Sayfalar

anneannem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anneannem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2013 Cuma

İşkembe Sevmeyenler Okumasın

Kimi çok sever bu yemeği, kimisi nefret eder. Kimisinin canının çekmesi için sadece adını duyması yeterken, bazılarının kokusuna bile tahammülü yoktur. 

Ben, işkembe çorbası için ölen güruhtan oluyorum. Ve şimdiden söylüyorum bu işkembe çorbasına yazılan bir güzelleme olacaktır. Kaldıramayanlar lütfen okumasın.

Şöyle sirkeyle çeşnilenmiş, hafif salçalı, minik taze kırmızı biberli. Sarımsak bak, olmazsa olmazı. İşkembe de öyle minik minik değil düzgün doğranmış olacak. Dişe değecek canım. Hangisi şirdanmış, hangisi börkenek, kırkbayır bileceksin. Dumanı üstünde, üfleye üfleye yemeğe çalışacaksın. Böyle içini bir hoş edecek. Of of of bir de üstüne limonu sıktın mı, değmeyin keyfime.

* * *

Anneannemlerin buzluğunda her zaman biraz işkembe bulunur ve ben ne zaman Ankara'ya gelsem, hiç kaçarı yok, o işkembe pişecek. Anlayacağınız Ankara'dayım. Dün de işkembe çorbası içtim ve tadı damağımda kaldığından dayanamadım bu yazıyı yazdım. Şimdi hararetle öğle yemeği zamanını bekliyorum. Dünden biraz daha çorba kalmıştı da.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Hastalandık mı?

Annem hasta bakmayı sevmez. Küçükken hastalandığımızda "Anneannenize anneannenize" diye bizi aşağı daireye gönderirdi. Anneannem de mübarek tam bir Florance Nightingale.  Meyveyle vitamin takviyesi, sirkeli sularla ateş düşürme operasyonu, başımızı okşayarak moral takviyesi, yok yok, her şey onda. Düşünün yirmi yedi yaşımdayım, eğer rahatsızlandığımda Ankara'daysam daha annemin "Hastalandın mı?" cümlesine maruz kalmadan hemen aşağı inebilirim. Anneannem kapıda "oy benim güzelim" cümleleri eşliğinde sarılarak alır beni içeriye. Çabucak misafir odasına götürüp sımsıcak örtülere sarar bedenimi. Size bir itirafta bulunayım mi? Ben küçükken hastalanmayı çok severdim. Çünkü ancak o zaman anneannemle aramız iyi olurdu. Onun dışında bilirsiniz, seveceği tarzda bir torun değilim. 

Aslında şu an hastayım dostlar. Bu yazıyı da onun için yazıyorum. Ev arkadaşım da, garibim, benim yüzümden hasta. Ben tam iyileşmeye başladım yazık o da benden kaptığı hastalığı çekmeye başladı. Ev nane limon, ilaç kokularıyla aksırma, öksürme seslerinden geçilmiyor. Ben zaten karşımda hasta görünce elim ayağıma dolaşan koca bir şapşal, ağrılar içinde kıvranan arkadaşımı gördükçe kendimden geçiyorum. Yav, öyle bir şey ki, elinden ilaç içirmek, şifalı bitki çayları pişirmekten başka hiç bir şey gelmiyor. O yanında ateşten tir tir titriyor da gözlerini kaçırıyorsun. Endişeni görüp iyice korkmasın diye. Keşke şimdi anneannem yanımızda olsaydı. 

Ah, bu arada hastalık sadece bir soğuk algınlığı. Görüyorsunuz değil mi halimi. Allah daha büyük hastalıklar göstermesin, ne yaparım yoksa.

13 Şubat 2011 Pazar

Elin Oğlu Ana Kuzusu Mu Ne

Şimdi bu asık suratlı kaynana aday adayıyla kılavuz bacımız dün oğlanı akşam getireceğiz diye söz verdi ya dedim ki "Oh, şu ipekli kumaşlara sarmaya kıyamadıkları oğlanı sonunda göreceğiz." Ama akşam telefon ettiler "misafirlerimiz geldi yarın öğlen geleceğiz." diye. Dedim aha yarın bunlar gelmezler.

Annem heyecanlı, anneannem heyecanlı. Boru mu evde kalmış kızlarına ilk defa görücü gelmiş.(pehh!) Sabahleyin  erkenden kalktık. Misafirler on iki gibi gelecekti zira. Ben işin gırgırındayım annem benden heyecanlı. Bir de gergin ki sormayın. "Uff hiç böyle sitresli işleri de sevmem ki, keşke sende ablan gibi 'anne ben evleneceğim, sizinle tanışacaklar' deseydin." deyip duruyor.

Neyse efendim giyindik, süslendik, bu sefer anneannemin gönlü olsun diye gözlük de takmadık. Hafif bir ev makyajı yaptık aşağı indik. Oturduk bekliyoruz ki gelsinler. İşte diyorum "bu sefer kız bakma olayının ne olduğunu içeriden tam olarak anlayabileceğim." Anneannem her zaman hasta olan dedemi bile bayramlık delikanlılar gibi giydirmiş. Ütülü pantolonu ve siyah gömleğinin üstüne giydiği zevkli süveteriyle adamcağız göz dolduruyordu valla. Fakat kötü sürprizin eli kulağındaydı. Birazdan kimseye sormadan telefon kablolarından süzülüp eve yayacaktı kötü mesajını.Tam gelme saatlerinde evi kılavuz kadın aradı.. O anda bir kahkaha atmışım ki sormayın. Annem sus diyor ya dinleyen kim. Ben bir yandan gülüyor bir yandan da "Aha gelmekten vazgeçtiler anne. Sen yaptığın keke yan!" diyorum. Hakikaten de gelmekten vaz geçmişler. Sebebi şu bu. Bilemezsin. Oğlan istemedi diye haber yolladılar. (Ne oğlan ama. Adam otuz yaşında.) Allahım şu hale bak! Daha kendisi görmeden anne anlatışıyla kız beğenilmiyor! (Pısırık herif!)

Bunlar gelmekten vazgeçti ya annemle anneannem benim güzelliğim hakkında kıyasıya iltifatlarda bulunmaya başlamasınlar mı? Sanırsınız ben peri padişahının kızıyım elin oğlu neler kaçırıyor da haberi yok. Mermer gibi kızmışım. (Anneannemin orjinal iltifatları.) Hiç üzülmeyecekmişim. Elimi sallasam ellisiymiş. Kaynana zaten huysuzun tekiymiş. Oğlundan önce gidip kıza bakmak da ne oluyormuş. Falan da filan. Anlayacağınız bunlar benim hatırıma kadında günah falan bırakmadılar.

Peki benim duygularım mı ne? Doğrusu oğlanın gelmediğini öğrendiğimde kahkalara boğulmadan önce derin bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Zira dün gece uyumak için gözlerimi kapatırken "Allahım benim bu güldüğüm iş başıma patlarsa ben Türkiye'yi nasıl bırakır giderim?" diyordum. "Ulan daha Türkiye'yi şöyle düzgünce gezemedik bile!"

Yani sonuç olarak oğlanın kendini göreydik iyiydi emme göremedik. Sağlık olsun. Ancak görücülük işleri bana göre değil, anladım. Hadi ben eğleniyorum tamam da iş bozulunca annem ve anneannemi bir türlü üzülmediğime ikna edemiyorum. O kötü işte.

....................

Bu görücülük olayları sırasında kendi kendime nasıl bir eş istediğimi tam anlamıyla düşünme şansım oldu. Onu da söyleyeyim de tam olsun. Benim bilgimle, ilgilendiğim konularla dalga geçmeyecek, entelektüel anlamda gelişimime destek olacak, kafa yapısı liberal olmakla birlikte akılca benden üstün olacak ama beni ezmeyi aklından bile geçirmeyecek. Çok zor görünüyor değil mi böyle birini bulmak.

Not: Aslında böyle bir arkadaşım var. Hem de erkek. Ancak ne ben ona ne de o bana aşık. Hatta bırak gönül ilişkisini neredeyse başka gönüllere olan kırgınlıklarımızı anlatıp birbirimizin omzunda ağlıyoruz o derece yani.

11 Şubat 2011 Cuma

Oğlanın Kendini Göreydik İyiydi

Bu güne kadar bizim aileye gelen sadece bir tane görücü görmüştüm. o da ablama lisedeyken gelmişti. Genellikle bizimkiler herhangi bir görücülük muhabbeti geçtiğinde "Bizim kız okuyor." diye daha başından kestirip atar evimizin kapısına dahi uğratmazlardı onları. Zaten ablamla kız kardeşim kendisi bulmuştu eşlerini. Öyle görücü usulüne ne gerek vardı?

Ancak iş benim gibi dokuz yıl üniversite okumuş 25 yaşında kazık(!) kadar kıza gelince öyle kendimin bulmasını pek bekleyemediler maalesef.

"Çok iyi bir aileymiş, Oğlan Amerika iyi bir işte çalışıyormuş. Durumları iyiymiş."

Eğer bir erkek bir kızı istiyorsa onu yaşına başına bakmadan hemen oğlana dönüşüveririz. Bu değişmez bir kuraldır. İyi bir aile olmasına gelince hangi kılavuz kadın kızın ailesine getirdiği görücüyü kötüler ki? Bizimkilerin tek çekincesiyse çocuğun ailesinin durumunun çok iyi olmasıymış. Çünkü maddi durumlar iyi olan aileler nedense (niyeyese, ne zorları varsa) gelinlerini çalıştırmak istemiyorlar. Bu yüzden bizimkiler için en ideali karısının ve kendisinin alacağı maaşla evi ancak döndürebilen erkekler. Anlayacağız bizimkilerin, zorunluluktan, öyle fazla malda mülkte gözleri yok.

Aslında Yazın İstanbul'a yeni gitmişken ortaya çıkan bu görücülük oyunu benim Ankara il sınırları dışında olmam dolayısıyla sekteye uğramış çoktan unutulup gitmişti. Benim eş aday adayım da yarı yıl tatilinde taa Amerikaları komşu şehir belleyip bir kez daha Türkiye'ye gelince bizim gönüllü kılavuz kadınımız, aile dostumuz  benim olumlu tepkim üzerine oğlanla beraber anneannemlere geleceğini söyledi bugün. De maalesef oğlundan önce kızı kendisi görmek isteyen kaynana aday adayı yüzünden biz Amerika'lıyı hala göremedik!

Aslına bakarsanız bu aralar öyle hemen evleneyim, başım bağlansın gibi bir düşüncem yok. Öyle yurtdışı diye bir sevdam da yok açıkçası. Tamam bir burs çıksa master için oralara koşa koşa gideriz ama orada yaşamak! İşte bu noktada durmak lazım. Türkiye'nin suyu çıkmadı ya. Hele İstanbul'un suyu hiç çıkmadı. Buraları bırakıp elin Amerika'sında yaşamak da neyin nesi. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse bu sefer fena halde merakıma yenildim. Kimmiş şu öve öve yerlere göklere sığdıramadıkları Amerika da görevli velet!

.......................

"Oğlan ilahiyat bitirmiş, hocaymış. Sen yapabilir misin ki hocalarla hıı?"

Bir de annemde genel bir kanı var. Her ilahiyat mezununu şıppadanak hocaymış, tutucuymuş diye yaftalayıveriyor. "Anne" diyorum. "Mesleğini daha bilmiyorsunuz ki." Aslına bakarsanız eskiden bende annem gibi düşünürdüm. Fakat gittiğim tiyatro kursunda ilahiyat mezunu, mesleğinin hocalıkla yakından uzaktan ilgisi olmayan, fırlama Ömer'i tanıdıktan sonra bu ön yargım tamamen silindi. Bir de tabi gönüllü çalıştığım kütüphaneye gelen ilahiyatlı bebeleri gördükten sonra... (Zaten sonradan öğrendik ki oğlanın- bak ben bile oğlan diyorum- mesleği dil rehberliği miymiş neymiş. Hoş Nasıl bir meslektir onu da bilmiyorum ya.)

......................

Neyse efendim, çağırdık geldiler. Ancak önemli bir eksikle beraber! Yanlarında oğlan yok. Olur mu hiç anam babam. Ben sizi buraya gül cemaliniz için mi çağırdım?
Kadın salona girdi, oturdu, bana şöyle baktı baktı baktı. Benden hoşlanmamaya karar verdi, ben de ondan hoşlanmamaya.  Zaten bu memmuniyetsizliğini benim İstanbul'a erken gidişimle bağdaştırdı. Sonra yanlış anlamayalım diye yanındaki kılavuz bacıya "neden bu kızın geldiğini bir hafta önce söylemiyorsun?" dedi, "ben mi evleneceğim, daha bunların bir kaç kere dışarı çıkıp gezmesi ilazım idi." dedi. Dedi dedi dedi. Ancak konuşurken benim "ay parçası" gibi bir kız olduğumu da araya sıkıştırıverdi. (Maksat kızın ailesi kırılmasın!)

Ben sırıtıyorum, gülüyorum ama hiç lafa karışmıyorum. İçimdense "Oğlanın Kendini Göreydik İyiydi" diyorum sadece. Çünkü kendimi biliyorum bu iş olmaz arkadaş diyeceğim. Sadece merak ediyorum o kadar! Anlayacağınız şu görücülük tecrübesini sonuna kadar tatmak istiyorum. Bu yüzden oyunu kuralına göre oynayacağım. Bundan dolayı kadına yani müstakbel kaynana adayıma İstanbul'a giderken bir iki gün opsiyon yapabileceğimi söyledim. (Maksat oğlunu getirsin.)

Not: Yurt dışındaki oğlu için kız bakan anne pek kendini beğenmişti. Sanki Amerika Vespuçi kendisiymiş de keşfini bana lutfediyor gibiydi. (Zaten bana şöyle normaller denk gelmez ki.)

Not2: Anneannem dedi ki "Görücülerin yanında gözlük takarak gözlerinin bozuk olduğunu sergilemek mi zorundaydın?"

Not3: Belki oğulları akşam beni görmeye teşrif ederlermiş.

Notlar çığ gibi büyürken: Bakalım oğlan gelirse izlenimlerimizi yazarız. Gelmezse sen sağ ben selamet.

4 Kasım 2010 Perşembe

Anneannem'in Vasiyeti

Dün akşam anneannemle hep beraber otururken bizimki patlattı yine bombasını. 
"Ben ölünce (ben mezarım şurada olsun, şu yüzüğü şuna verin, arkamdan ağlamayın gibi şeyler bekliyorum) -boğazını göstererek- tam şuraya bir delik açın beni ölmekten kurtarın, bak yoksa karışmam, iki elim yakanızda kalır." demesin mi?
Karnımı tuta tuta nasıl kahkaha atmışım sormayın. Gülmekten boğulacaktım neredeyse.

Anneannem harbi değişik bir kadın. Mesela asla ona aç olduğunuzu söylemeyin. Yani en azından biz torunlar. O zaman "Git kendine yemek yap, sana yemek mi yapacağım?" diye azarlayıveriyor. (bakınız erkek kardeşim.) Ama sofrayı kurarken çok aç olmadığını, azıcık yiyeceğini söylüyorsan alasın demektir. Zorla yedirmeye çalışır. Ekmeği ağzımıza doğru tutarak "Aç aç aç. kuş geliyor. Hadi benim torunum, hadi benim kızım." diye zorla seni beslemeye çalışır. Düzenli olarak bu kadınla yaşasam herhalde her durum için cin taktikler geliştirmem gerekecek ki, valla halimden hiç şikayet etmem. Garip çekiciliği var bu kadının. Küçükken "Anneannemlere gideceğim." diye ağlar, zorla kendimi onlara göndertirmişim. Beni almaya geldiklerindeyse asla gitmek istemezmişim. Şimdi de annesi babası çalıştığı için dört yaşındaki yeğeninin kızına bakıyor. O da aynı benim gibi yapıyormuş. Ah bir de komşu çocuğu Bayramcan'ı da unutmamak lazım. O da evden kaçıp her seferinde bir bahaneyle bizimkinin evine giriyor.

Not:  Şu anda dehşet açım. Bu yazıyı yazdıktan sonra anneannemlere gidip yemek yemeliyim. Biz evden ayrılıp da annem anneannemlere taşındğından beri buzdolabı tam takır kuru bakır. Valla benim de içimden hiç bakkala, markete gidip bir şeyler almak geçmiyor.Bizim evde buzdolabı dolu olunca sinir oluyorum. İnsanın canı sıkıldıkça gidip önünde eşelenesi geliyor zira. Halbuki şimdi tek alternatifim ketçaplı turşu. İtiraf etmem gerekirse bu tatil zamanımda eve yemek alınmasına karşıyım. Sadece içecek alınsın, o kadar. (Kime diyorsam alınsın alınsın diye. Sanki alan ben değilim.) İnsan sadece acıkınca yemeli öyle değil mi? (Yemeği de anneannesinde yemeli.)

10 Ağustos 2010 Salı

AnneaneM tam bir ÇATLAK

ilkokula gidiyorum o sıralar. Şimdinin gotik komşu kızı Aslı "Anneanne yaa, kuşum öldü" diye ağlayarak eve gelmişti. Anneannem en şirin, en hain, en cadı sila halini takınıp bak şimdi napacağız diyerek cart diye bir anda hayvanın kafasını kopartıp hepimizin gözlerimizi belertmişti. Sanırım çatlaklığının ilk resmi kaydı da bu şekilde tutulmuş oldu. Ondan sonra da korkularımızı bir kenara küşküşleyip hummalı bir operasyona girişti.

- Tabak
- Neşter
- Tuz
- Pamuk
- Yapıştırıcı

Bir iki saat içinde komşu kızı Aslı'nın doldurulmuş ölü bir kuşu oldu ama annesi kuşun çatlak teyzede kalmasının çok daha iyi olacağına karar vermiş olacak ki "Çabuk götür onu bulduğun yere!" diye duyulan avaz avaz bağırtıların ardından, kuş anneannemin vitrinini süslemeye başladı. Ta ki, onun tabiriyle köyün bebeleri kuşu alıp parçalayana dek.
......

Yıılar sonra ben on sekizimdeyken anneannemin bir akvaryum tutkusu oluştu ki akıllara zarar.

- Bak şu fazla yemekten öldü.
- Şu kırmızılı şunu yedi. (kuyruğu gösteriyor)
- Şu kendi yavrularını diğerlerine servis etti.
- Şu çok hasta, yaşamaz.

Onu, yüreği hayvan sevgisiyle dolu, içim rahat, gönlüm huzurlu(!) bir şekilde bırakıp başka bir zaman evine tekrar gittim ki ne göreyim? Akvaryumun arkasında birşeyler sallanıyor. Ucube mi desem, paçavramı, kemik parçaları mı anlayamadım. Böyle uzaktan gözler falan görünüyor ya yok çıkaramadım. İyice yanına sokuldum ki hih! Kadın bildiğiniz ölmüş balıkları kurutup ipe dizmiş, akvaryumdaki balıklara ayar çekiyor. Ondan sonra diğerleri de fazla yaşamadı zaten. (Çeşitli spekülasyonlar göre kalpten gitmiş olabilirler, ama elimizde bir otopsi kaydı olmadığından kesin bir şey söylemek zor.)
......

Anneannemin bir de ilginç teorisi var. Karpuz kabuğunu tas gibi kafamıza geçirirsek zihnimiz açılırmış. Annem felaket sinir oluyor. Komşuların yanında kabuğu onun kafasına geçirip onu rezil etmeye çalışıyormuş zira. Ah annem ah! Geçirseydin ne olurdu sanki. 6 senede bitirdiğin açık öğretim fakültesini 3 senede bitirirdin belki. 

Var ya kadının içinde nasıl kalmışsa artık "Şu karpuz kabuğunu bari sen geçirseydin kafana" diye inatla peşimde. Bakalım kısmet. KPSS'de çok çaresiz kalırsam deneyebilirim.