Sayfalar

evim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2016 Çarşamba

Yok Yok En iyisi Yeşil Soğan

Anladım artık, ben bitki yetiştiremiyorum. Benim asla bitkili bir evim olmayacak. Misal, suya koyduğum nanelerim asla çimlenmedi. Sonra çok arsız denilen semiz otları biraz çıkıp pat diye kurudular. Maydonozlar da keza öyle. Bir öğrencim çok tatlı bir cam göbeği hediye etmişti. Bir kaç gün eve götüremedim öylece pencere önünde büyüyevermiş. Alıp eve getirdim, çok değil bir haftada topraktan dala doğru kurumaya başladı. Tabi bitkiyi kurtarayım dedim, tepesinden kopartıp suya koydum ama köklendiremedim. Bakın yeşil soğan yetiştirebiliyorum ama onunla da övünmek komik olur şimdi. Sonuçta soğanı az biraz fazla beklet sebzelikte, salatana doğracak kadar yeşillik elde edersin. 

Şimdi belki dersiniz, toprağın kötüdür, suyu fazla döküyorsundur falan ama yahu suda bile çimlendirme yapamıyorsam... demem o ki benden bir cacık bitkici olmaz.

Not: Cuma günü okulda çocuklarla pamukta fasülye çimlendireceğiz. Umalım da benim kör talihim çocuklara geçmesin.

27 Aralık 2015 Pazar

Aaaa! Yazıyorum Tekrar:)

Aradaki attığım kısa yazıyı saymazsak yazmayalı yaklaşık iki yıl olmuş.

Ama tekrar buraya döndüğümde her şeyi yerli yerinde görmek çok güzel gerçekten.

Merhaba:)

Bu üç yıl içerisinde hayatımdaki değişikliklerin özetini geçeyim dedim. Diğer yazılarda olmadı bazı konuları geniş geniş yazarım.


1-) Depresyondan tamamen kurtuldum. Yani sanırım. 7 sekiz aydır ilaç kullanmıyorum yani. Tabi ara ara geliyor bir melankoli ama o hep vardı. Yalnız kalma isteği de. Hem artık yalnız yaşıyorum zaten.

2-) Böylelikle ikinci maddeye geçmiş oldum. Bu yaz tayinim çıktı. Sonunda sonunda sonunda!!! Hatta son günlerde Diyarbakır'daki ağlamalarım o kadar artmıştı ki, benim okulumla ilgilenen şube müdürü tayin evraklarına mührü vururken "Artık ağlamak yok değil mi, hoca hanım?" diye tatlı tatlı takılmıştı. Tabi o zaman biraz sinir olmuştum. Ama şimdi dedikleri hoşuma gidiyor.

3-) Diyarbakır'dayken beni istifa etmekten caydıracak bir şey yaptım. İstanbul'dan küçücük tıfıcık bir ev aldım. Borcum 2023'te bitecek. Hedef 2023 yani:) Bu tarihte misak-ı milli anlaşması sona eriyormuş. Dur bakalım, ev elimizden gitmesin de. ( Bak, depresyonun yan etkileri. Anca karamsar düşünüyorsun. Etkileri bitecek gibi değil.  Hala olumlu bakabilmek için çevremdekileri darlıyorum.)

4-) Evim- hani şu varoşların kenarında, kendini soyutlayan yüksek duvarlı, çok katlı siteler vardır ya, hah orda işte. Balkonum yok. 39 m2. Ortadan  bir duvar geçirip, bir artı bire benzetmişler. Balkonum yok, ama havuzum, çocuk parkım, güvenliğim var. Ayrı bir salonum yok ama spor salonum, saunam, var. Arabam yok, otopark'ım var. Anlayacağınız bayağı bir havalıyım.(!) Hatta öyle ki, sitenin teknik elemanı eve geldiğinde inceden alay bile etti. O teknik eleman da ayrı bir yazı konusu. Neyse ki artık havuz temizliğinden sorumlu da, sinirlenmiyorum. (Bakın şimdiden, züppe sitelilere benzemişim.)

Yok yahu, küçümsediğime bakmayın. Evimi çok seviyorum. Tam kendi istediğim gibi döşedim, bol güneş alıyor ve kışları sıcacık oluyor. Yalnızım ve eve sadece benim istediğim dostlarım gelebiliyor. Ev arkadaşlarımın tuhaf erkek arkadaşı, tanıdıkları değil.

5-) Yeni okulum eve yürüme mesafesinde. Tabi adaptasyon sorunlarım devam etmekle birlikte, buna da şükür diyorum. En azından bildiğim, sevdiğm şehir ve ev benim evim.

Bunların haricinde hayatımda hiç bir değişiklik yok.

- Hiç mi Kitap Gibi Kız?
- Hiç!Sadece yaşlanıyorum sanırım, yaşlı düşünüyorum.


Not: Bu arada "Tam zamanında dönmüşsün Diyarbakır'dan" türü cümlelerinden bıktım usandım. Zira geride bıraktığım dostlarım için daha fazla vicdan azabı çektirmekten başka bir işe yaramıyor.


5 Eylül 2013 Perşembe

Evim Evim Bozuk Evim

Tatilim bitti, Diyarbakır'a döndüm ve kapıdan girmemle anladım ki, en son evden çıkan sen değilsen eve ilk giren de sen olmayacakmışsın.

Daha doğrusu kapıdan giremeden. Zira kapı bende olmayan anahtarla kilitlenmiş. 

 Olaylar şöyle gelişti.

Akşam akşam uçaktan inmiş, yarın ki ilk iş gününün yoğun stresi altında eve girip yatmayı düşünüyordum ki Ana! Kapıyı açamıyorum. Vay anasını! Kapının üst kilidini benden habersiz kilitlemesinler mi? Kızlar nerede? Yok. Anahtar nerede? Yok. Yok oğlu yok. O akşam arkadaşımda kaldım ya ertesi gün de anahtarı ulaştırdılar allahtan. 

Hoş, eve girdim de ne oldu sanki. Bir kere sular kesik, doğalgaz yok. Klazetin rezervuarı kırık ve eve benden habersiz klima taktırmışlar. Bak bu son maddeye bir diyeceğim yok ama benden onay alınmadan böyle bir karar... Hele bir parasını istesinler. Hayatta ödemem!

Su vanasını açma işini kolay hallettim ama suyun olmadığını tuvaletteyken fark etmek hiç keyifli değildi açıkçası. Ardından da sifonu çekerken rezervuarın kırık olmasını öğrenmek... Sonra da doğalgazın olmadığını  tam duşun altında sıcak su beklerken idrak etmek... Off! Allahım tam bir kabus. Zaten onun vanasını bulmakta hiç kolay olmadı. Yahu kombinin yanında yöresinde bir sürü vana var, hiç biri de bana mısın demiyor. Ocağın vanasını açıp kapıyorum, ıhh, onda da iş yok. Bir ara içimden "Lan, faturayı mı ödemediniz, allahsızlar!" diye geçirip tam küfür etmek için telefona sarılıyordum ki "Kızım, saçmalama. Kesin bir yerlerde ana vana gibi bir şey vardır." dedim ve Bumm! Adeta bir slomdog milyoner gibi hatıralarım gözümün önüne geldi. Meğer ben bir gün başka bir evdeyken diyargaz görevlilerinin gelip, doğalgaz saatinin yanındaki vanayı açmadan gaz akışının sağlayamayacağını anlattıkları, bir anıya sahipmişim.. Hemen uygulamaya geçtim ve bingo! 

Haydi bakalım kitap gibi kız, şimdi istikamet tekrar banyo.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Evden Bildiriyorum...

Ev kadınlarının neden evlerinin bal dök yala olduğunu anladım. İnsanın her şey gözüne batıyor da ondan. "Bu çerçeve neden eğri?" diyorsun mesela. "Koltukların yeri değişse nasıl olur?" diye düşünüyorsun. Kavanozlar iki günde tozlanmaz ya gözüne batıyorlar bir kere. Hoş ev hanımları gayet işe yarayan şeyler yapıyorlardır fakat  ben alışkın olmadığımdan mıdır nedir, hafta sonu boyunca evden dışarı adımımı atmadım ve çoğu da boş beleş olan bir sürü şey yaptım. 

- Sepetteki azıcık çamaşır gözüme battı, attım makineye.
(Enerji israfı oldu. Çamaşır biriktirebilmek için onlarla fazla göz göze gelmemek gerekiyormuş. Yani evden ara sıra çıkmak.)

 - Bilgisayarımın sırt bölümü jelatinini pembe sakızla tutturdum. 
(Dışarı çıkıp güzel bir jelatin alabilirdim ama evden çıkmayınca elde olanlarla idare etmek gerekiyor.)

- Bulaşıları yıkadım, ocağı sildim, yemek yaparken geri kirlettim. Odamı, mutfağı, banyoyu tertemiz yaptım. Yetmedi kızların da çamaşırlarını makineye attım. Kuruyanlarını kaldırdım. 
(Bunu fazla yapmamak gerekiyor. Zira tecrübelerimden biliyorum ki senin olmayan bir işi arka arkaya yaparsan o iş senin olur.)

- Tarhana çorbası yaptım. Evde salça yoktu ve dışarı çıkıp almaya üşendiğim için acı sos ve konserve makarna sosundan koydum. Ayçiçek yağı da kalmadığı için zeytin yağı ve tereyağını karıştırdım. Sarımsak yoktu tatlandıracak, ezemedim. 
(Zeytinyağını her yemekte düzgün kullanamıyorum bu yüzden çorbanın ahvalini soracak olursanız, hiç bir şeye benzemiyordu. Gerçi sabah işe alelacele giderken o açlıkla güzel gitti.)

- Bayat ekmekleri küçük küçük doğrayıp fırında kızarttım. Bizim evin de kıtırlı domates çorbası yapma ihtimali var artık. 
(Ama içimden bir ses onların öylece kalacaklarını yazın değerlendirsin diye taa Ankara'lara anneanneme götüreceğimi söylüyor. Zira atamam da, o kadar emek harcadım.)

- İki tane film, bir tane upuzun dizi izledim. 

- Aliminyum folyoyla kaplanacak ne varsa kapladım, öğrencilerime bir sürü faaliyet hazırladım.

- Evde ne var ne yoksa yedim. Azdı yiyeceklerim çünkü üşeniyordum çıkmaya. Ev arkadaşıma da ısmarlayamazdım. Demez miydi bana "E be arkadaşım, bakkal apartmanın altında!" diye. Bir kaç küçük gofret, ağzı açık kalmış paketten yumuşamış cipsler, sevmediğim yarım yağlı sütle kahvaltılık gevrek, dünden kalmış börek, kutunun dibinde kalmış labne peynir, sertleşmiş lokum yedim. Aralarda bol bol su, gazı kaçmış kola, sallama çaylarla demleme çay, bayatlamış filtre kahve içtim. Evde hiç bir şey kalmadı!

Paragrafa not: Buradan da ev kadınlarının neden hızla kilo aldıklarını açıklamış oluyorum. Yapacak hiç bir işin olmaması ağzı doldurmakla sonuçlanıyor.

Pazar gününün sonuna doğru "Evden çıkmalıyım artık." dedim ama sonra içimdeki minik şeytan şöyle seslendi. "Aman boş ver. Yarın işe giderken zaten dışarı çıkmış olacaksın."


6 Nisan 2013 Cumartesi

Benden Haberler -2-


- Bu sefer aklıma ne geliyorsa yazacağım. Anlaştık mı?

"Kelebeğin Rüyası"na gittim ben bir ara. Ağlamak değil de böyle insanın içine işleyen bir hikayesi var. Böğrüme öküz oturuyormuş gibi hissettim resmen. Sonunun kötü biteceğini her karesinde biraz daha gözüne sokuyor insanın. Yalnız filmler pek çok konuyu öğrenmek için en önemli çağrışım şubeleriymiş. Bir kere Mükellefiyet kanunu ne demek bilmiyordum ben. Öğrenince şoka girdim. 1940 yıllarında Zonguldak'ın kırsalında yaşayan erkekler için madenlerde çalışma zorunluluğu varmış. Suç işleyen mahkumlar, askerlik zamanı gelen erkekler hep buralarda çalışıyorlarmış. Madenden kaçmak da büyük suçmuş. Size bir de linkler vereyim. Belki işinize yarar.



- Bu aralar beni benden alacak sürükleyici çıtır çerez kitaplar oluyorum sadece. Mehmet Murat Somer'in kitapları, Alacakaranlık'ın yazarından "Göçebe" filan. Kafam pek çok konuyla o kadar dolu ki, zihnim ağır şeyleri sindirmeden kusuveriyor. Hiç bir şey anlamıyorum okuduklarımdan.

- Bir ay oluyor, annem geldi Fransa'dan. Altı aydır orada ablamın bebeklerine bakıyordu. Çok özlemişim yahu. benim de mart sonu mini bir Ankara ziyaretim oldu. Kısa, öz ama mutluluk verici cinsinden.

- Devlet yurdunda kaldığım zamanları hatırlıyorum da 10-12 kişilik odalarda nasıl da uyumuşum. Şimdi aynı evde yaşadığım kız yan odada gitar çalışıyor da dıngırtısından radyonun sesini iyice açarak uyuyabiliyorum. He bu arada o kızı evden gönderdim ben. Gerçi "git bu evden!" demedim. Olay aynen şöyle gelişti. Şu yazıda anlattığım gibi evi değiştirdik. Evde sene başı itibatiyle dört kişi olmuştuk. Bu gelme dediğim kız bu dönemin  başında "Kendi başıma eve çıkacağım, ev bakıyorum." diye söyleyip duruyordu. Ama ne çıktığı vardı, ne de tam olarak kalacağının belirtisi. Bizde hep bir tedirginlik... En sonunda kalan üç kişi olarak ev aramaya başladık. Bulduk, tuttuk kontratı imzaladık. Taşınmamıza artık beş altı gün var yok, tutturmasın mı "Ben de sizle geleceğim." diye. Artık az kişiyiz diye evi de küçülmüştük. Böyle yumurtadan çıkar gibi son dakika golü de ne oluyordu? Hem aramızda kalsın, ben yatak döşek hasta yatarken yanıma kadar gelip "Ama temizliğini yapmalıydın!" diye söylendiğinden beri hiç hazzetmiyordum bu kızdan da işte kör topal yaşayıp gidiyorduk. Anlayacağınız, yeni eve bu kız gelmeyecek diye göbek atıyordum ki bunun bizimle geleceğini öğrenince iki dakikalığına şampiyon olmuş Fenerbahçe gibi boynum büküldü. Yok olmaz, bu şampiyonluk sonuna kadar gitmeli deyip "Canım, sen bizle gelmek istiyorsun ya yeni evi senin gelmeyeceğini bildiğimizden küçük tutmuştuk. Sen nasıl sığacaksın?"

Ama yani haklıydım. Biz bu kız gidiyor, az kişi kaldık. Daha ucuz bi ev bulalım diye taşınırken, hatun peşimizden gelmeye kalkıyor. Babababa! Dengesizliğe bakar mısınız?  

Efendim şimdi onsuzuz, mutluyuz.

17 Mart 2013 Pazar

Kitap Gibi Kız'ın Eşyaları Canlıysa...

Masamın üzerinde kutular var. Dört kardeş, üst üstte. İçi tıka basa eşyalarla dolu. Birinin içinde bolca kalem, diğerinin içinde bolca kağıt, berikinin içinde bolca sarılmış kablo, şarj aleti, ötekinin içinde bolca toka, saç lastiği vs. En köşede duruyorlar.Kutuların yanında duvara dayalı olarak sırasıyla pek kullanmadığım makyaj çantası, ilaçların bulunduğu kutu, bozuk para kutusu, ıslak mendil kutusu, yapıştırıcı kutusu ve kocaman bir kişisel bakım malzeme kutusu var. Bunlar cansız eşyalar. Bir de canlıları var.

Masam kocaman. Sağlam ve babayiğit. Sandalyenin en yakın arkadaşı. Hatta dedikoducu çöp kovasının dediğine göre sevgililer de. Mor beyaz. Sandalye mor kahverengi. Masanın altındaysa bu ilişkiye şahit kirli sepeti var. Ama laf taşımasını sevmez. Utangaç bir sepet. Sanırım içindekilerden utanıyor. Kendisini açığa çıkartmama bir türlü izin vermiyor. Kirlileri hep masanın altına eğilip almak zorunda kalıyorum. Sarı ve delikli. 

Masanın bir köşesinde mini ve taşmış çöp kovası diğer tarafında giysilerin bir bölümünü kaldıran plastik komidin. Çöp kocası utanmazın teki. İçindekileri habire dışarı püskürtüyor. Her gün onunla uğraşıyorum. Komidinse tam tersine, plastik olduğuna bakmadan bir sürü yük taşıyor. Üstüne üsttlük tam başının üstünde de yazıcıyı tutuyor. Ara ara "Ne kadar güçlüyüm!" diye düşündüğünü hisseder gibi oluyorum. Bence abarttığı kadar değil. Neyse yazıcıyı düşürmesin de... Yazıcı siyahın asilliğine inanıyor olsa gerek kartuşunu sık sık bitiriveriyor. Dolma kartuşlara sinir oluyor ama ona o kadar ihtimam gösterecek param yok. Bazen sinirlenip abuk subuk sesler çıkarsa da sağ olsun, bayağı bir yükümü çekiyor.

Masanın tam karşısında bazam, bazanın tam karşısında gardropum var. Yatağım yaylarını bana silah olarak kullanmasından beridir beni pek sevdiği söylenemez. Gerçi yatak bu, tombul insanları sevmemek doğasında var. Tabi benim de ona karşı savunma mekanizmalarım yok değil. Alez diye bir kalkan varmış onu kullanıyorum. Bayağı bir işe yarıyor. Yayın etkisini oldukça azalttı. Artık beni üzerinden atmak için ancak depremle işbirliği yapması gerek. O zamana da kim öle kim kala. Giysi dolabı beni sever sevmesine de ah bir o evden o eve taşınmasak. Biraz eskidi anlayacağınız. Kenarda küskün küskün duruyor ya uzun sürmez gene gülümseyiveririz birbirimize. Yumuşak huylu canım.

Halım şu an evde yok. Spa merkezine gönderdim. Onu, yumuşaklığını, uzun tüylerini çok özlüyorum. Tabi her şey onun iyiliği için. Garibim ayağımın altında, zalim maytlar karşısında ve hain tozlar yumağında kendinden geçmek üzereydi. Artık o paçası dizlerine kadar sıvalı, hortumlu, kıllı ve alanında uzman terapistler rehberliğinde güzel güzel yıkanacak, temizlenecek ve pir-u pak bir şekilde evinin yolunu tutacak. Halıcığıma dedim ki "Güzelce temizlen, dinlen öyle gel. Süresi mühim değil." Gideli üç dört gün oldu. Eli kulağında, her an gelebilir.

İşte yeni evimdeki eşyaların ahvali, pür-i melali.

Not1: Kitaplarım hala kolilerin içinde. Çırpınıp duruyorlar. Onları oradan kurtaracak vicdan(!) yokmuş bende. Öyle diyorlar. Sadece okuduğumu ya da kullandığımı alıp gerisin geri koyuyorum koliye.

* * *

Dostlar,
Ben gene taşındım. Bu Diyarbakır'daki üç buçuk'uncu evim. İnşallah bu sonuncu olur.

Not2: Resim temsilidir.
Not3: Osmanlıca kelimelerim hatalıysa tıkla

11 Ekim 2011 Salı

3+1 e 1+1 Muamelesi Yapıyorum

Evde kullandığım mekanlar iki tane oda, mutfak ve banyodan ibaret. Kalan yerler şöyle bir temizlendi ve kapısı kapatıldı. Hayır biliyor musunuz evde kiler bile var. Yani şöyle üç çocuklu bir aile rahat rahat at koşturabilir evde. 135 m2 resmen. Şimdi diyeceksiniz "ne hava atıyorsun evin büyük diye" ya ne yapayım ben de isterdim küçük kutu gibi bir evim olsun, temizlemesi kolay olsun ama maalesef polatlı da küçük ev yok.

İki odadan birini oturma odası diğerini yatak odası olarak kullanıyorum. Fazla giysi almaya karşı olan bana asılacaklar için kapı arkası, katlanacaklar içinse kitaplığın raflarından biri yetiyor da artıyor bile. Evet kitap sayım giysiden kat be kat fazla. Sonra yatağım ve bir masam var odada. Oturma odasında şimdilik iki tane tekli koltuğum, bir komidinim ve masam var. Tek sandalyeli! Bir de alakasız olmakla birlikte öğrenci alışkanlığından kalma çamaşırlık var. Açık vaziyette. Komik ama mutfak en kalabalık olanı. ketıl, ocak, iki sandalye, masa, bir sürü tabak çanak, bardak, kaşık çatal vs bilimum mutfak eşyası. Aslında daha az olacaktı ama ev tuttuğumu duyan tabak çanak verip durdu. Bir çoğu da kalitesiz porselen. Annemin de zaten bu konuda onlardan kalır yanı yok. Bahanesi de hazır. Kızım taşınacağın zaman onları atar gelirsin. Zaten eski yollukları da bana kakaladı. Anlayacağınız kendisine gün doğdu. Şimdi halıcı halıcı dolanıp son moda yolluk modellerine bakıyor. Şu kahve makinesine gelince, nuh nebiden kaldı desem yeridir. Ben orta okulda mıydım ne almanyadan gelmiş. kocaman bir şey. Anneannem onu da götürdüğümü gördü ya "kızım- diyor- boş ver ben sana cezve vereyim." Ah anneanne cezve kahve demlemiyor ki.

Not: Yazı biraz depresif gibi duruyor ya akşamın melankolisindendir. Ben seviyorum evimi be!

Not: Polatlı'da çeken sadece üç dört tane radyo var ve daha beteri benim evimden sadece bir tanesi çekiyor. O da pencere önünden. Telefonu pencerenin önünden hiç almıyorum desem yeridir. Radyo Kent. 99.0 Polatlı'nın radyosu. Bilimum bütün dükkanlar bu radyoya reklam vermiş. Ana! diyorum dinlerken "Bu dükkan bana pahalıya ocağı kakalamaya çalışan beyaz eşyacı değil mi?" Allahtan güzel şarkılar çıkıyor da sinir olmuyorum gereksiz yere.