Sayfalar

12 Ağustos 2012 Pazar

Kitap Gibi Kız'ın Kelimelerle Ankara Günleri

Sakin: Zaman yavaş akıyor bu şehirde. En azından benim için. İş yok, ders yok, yükümlülük, çok fazla arkadaş da yok. Ev sakin, çok sakin. Zaman zaman "haydi sofraya"," evde hiç bir şey yok markete gidelim." haricinde pek öyle konuşmuyoruz. Televizyonun kendi kendine monologları ve boş boş bakan gözler var bu evde. Telefon çalıyor arada. Anneannem tabi. "annen bi bana uğrasın" diyor. Arkadaşlarımla falan konuşuyorum bende. Odaya gidiyorum o zamanlarda. Kahkahalı, şakalı, heyecanlı konuşmalardan sonra yüzüm hiç bir şey sezdirmeyen duvar halini alıyor ve öyle geçiyorum salona. Bakıyorum babaannem uyuyakalmış, TV hala gevezelikte.

Ramazan: Ev sakinlerinin bayan, hasta ve yaşlılardan oluşması münasebetiyle pek hissettiğimiz söylenemez. Ta ki vakti zamanı gelip de Nihat hatipoğlu programı başlayana kadar. Onu da ben dinleyemiyorum. Daha doğrusu ben okuyup zaten kitaplardan öğrenebileceğim bilgileri, menkıbeleri, hikayeleri, sohbetleri dinlemeyi sevmiyorum. Zira pasifsin arkadaş. Bildiğini söylemek mennu oralarda. Her şeyi hoca bilir edasıyla dinliyor insanlar. 

Özgürlük Savaşı: Evlenme çağı gelmişte geçen bir insan evladı olarak fark ettim ki daha bir baskı görür oldum evde. Giysilerim, davranışlarım, nerelere gittiğim bol bol incelenir ve eleştiri malzemesi yapılır oldu. Zira daha varlığını bile bilmediğim aday koca ve ailelerine asla kötü bir imaj vermemem gerekiyor. Tabi Bu durum bendeki fevri ruh halimin iç dünyamdan süratle salonun ortasına düşüp infilak etmesine neden oluyor. Komşuların benim hakkımda ne düşündüklerini bilmek dahi istemiyorum bu yüzden. 

Anne: Yılların en serbest annesi ünvanını hükümetimiz gibi elinden uçurmak üzere. Ustalık dönemi en baskıcı hali. Tabi vakti zamanında verdiği kapitülasyonlar yüzünden sadece duygusal olarak yıpratıp elle tutulur bir yaptırımı olamıyor allahtan. Ben sinirlenip, bağırıp çağırıp gene istediğimi yapıyorum. Bu aralar kendimi ona her anlatmak istediğimde en çok kullandığım cümle "Ben senin istediğin kriterde bir insan değilim." Doğrusu ne kıyafet seçimim, ne saç kesimim, ne makyaj anlayışım, ne kilomla barışık olmam, ne arkadaş ve sevgili seçimim anneme uygun. Öyle işte. Bu aralar ilişkimiz düşe kalka ilerliyor. Galiba o benim artık yuvadan uçtuğumu kabullenemiyor, ben de onun yaşlandığını.

Babaanne: Anne'nin aksine aramız bu yaz acayip iyi. Birlikte rutin gezilerimiz var mesela. Hastaneler gibi. Haftada bir iki kere gidip kan ve idrar vererek "hasta"lık görevimizi yerine getiriyoruz. Doktorları canından bezdiriyor, koridorlarda kaybolmaca ve sıra kuyruğunda uyuklamaca oynuyoruz. He unutmadan, bu sene mutfağı tamamen ele geçirdi. Ne yemekleri ne de bulaşığı bize bırakıyor. Galiba beğenmiyor bizim hünerlerimizi. Gerçi yemekleri de bir güzel ki, yeme de yanında yat.

Anneanne: Aramız yer yer limonileşebiliyor. Laf aramızda en az sevdiği torun benim. Sakın duymasın vallahi vurur beni. Şöyle bir örnek vereyim. Teyze çocukları ve ben bir bayram sabahı onlarda oturuyoruz. İçinden geldi, koca koca adamlar oldukları halde çıkartıp teyze çocuklarına harçlık vermeye başladı. Aha diyorum sıra bana gelecek. Ama o sıra bana hiç gelmedi. Tabi ben altta kalır mıyım "Hani benim harçlığım" diye bastım lafı. "Sen çalışıyorsun, senin paran var." demez mi? Şimdi hakkaten çalışıyorum da sorun şu: o üç teyze oğlu da çalışıyor ve paraları da var! İlişkimizin böyle bir boyutta işte. Hoş zaman zaman sevgisi artar bana. Geçen gün elbise dikti mesela. (Annemin zoruyla!) Gerçi hakkını yemeyim, komik kadındır. Şu ve şu yazılarda olduğu gibi.

Gezmek: Şu an en az yapabildiğim şey. Ben de kısa gezilere yöneldim. Misal salonla tuvalet arası gezintisi, Salondan yatak odasına gece seyahati gibi. Tabi arada uzun gezilerimde olmuyor değil. Vahşi araba denizinin arasından sıyrılarak Bim'e gitmece, babaanne ile hastane maceraları ya da "sabah fatura yatırmaya gitti, saat kaç oldu dönmedi" tadında Kızılay'a firarlarım gibi.

Kızılay: Eğer ev bir ordu, ben de kaçak bir asker olsaydım inzibatların beni nerede bulacakları belli. Kızılay!

Özlem: Arkadaşlara, Tv sesi olmadan kitap okumaya, İstanbul'a, trene, Diyarbakır'daki ortamıma, işime olan duygumdur.

Diyet: Midemin, dilimin, nefsimin ve benim en nefret ettiğimiz yönetim şekli.

Kitap: Bu aralar en az okuduğum ama en çok satın aldığım nesne. Zaten fark ettim de ne kadar az okuyorsam o kadar çok kitap alıyorum. Kendime verdiğim bir teselli ödülü sanki. Yalnız bir sorun daha var ki, fena. Ben bu kadar çok kitabı nasıl götüreceğim Diyarbakır'a?

İstanbul: Canım sıkıldığında sığındığım bir liman gibi bu şehir. Otobüsten sabaha karşı inip de açık olan bir börekçide kahvaltımı yaptığım anda sıkıntım azar azar dökülmeye başlar. Hele şöyle biraz Kadıköy, biraz da Sultanahmet yaptım mı, iyice gevşemiş tatlı, şeker gibi birine dönüşmüş olurum. Hadi yok mu beni çayına atıp karıştırmak isteyen.

Diyarbakır: Ön yargılarımın guk diye nefesini tuttuğu şehir burası. Fazla söze gerek yok. Seviyorum lan ben bu şehri.  "Buraya gelip de giden bu şehri özler." derlerdi de inamazdım. Hakikaten doğruymuş. Öyle bir burnumda tütüyor ki anlatamam.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Ramazan Ayı'nda Bir Çocuğumuzu da SEN Güldürmek İster misin?


LÖSEV, Türkiye genelinde yaklaşık olarak 11.500 lösemili aileye mutluluk kolileri dağıtıyor.

Vakıf, zorlu tedavi sürecinden geçen lösemili ve kanserli çocukların moral kazanmaları için Türkiye’nin dört bir yanında Ramazan’da iftar yemekleri de düzenleyerek yüzlerce aileye ulaşıyor. Eğer sen de bir koli mutluluk armağan etmek istersen farklı paketlerdeki yardım seçeneklerinden en uygununu seçip bu kutsal ayda desteğini gösterebilirsin.


Detaylı bilgi için www.losev.org.tr sitesi veya www.facebook.com/losev0660 Lösev Facebook sayfasını ziyaret edebilirsin. Lösev’i Twitter’da da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile paylaşımlarınla destekleyebilirsin.

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

27 Temmuz 2012 Cuma

Klasik Müzik, Uydudan...

Hiç paramız yoktu. Bazen olur. Bazen pek çok aileye olur. Kış mevsimindeydik. Ben Ankara'da oluğuma göre yarı yıl tatili olmalı. Erkek kardeşim üniversite sınavlarına hazırlanıyordu, annemse açık öğretim fakültesi sınavlarına. Bense gene dönemsel "İngilizce çalışmalıyım." krizine tutulmuştum.

Buz gibi bir Ankara gecesinde doğalgazımız bitmiş, elektrik sobası yakıp fatura kabartma lüksümüzse hiç yoktu. Elimizde sadece küçük bir tüp. Annem, erkek kardeşim ve ben. Dipdeki oturma odasına doluştuk. Kapıyı sımsıkı kapatıp, küçük tüpte su ısıtıp buharıyla odanın havasını ılıtmaya çalıştık. Kaynar suyla çay demleyip ders çalıştık. Ortam sessiz, çok sessizdi. Kat kat kazaklarla oturduğumuz yerimizden sadece bardağımıza çay doldurmak için kalkıyorduk. Nedendir bilmem bir de klasik müzik dinliyorduk. Uydudan. Kesin benim kaprislerimin kurbanı olmuşlardır. "Klasik müzik zeka açar." Aslında pek öyle hangi bestecinin hangi sonatı vs. anlamam. Sadece bir şeylerle ilgilenirken rahatlatır o kadar. Garip ama o gün hiç ses etmemişlerdi benim bu şımarıklığıma.

O gece çalışmamız bitti. Tüpü özenle kapattık. Aynı odada üzerimizdeki kazakları hiç çıkarmadan yorganlarımıza sarınıp yattık. Annem o sene sınavlarını verip açık öğretim fakültesinden mezun oldu. Erkek kardeşim- o kadar da sır kapılı bir durum değil ya- başarılı olduğu söylenemez. Üniversite hayalleri bir başka bahara kaldı. Ben, hala ingilizce çalışıyorum. Umarsızca.

***

Gecenin bir vakti ev elemanları uyumuş, ben de elime kitabımı almışken nedendir bilmem uydudan radyo dinlemek geldi içimden. Tv'den radyoyu tek ben dinlediğimden en son hangi kanalı açtıysam hep onu bulurum karşımda. Şimdiyse bir baktım o soğuk, su buharında ısınmaya çalışırkenki radyo açık kalmış. Birden o ana ait bütün anılar, resimler, sesler hücum etti beynime. Tutamadım içimde. Yavaşca kalktım, bilgisayarın başına geçtim.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Ruhsal Yamultu Kaynağı

Anneme göre erkek olsam çürük raporu verip askere almazlar bani. O kadar çok doktora gidiyorum zira. Aslında biraz abartıyor. Sadece üst solunum yolu hastalıklarından biraz fazla mustaribim o kadar. He bir de jinekolog maceralarım var tabi.

Kendimi bildim bileli adet düzensizliğim var. Öyle ki ileride çocuk sahibi olmaya çalışırken geciken reglimi hamileliğe değil doğrudan yumurtalık kistine yorabilirim, o derece yani. Bu zamana kadar pek öyle düzenli bir tedavi olayına da giremedim açıkçası. Artık adına ister vurdum duymazlık deyin, ister düzensizlik, ister doktorların tam bir facia olması. Neyse en sonunda Diyarbakır'da düzenli bir iş sahibi olup da hayatım kendi kendine bir düzende akıp gidiyorken, dur dedim, şu jinekoloğa bir daha gideyim.

Yıllardır jinekologların kötü muamelesinden illallah etmiş ben için bu, büyük bir gelişme doğrusu. Neyse ki gittiğim doktor bu sefer öyle ilgili, öyle tatlı çıktı ki anlatamam. Foliküler bilmem ne kist varmış. Doğum kontrol hapı kullanmalıymışım. Eyvallah dedim ama başıma gelecekleri nereden bilebilirdim ki. Bir kere ruhsal olarak yamuldum gitti. Bir melankoliklik, bir gereksiz yere ağlamacılık, bir anaçlık, bir kimseye kıyamamcılık ne bileyim böyle duygusal, vara yoğa alınan aptal bir kız oldum çıktım. Baktım olmuyor. Lanet olsun kistine de hastalığına deyip yarım bıraktım ilk kutuyu. "Doktor hanım- dedim.- Bu böyle olmayacak. Başka bir şey kullansam olmaz mı?" Kadın demez mi? "Yapacak bir şey yok. Böyle yaşamaya alışacaksın." diye. "Ama- dedi.- Daha hafif olduğuna inandığım bir ilaç var, onu vereyim." Evet haklıydı. Melankolim biraz azaldı. Ama anaçlığım son gaz devam ediyor ve üstüne üstlük kilo aldırması da cabası. kullandığım iki kutu sonucunda tam dört kilo aldım. Eğer bu hızla devam edersem eylülde Diyarbakır'a uçak bileti almama gerek kalmayacak. Yuvarlanarak da kısa sürede varabileceğim çalıştığım şehre.

Tevekkeli değil kadın ilacı yazarken sizi bir de diyetisyene yönlendiriyorum demişti de sallamamıştım. Fakat şimdi "diyetisyen de diyetisyen." diye yana yana geziyorum. Yarın bir gün ona da giderim herhalde. Ay ya, hiç de sevmem diyet usulü yemek yemeği. Beni hayatımdan soğutuyor o bir kibrit kutusu peynirler, iki dilim çavdar ekmekler. Annemle de papaz olduk zaten. Bana bakıp bakıp "Hiii, şu karna bak, şu kollara, kalçaya bak." deyip duruyor. Tam bir kırmızı alarm durumu anlayacağınız.

Neyse dostlar ben gideyim de biraz yürüyüş bandıyla dostluğumu geliştireyim. Malum spor da lazım.

Not: Doğum kontrol haplarının asıl kullanım alanına bakarsak, tam bir paradoks. Hem hamile kalmanı engelliyor, hem de içine fazladan anaçlık duyguları zerk ediyor. Anlayan beri gelsin.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Turlar Bana İki Beden Dar Geldi.

Selam dostlar nasılsınız? Diğer yazılarımın birinde söyledim diye hatırlıyorum. Artık bir laptopum yok. İnternete sadece cep telefonumdan giriyor, yazılarıysa zar zor telefondan gönderebiliyorum. Şimdiyse İstanbul'da kız kardeşimin evinde bilgisayar buldum kaçırır mıyım? "Kardeşim sen kahvaltıyı hazırla ben şurda iki blogumla ilgilenip geliyorum." deyip başladım yazmaya.

Gençlik treninden erken ayrıldım. Ulan ben en son turla gezdiğimde Hacettepe'nin ilk sınıflarındaydım. Uzun bir süredir kendi başıma gezen biri olarak etrafta sürekli ekip başlarının, hadi geç kalmayın, oyalanmayın diyen insanların bulunduğu kalabalık bir yer olan gençlik treni beni boğdu attı. Sivas'ta Buruciye medresesinde serbest zaman anında hemen yolun karşısına geçip İstanbul'a bir bilet aldım.

Neyse deneme yanılmayla gördüm ki bana turlar yaramıyor. Yalnız gezmeye devam. Stop!

Not: Kuzular benim cep telefonumdan gelen yorumlara cevap yazmak o kadar zor oluyor ki anlatamam. Bu yüzden mümkün olduğunca yorum bölümüne bulaşmıyorum. Çok çok özür.