Sayfalar

6 Mart 2012 Salı

Peşin Fikirliliğin Zararlarından bir Kuple

Bazen bilmediğim bir şey hakkında saatlerce dalga geçip coşabiliyorum. Sonra aslında ne olduğunu öğrenince de hönk diye kalıyorum.

Malum artık yerimiz Diyarbakır'da sabit, ondan bir örnek vereyim. Buranın ünlü bir alışveriş merkezi var. Adı Ninova. Bu kelimenin anlamını bilmeyenler için, kulağa ne kadar batılı geliyor değil mi? Ulan diyorum bende "Ne diye buraya ait bir kültürden kelime koymazlar ki, şuna bak Ninova. Ne bileyim Dicle Avm olsaydı, Amed avm, Tigris avm ya da Diyar avm" (Aklıma pek öyle havalı isimler gelmedi, idare edin.) 

Dalga geçiyorum, milleti güldürüyorum, kendimden geçip eğleniyorum derken bir gün okuduğum bir kitapta "Yezidiler şehri Ninova" yazısı geçmesin mi? Kitap da Mehmed Uzun'un Dicle'nin Yakarışı hani. Tam buralardan bahsedeni yani. Kitaba tekrar tekrar bakıyorum, yok canım yazım hatası falan yok, bal gibi de Ninova. Sonra  baktım bu böyle olmayacak, araştırdım soruşturdum daha doğrusu vikipedi'ye baktım ki ne göreyim. Ninova'nın dicle nehri kıyısınıa kurulmuş Asurlular'ın başketi olduğu  yazmıyor mu? Allahım, cahilliğimden değil ama salak salak etrafta yaptığım şebekliklerden öyle utandım ki anlatamam.

Bu da böyle bir peşin fikirliğimin anısıdır işte. Neyse dostlar bana müsaade. Daha gidip yanlış bilgi verdiklerime dağrusunu anlatma gezi turlarına çıkaracağım.

4 Mart 2012 Pazar

Ah Takıntım Vah Takıntım

Bazen kendimi alakasız bir şeyi takıntı haline getirmiş şekilde yakalıyorum. Hoş rahatsız değilim bu durumdan da ah şu etraftaki insanların dudak büküp bakmaları yok mu?

Bundan beş altı yıl önce kule vinçleri takıntı haline getirmiştim. Sanki çok önemli bir sınava hazırlanıyormuş gibi, işleyişini, yüksekliğini, getirdiği kazancı, vinç operatörlerinin ne kadar kazandığını, prestijini falan sorgulayıp duruyordum. Her gördüğüm kule vincin resmini çekiyor, netten onun ilginç resimlerini topluyor, inşaat mühendisi, mimar bilumum bu sektörle uğraşan herkesin kafasını sorularımla ütülüyordum. Lan öyle manyaktım ki Ankara Güvenpark'ta otururken termosuyla dolaşarak çay satanlardan bir bardak alır kule vinç manzarasına karşı içerdim. Üsküdar'daki kütüphanenin marmaray şantiyesi manzaralı olmasına dikkat eder, o gün vinç çalışmıyorsa eğer "Allah allah, hava günlük güneşlik, niye dönmüyor ki?" diye hayıflanırdım. Boğaz köprüsünden otobüsle geçerken deniz değil vinçler mest ederdi beni.

Yanımdaki arkadaşlar ilk başta gülüp benle dalga geçerken yavaş yavaş ayak uydurmaya başladılar. O sarı metal zürafaları gördükçe "bak" diye gösterir oldular. Bana resimlerini çekip getirmeye, kendiliklerinden onun hakkında öğrendikleri şeyleri süratle yetiştirmeye başladılar. Bazıları bir kafeye oturduğumuzda şantiye manzaralı tabureyi verirlerdi bana. 

Bu takıntım yüzünden kendimi asla doğal hayata gidemeyecek kötürüm bir belgesel manyağı gibi hissediyordum. Üzülüyordum deli gibi yahu. Ama en sonunda canıma tak etti. "N'apıp etmeli, o şantiyeye girip vinçleri yakından görmeliyim." dedim. Güvenpark'ta otururken çantamdan eski püskü bir defter çıkarıp anket soruları hazırlamaya giriştim. Öyle coşmuştum ki soruların ne kadar aptalca olduğunu fark edemiyordum bile. Yazmam bitti. Şöyle düzeltmek için baktım, pek bir şeker olmuştu sorular. Hızlıca meydandaki şantiyenin teneke kapısına varıp kapıya güm güm vurmaya başladım. İçeriden sırıtık, tuhaf, genç bir bekçi çıktı. Öyle kaynağı nereden geldiği belli olmayan bir öz güven gelmişti ki hemen konuşmaya giriştim. "Merhaba ben Marmara Üniversitesinde okuyorum. Kule vinç operatörlerinin psikolojik baskı süreçleriyle ilgili bir araştırmam var. Operatörünüz'le görüşebilir miyim?" Yahu şu cümlenin ucubeliğine bakın hele. Neresinden tutsanız elinizde kalır. Bekçi de salak değil ya anlatı tabi. Beni şöyle "martaval okuma" diyen bakışlarıyla baştan aşağı süzdü süzdü süzdü. Sonra gözlerini gözlerime dikip "Şu an çok yoğunuz, başka bir gün gelin." deyip şrakk diye gıcırtılı kapıyı yüzüme kapattı. Bir kaç saniye öylece kapıya bakakaldım. Sonra da şöyle bir "n'oluyo yav" diye silkinip evin yolunu tuttum kös kös. 

Gerçi bu olay beni vinçlerden vazgeçirmemişti ama bir daha şantiyelerin önünde ciğerci kediler gibi dolaşmamı da engellemişti doğrusu. Neyse ki şimdilerde bu takıntımdan kurtuldum. Darısı diğer takıntılarıma ve takıntılı insanlara...

Not: Yahu kenarda azıcık üyesiyle facebook sayfam duruyor. Beğenseniz pek şükela olur.

3 Mart 2012 Cumartesi

Kartalkaya'yı Ateşleyenler



Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?

Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.

Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.

İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.

http://www.facebook.com/BurnTurkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!


Bana en çok Turuncu VAIO yakışıyor!

Ünlü moda ikonu Ece Sükan, Sony VAIO için ilginç bir işe imza attı. Blogların renkli dünyası ile Sony VAIO'nun renkli dünyasını birleştiren Ece Sükan, bir çok blog gibi benim blogumu da inceledi ve yakışacak olan rengi belirledi. Ece Sükan, blog içeriği, tasarımı, duruşuna göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana Turuncu VAIO'yu seçti.
sony-vaio
Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin...

Bir bumads advertorial içeriğidir.

26 Şubat 2012 Pazar

Paranoyaklaştıramadıklarımızdan mısınız?

Diyarbakır'a atamam yapıldığında bilimum arkadaş ve aile çevrem tarafından korkulu gözlerle abluka altına alındım. Zira şehrin dışarıdan görünen imajı malum. Gerçi ben inatla gitmek istesem de nasıl bir yerle karşılaşacağımı kestiremiyordum açıkçası. Hayır bir aç vikipedi'yi de şehrin genel tanıtımını oku bari. Onu da yaptığım yok. Bildiğiniz korkuyorum lan, bilgisizlikten korkuyorum. Haberlere felan bakılırsa her an, her dakika silahların, ses bombalarının patladığı; eli taşlı çoluk çocuğun cirit attığı bir yer zaten. Ama serde erkeklik var ya tırstığımı belli de edemiyorum. Öyle sırıtık sırıtık dolanıyorum etrafta. Yahu zaten benim çevrem de nasıl bir çevreyse Diyarbakır'a atandığımı duyan herkes ya "gitme bence" diyor ya da "aman sakın ev tutma, öğretmen evinde kal. ya evi basarlarsa" diyor. Kimisiyse içindeki fikri sadece yüzüne yansıtırcasına beni son gördükleri an o anmış gibi bakıyor. Anlayacağınız zaten titrek olan atanma mutluluğum hepten yerlere yattı. He, anne faktörünü de unutmamak gerek. Kadın safi parayonaklaştırma makinası. "Aman kızım, kimseyle muhattap olma, evden dışarı fazla çıkma. İşini gör hemen eve gel. Okulda ders dışında fazla kalma. Arkadaş olma. Karanlığa kalma. Kalabalık yerlerde dolanma." Duyanda Afganistan'da ateş altında çalışacağım sanır. Diyarbakır yahu orası. Günde en az 15 20 tane uçağın inip kalktığı kocaman bir şehir.

Anlayacağınız böyle bir psikolojiyle geldim Diyarbakır'a. Bir de bunu salak salak etrafa belli ettim. Düşünsenize geldiğimin ikinci günü öğretmen evindeki görevliye "Gece buralarda dolaşmak güvenli mi?" diye sordum. Adam ne dese beğenirsiniz "Yanında silahın var mı?" ardından da kocaman kahkaha atıp yahu "sen nerden geldin?" deyiverdi. Bildiğiniz kıpkırmızı oldum. Adama da Ankara diyemedim artık da küçük bir ilçe adı sallayıverdim. "Oralar küçük yerler, burası büyükşehir burda herkes dışarda" dedi gülerek. Anlayacağınız küçük, geceleri sokağa çıkılmanın tehlikeli olduğu bir yerden gelen taşra dilberi oldum adamın gözünde. Galiba, uzun bir süre öğretmen evine gitmeyeceğim. 

Şimdi sokaklarda rahatça dolanıyor ve ürkek hallerimi arkadaşlara anlatıp eğleniyorum. 

Not: Bu yazıyı daha önce yazacaktım ama malum anne sansürüne takıldım.