerinden dem vursunlar. (Akıl akıl gel peşime takıl! Sanki devleti onlar ihya edecek.)

Yok, sevmiyorum ben misafirlikte sevdiklerimden ayrı kalmayı. Anca beraber kanca beraber.

Not: Bakar mısınız, kardeşimin düğünü bitti, İstanbul'da da Ankara'yı özledim ya bir anda u dönüş yapıp akraba delisi oldum. :))

17 Ağustos 2010 Salı

Apartman Teyzelerinden Ev kızlarına Dev Hizmet

Odamın penceresi iki bina arasında sıkışmış kalmış. Gün boyu apartman teyzelerinin muhabbetlerini dinleyip duruyorum. Peki bir apartmanın camdan cama diyaloglarına kulak misafiri olduğunda en çok ne öğrenilebilir insan. En fazla kim hangi saatte gelmiş, hangi dairedeki adam karısını dövmüş, kimin misafirleri alt kattakilere gına getirmiş vs. vs. 
Fakat bizim apartman tam bir ev kızı (hanımı) okulu olarak çalışıyor. Öyle ki bazen takvim yapraklarından bile bulamayacağınız "Aklınızda bulunsun" taktikleri öğreniyorsun. Vallahi kadınların hakkını vermek lazım.

- Kız Şaziye napiyon?
- Aman Aysel abla hiç sorma, halıya mum dökülmüş çıkaramıyorum.
- Ayol ondan kolay var. Beyaz kağıdı lekenin üstüne koy, sıcak ütüyü üzerinde gezdir.
- Olur mu ki abla?
- Olur olur, halın naylon değilse bal gibi olur.

İç sesim:
"Demek ki halı naylon değilse, mumu böyle çıkaracakmışsın. Vay be!"

- Kezban sorma, mutfağı bir karınca basmış ki, felaket felaket.
- Nerden gelmiş, yuvası mı varmış evde.
- Valla takip ettim balkondan geliyorlar naapsak ki, İlaç falan mı koysak.
- Aman sakın öldürme hayvancağızları ramazan ramazan. Yollarının başına iki kesme şeker koy, şeker karıncalanınca atıverirsin aşağı.
- Olur mu ki kız?
- Olur olur, sen bana güven.

İç sesim:
"Ayy, ben dokunamam şimdi ona, en iyisi annem atsın karıncalı şekeri."

....

Anlayacağınız tüm reddedişlerime rağmen ev kızı olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Zaten sahur sonrası mutfağı temizlerken annem de "Kızım, senin evin çok temiz olacak" dedi ya tamamdır artık. Eyvah ki ne eyvah.

rsm

10 Temmuz 2010 Cumartesi

sıkıldım ki bu blogu açtım

Ne zaman çoook sıkılsam bir blog açıyorum. şimdi de öyle yaptım işte. Vallahi internet blog çöplüğüne dönüşürse bilin ki suçlulardan birisi de benim.
"Bakalım bu sefer gerçekten devam edecek mi?" diye gözlerinizi devirdiğinizi görür gibi oluyorum. ama yoo, kesinlikle devam edeceğim. zira kimselerin okumadığı günlükleri yaz yaz nereye kadar... zaten tam techizatli ev kızına dönüştüm. Geçen sene hayıııır, nolamaaaz, bana bunu yapamazsınız, herkesin bir fiil dağıttığı evi ben toparlayamam derken bu sene ne oldu ise kuzu kuzu topluyorum etrafı. Bulaşıkları, çamaşırları makinayla da olsa yıkıyor, evi süpürüyor temizlik yapıyorum da bana mısın demiyor. Şimdi bundan dolayı aldı mı içimi bir korku. Ben de mi şartların çarkında kendimi ezdirecektim, bende mi bu ev insanları potasında eriyecektim ha. halbuki benim ne hayallerim var bir bilseniz, türkiye'yi dolaşmak mesela köy köy, şehir şehir. Neyse yazım çok karışık oldu ama idare edin gecenin bir vakti ancak bu kadar oluyor. haydi eyvallah!