Sayfalar

9 Kasım 2013 Cumartesi

Ben Hastalanınca...

Ben hastalanınca dünya başıma yılıkıyormuş gibi hissederim. 

Ayrıca sanki çevremdeki herkes benden nefret ediyormuş, benim gerçekten hasta olduğuma inanmıyorlarmış gibi hissederim.

Ben hastalanınca beni sevmeyen insanlara kafamı takarken yakalarım kendimi. Her an beni küçük düşürmek için planlar hazırlıyorlarmış gibi. Onlara o anlarda söylenecek bir sürü cümleyi hazırda tutarım mesela.

Ben hastalanınca kimse benimle ilgilenmiyormuş gibime gelir. Mızmızlanır da mızmızlanırım. Bana biri "Şunu niye şöyle yapmadın?" diye söylenecek olsa, "Şuna bak. Bir tas çorba yapıp da geçmiş olsun demiyor da hasta insanı sıkıştırıyor!" diye carlayıveririm.

Ben hastalanınca beni sadece "Oyy kıyamam!" diye başımı okşayanlar seviyormuş sanarım. Benimle ilgilendiklerini belli etmek için etrafımda dört dönmeleri lazım. (Misal anneannem)

Ben hastalanınca annemin benden habersiz alışverişe çıkması, kardeşimin bebeğiyle çok ilgilenmesi bile gözüme batar. ("Lan kızınız, bacınız burda ölüyor siz ney peşindesiniz!")

Ben hastalanınca psikopatlaşıyorum. Sonra biraz sosyopatlık da işin içine giriyor. İnsanları azarlamayı boynuma borç biliyorum mesela. Duygusal terminatöre dönüşüp ya ağlayıp milleti bunaltıyor ya da kelimelerimle işkence edip onları ağlatıyorum.

Ben hastalanınca her an ölebilirmişim gibi hissederim. Öksürdüğüm zamanlarda elime, mendilime bakarım mesela. Kan ve ya iltihap neyin olabilir değil mi?

Anlayacağınız ben hastalanınca manyak oluyorum. Deli oluyorum. Bana fazla yaklaşmamakta yarar var. O anlarda sadece "Kitap Gibi Kız eğitimini başarıyla bitirmiş olanlar" yanıma yaklaşsalar iyi ederler. Zira hırr! Isırabilirim.

* * *

Sonra iyileşirim. Ve aklımdan o habis düşünceler, psikopatlıklar pırrr, birden uçuverir. Yaşamak güzel, hayat güzel, çiçekler, böcekler, hayvanlar güzel...

Tabi şeyler de var. Çevremde bana atılan tripler... Hastayken kaç kişinin kalbini kırdıysam artık.

Not: Hastayken pek insan içine çıkmam bu yüzden.
Not2: Bu aralar da yazılarımda hep kendimle uğraşıyorum. Anlamadım, gitti. 

8 Kasım 2013 Cuma

Kendine Nazar Değdirmece

Ben küçükken, bizim komşular arasında çok meşhur bir laf vardı., "Çok övme kendini, nazar değdireceksin." diye. Hah, ben  buna "Hadi ordan!" deyip gülerdim ya artık yıllar geçtikçe buna daha çok inanmaya başladım. 

Hoş belki de buna inandığım için başıma gelen şeyleri kendime değdirdiğim nazara yoruyorum. Ya da hakikaten ben çok acayip pis bir bakışa sahibim. Ve kapalı kapta kalmış akrepler gibi sadece kendimi sokabiliyorum. 

Neyse fazla uzatmadan neden bu kanıya vardığımı söyleyeyim.

- Mesela daha az önce "Öf bee, ne de güzel çay yaparmışım!" dedim. Pat! Çaydanlığı masaya devirdim. Az kaldı bilgisayarı haşlıyordum.

- Sonra ne zaman güzel bir kıyafet giyip "Yakıştı be, güzel oldum." diyerek yolda kurumlu kurumlu yürüsem, pat! Anında ayağım tökezler. 

- Ne zaman, bir önceki seferde mükemmel bir kek yapıp iyi bir ahçı oldum diye sevinsem, ertesi kekin kalınlığı bir santimi geçmez olur. Bir keresinde de bi arkadaşıma sana mükemmel bir sebze tava yapacağım demiştim de, yemek meydana geldiğinde lapa gibiydi. Kabakla patlıcanlar püre olup tabakta iğrenç bir şekilde içli dışlı yatmaktaydılar.

- Makarnama erkek kardeşim bayılır misal. Ama "Sen seversin, tam senin istediğin gibi şöyyle lezzetli bi spagetti yapayım da, ye." diyerekten yaptığım makarnamın rezalet olduğuna çok şahit olmuşumdur.

- Efendime söyleyim, güneş gözlüğüme hayran hayran bakarken elimden düşürürüm, cep telefonuma bayılıyorsam, kesin kaybederim, flash diskimin çok kullanışlı olduğuna dair düşüncelerimi mutlulukla ansam bir kaç güne kalmaz bozulur vs. vs. vs.

Tabi her tuhaf inanışı olan kişiler gibi ben de başıma gelenleri engellemek için bazı çarelere başvuruyorum.

Örneğin, kıyafetlerim yakıştıysa aynada fazla oyalanıp fikir beyan etmez, makyajımla alakalı aklımdan fazla yorumlar geçirmemeye çalışır, yaptığım yemeklerle alakalı övgülü konuşmamaya çabalarım. 

Ama maalesef, zaman zaman kendime verdiğim sözü unutup çayı işte böyle devirebiliyorum. 

* * *

Peki ey bu yazıyı okuyan kişizade. Sen ne diyorsun bu işe, söyle bakalım.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Telef hindi-Telef kaporta

Sonunda bu da oldu. Sabah sabah işe giderken yolda bir hindiye çarptık. Ee, yol köy yolu, arabayı kullanan hoca da hızlı sürerse olacağı budur. 
Olay şöyle gelişti.

Biz üç öğretmen otomobilimize binmiş okula gidiyorduk. Arabayı kullanan hocanın canı mı sıkıldı nedir, "Dur bu sefer farklı bir yoldan gidelim." dedi. Önceki gittiğimiz yol sürekli inişli çıkıştı olduğundan fazla hız yapamıyordu. Bu yeni denediğimiz yolsa dümdüzdü. Asfalt kaymak gibi. Yolda gelen gecen araba da yok. Adamımızın resmen kanı bitlendi. Bastı da bastı gaza. Hayır bir şey diyemiyorsun ki, hocam yavaş gidin desen ben nasıl kullanacağımı biliyorum diye tersleyiveriyor. Sonra tabi köyün içine girmeye başladık. Girdik girdik girdik, derken karşıdan karşıya geçen hindileri gördük. Tabi- hayatı tespih yapıp sallayan hindi kardeş- hariç. Bu hindi "yeter amk, batsın bu dünya!" diyerekten atlamasın mı önümüze. Fren yapsak savrulacağız, direksiyonu ani kırsak devrileceğiz, el mahkum çarpıverdik hindiye. Hindi bir tarafa savruldu, kaportanın parçaları öte tarafa. Ayy, hayvandan öyle tüyler uçuştu ki gözümün önünden gitmiyor ya. 

Kaportaya mı yanarsın, hindiye mi yoksa kazada ölen hindinin parasını ödeyeceğimize mi?

Neyse köye vardık sahibini bulduk. Hindi sahibi "Canınız sağ olsun." diyerek para almak istemedi allahtan. Zira böyle durumlarda hindi oluyor sana adeta bir manda, bir su aygırı. Öyle kıymete biniyor ki ne kadar para isteyeceklerini şaşırıyor manyaklar. 

Yahu kardeşim, hayvan sahibi de niye asfalt yolda başıboş gezdiriyor hayvanlarını?
Peki bizim hocaya ne demeli, niye köy yolunda 90'la gidiyorsun? Tamam o yola çocukların çıkmayacağını biliyoruz. Araba da çok az geçiyor. Ama ya hayvanlar?
Neyse dönerken akıllandı da yavaş yavaş şehre ulaşıverdik. 
Şimdi araba tamirde. Bakalım ne zaman yapılıp meydana çıkacak? 

11 Ekim 2013 Cuma

"Uçağı sevmiyorum" Densizliğim

Meğer ben "Neden doksan aldım allahım, neden yüz değil, neden neden neden!" diye şımarıkça üzülen öğrenci gibiymişim de haberim yokmuş. Hani şu millete hava atarcasına höykürerek ağlayıp kaşla göz arasında da milleti kesen cinsten.

Konu şu benim "Uçağı sevmiyorum." meselesi. Ne zaman biriyle biraz samimileşsem hep  "Aslında ben trenciyim biliyon mu, ama burda ne yapcan, allah seni inandırsın, kredi kartı ekstrelerim uçak bileti taksitleriyle dolu." şeklinde konuşuyorum. Ondan sonra gelsin zılgıt gibi bakışlar, alaycı tavırlar...

Lan ben manyağım he. Harbi bak. Bırak içinde kalsın uçak sevgisizliğin değil mi? Ama yo olur mu? İlla yaşlı nenelerin kimi bulsa "böğürlerim ağrıyor" faslı gibi anlatıp duracağım. Vay efendim Diyarbakır'a hızlı tren gelseymiş, uçağın yüzüne bile bakmazmışım, neler yaparmışım neler. 

Bugün biri yeter diye haykırdı sonunda. "Sana sinir oluyorum, bir sürü uçak biletini ucuz ucuz almışsın, bi de konuşuyorsun!" diye. Tam ıslak odunluğum  he. Dövün beni, valla.

Ne deyim, allah beni ıslah etsin!

Not: "Kendine sayıştırmışsın ama pehh, hala o yüz alamayan öğrenci şımarıklığı." diye düşünüyorsanız , ıslak odun kapınıza kadar kargoyla gönderilir. 

6 Ekim 2013 Pazar

Gezgin Alman Diyarbakır'da

Geçen hafta Diyarbakır'daki sakin hayatmızın tam ortasına bir "Alman" düştü. Ve olanlar oldu. Ondan sonra dibimize pandoranın kutusunu fırlatılmış gibi duygularımızın esiri olmaya başladık. Ta ki bu alman hayatımızdan geri çıkana kadar. 

* * *

Aa, bakmayın şimdi "Şişştt, kitap gibi kız ne oluyor öyle" diye. Ben sadece gözlemciyim. (Külahıma anlat.) 

* * *

Cuma günü işten çıktıktan sonra Diyarbakır'daki kemik kadrom olan iki arkadaşımla bir cafe'de buluşmaya gittim. Bi baktım bunların yanlarında kemiklerden birinin doktor ev arkadaşı ve bu doktorun da iki doktor arkadaşı daha. Ordan burdan konuşup tanışma fasıllarını bitirdikten sonra bir gün önce gezgin bir almanla tanıştıklarını anlatmaya başladılar. Bu fazla iri, sarışın ve milletimize göre yaşından çok küçük gösteren alman kardeşimiz bir buçuk senedir doğu avrupada dolanıp çello'suyla karnını doyuruyormuş. Ondan sonra, gezisine İran'da devam etmeye karar vermiş. Çünkü, İran'da müzik öğretenlere çok para veriyorlarmış (Evet, aynen ifadesi buydu!) Türkiye üzerinden İran'a geçecekmiş. Tabiki otostopla. Haliyle yolu geçen hafta da Diyarbakır'a düşmüş. Kocaman kara köpeğiyle dolmuştaki insanların hışmına uğrarken bu oğlanlardan biri kurtarmış onu. Almış evine getirmiş, misafir ediyorlarmış. Adı Wolfgang.

Oğlanın Türkiye'deki en favori yemeği lahmancunmuş. Bizim doktor bebeler oğlana jest yapıp kalabalık bir yemekle lahmacun yedirmek istiyorlarmış. Biz de gelmek istermiymişiz? "Tabi ayol, kaçırır mıyız?" dedik ve bir et lokantasına kuruluverdik. Neden sonra geldi Wolfgang. Köpeği arabadaymış. Maşşallah, hapur hupur götürdü lahmacunları. He bir de milletten otlandığı sigaraları. (Ki bu gün boyu ve ertesi günden devam edecekti.)

Neyse ordan çıktık, "Sülüklü Han"a götürdük bebeyi. Maksadımız oranın tarihi havası eşliğinde o kocaman yaylısını çaldırmak. Bu arada tek başına çello hiç de güzel değilmiş. Anlamış bulundum. (Tamam saldırmayın sanat severler!)

Ertesi günse bizim kemiklerden birinin evine "Türk Kahvesi" içmeye geldi. Yemek yedi. Muhabbet felan. Sonra İran'a gitmek üzere, kalktı gitti. Tabi şu tanıştığı doktor kadro eşliğinde.

* * *

Buraya kadar okuduysanız, "Ee, nerede şu vaad ettiğin pandora kutusu?" derseniz bekleyin az kaldı oraya da geleceğim.

* * *

Bizimkiler oğlandan o kadar çok hoşlandılar ki dibinden ayrılmadılar. Sanırsın elin almanı, aslında çamurlara düşmüş bir prens. Çocuk ne anlatsa "ooo! wavvv! oha! vay anasını! süper!" Ulan diyorum, flört etseniz ne olacak, bebe yarın akşam yok. Attaa, arkasından göz yaşlarıyla el sallarsınız artık. 

Peki doktorlara ne demeli. Bizimkiler çocuğun üstüne düşüp konuşmaya çalıştıkça "İlk önce biz bulduk parsayı siz topluyorsunuz." edasıyla kenarda somurtup duruyorlar. Utanmasalar oğlanı çekiştirip parçalayacaklar. (O bu sürtüşmenin farkında mıydı acaba?)

Wolfgang'ın bir de kara kocaman köpeği var demiştim ya hah, onu kahve içmeye gelirken yanında getirdi. Ve benim şalterlerim orada attı. Köpekten korkarım ben yahu. Bi de aksi gibi arkadaşın annesi de eve misafirliğe gelmişti. O köpekle değmeyin curcunaya. Kadın valla hiç çekinmeden oğlanın suratına "Iyyyk!" yaptı. Üstüne bir de oğlanın anlamayacağını bile bile oracıkta azarlayıverdi. Neyse ki daha büyük bir fırtına kopmadan erken gitti teyze. 

Anlayacağınız Diyarbakır apartmanlarında avaz avaz havlayan canavar bir köpeğimiz eksikti. Komşular şikayet etmediyse kadirşinaslıklarındandır yeminle. Zira hav havlardan hariç bir de biz korkak kızların çığlıkları vardı ki rezalet. Ee, ortalıkta üstüne üstüne gelen bir kara köpek. Ay karabasan gibi resmen.

Bu arada bizimkiler böyle ayılıp bayılıyorlar çocuğa ya bebe resmen otlakçı. Sosyal içiciyim diyor ya ala ala bizimkilerin kaç paketini bitirdi. Çocuğun ağzını doğru düzgün boş görmedim ki. Habire ondan bi dal, bundan bi dal. Lan anasını satayım, bu kadar çok içiyorsun madem, adam gibi söyleseydin de bi karton alaydık hayrına. Sosyal içiciymiş, laf!

* * *

Uff, yazıyı okudum da ne yüklenmişim bebeye yav. Ama sebeplerim var yani.

1- Bizimkiler bu kadar kendini kaybetmeyecekti.

2- O bilmem kaç sene tıp okuyup da üstüne asistanlığını yapmakta olan doktorlar böyle küskün çocuklar gibi etrafta gezmeyeceklerdi. (Hayır madem kıskanıyorsunuz, tanıştırmayacaktın.)

3- O köpeği eve almayacaklardı. İnanır mısınız, hala evdeki köpek kıllarını temizlemeye çalışıyorlar.

4- O bebe "Sosyal içiciyim." safsatasıyla ortada dolanmayacaktı.

* * *

Yahu aslında bunlar da değil be. Sinir oldum çünkü,

o geziyor. BEN DEĞİL!