Sayfalar

30 Ekim 2011 Pazar

Merkezi Sistem Dediler Geldik

Polatlıdaki evimi merkezi sistem diye tutmuştum. Zira üşümek hiç bana göre değil. Kanım donuyor sanki. Üşüyünce battaniyenin altından çıkıp iki adım attığımda klozetin dibinde olacağımı bilsem yine de yerimden kımıldayamam ben. Onun için "az yerim ama sıcak sıcak yerim" deyip bu evi tuttum. Tabi işler ilk başlarda hiç benim düşündüğüm gibi gerçekleşmedi. Site yönetimi havalar sıcak gidiyor diye(!) ilk başlarda kazanı yakmayı reddetti. İnsanlar yakıta onca para ödedikten sonra evde elektirkle ısındıkları için neredeyse isyan çıkaracaktı. Tabi ben akıllı, annemin evdeki ufoyu götür demesine de aldırmamış ondan bile yoksun kalmıştım. Hatta peteklerin ısınmasından bir gün önce evde iki hırka, bir süveter, üst üste iki taytla geziyordum. Neyse sonunda yaktılar kazanı.

Akşam eve geldiğimde apartmanın içi bir değişik ılıktı. Hemen merdiven kenarlarındaki peteklere dokundum sıcacıktı. Dedim "Allah, simdi ev nasıl güzeldir." Fakat anahtarı çevirip kapıyı açtığımda yüzüme nasıl soğuk hava vuruyor, anlatamam. Resmen bir an apartman boşluğunda uyumanın nasıl olabileceğini bile düşündüm, o derece. Hemen karşı komşunun zilini çaldım, onlarınki sıcakmış. Benimkilerin havasının alınması gerekiyormuş, falan filan. Tabi "Nasıl yapacağım" diye umudumu yitirmedim. "Sıcak bir ev yolunda dökülen her ter mübahtır." deyip tin tin tin üst kat komşuya çıkıp kapıyı Marilyn Monroe gibi sigarası tutarak açan, yemenili kadından tornavida, kocasından da bir dilim tarif aldım ve hemen işe koyuldum. Yalnız havalarını almama, iyice sularını akıtmama rağmen bir türlü petekler ısınmıyorlardı. Artık yüzsüz yüzsüz tornavida sahibi komşuları evime çağırdım. Lami cimi yok, bana bu kalorifer havası alma iliminin sırlarını öğreteceklerdi. Sigara kokuları ve kendileri içeri girip mutfağa geçtiklerinde kadının lavobodaki bir yığın bulaşığıma bakmasından rahatsız olmamış gibi yapıp adama peteği gösterdim. Adam bana nasıl yapılacağını anlatıyor kadınsa bu apartmandan ev aldıkları için çok pişman olduklarını, hiç istediği gibi çıkmadığını anlatıyordu. Benimse aklım hala bulaşığa attığı bakışlardaydı. Bir şekilde bunun konusunu açmadan onları uğurlarsam gözlerim açık gidecekti. (Hanimiş de benim ev kadını psikolojim.)

Bir kaç dakika sonra becerikli komşu sorunumu çözmüş, diğer petekleri de tam alarak nasıl yapacağımı göstermişti. Lakin kadının nikotinli dedikodusu ve yakınmalarının bir sınırı yoktu. Ne yazık ki anlattıkları yarım kalarak evden gitmeye mahkumdu. Ancak komşuları kapıdan geçirirken "Ay sormayın, o kadar soğuk ki kaç gündür temizlik bile yapamıyordum, yardımınız için çok teşekkür ederim" diyerek lavabodaki bulaşık tabak konusunu da lafın arasına sıkıştırabildim.

Evet iki haftaya yakındır kaloriferlerim yanıyor, evim sıcak. Mutluyum, huzurluyum. 

Not: Tamam itiraf ediyorum. Temizlik konusunda kaytarmamın sebebi her zaman soğuklar değildi.

23 Ekim 2011 Pazar

Deprem

Daha önce hiç, bir depremi, yaşamadan, iliklerime kadar hissetmemiştim. Resmen gün boyu "Ay dur saçımı boyayayım, kuaföre gideyim, manikürüm gelmiş mi, anne çamaşırları yıkadın mı, ee ne yemek yiyeceğiz karnım acıktı." gibi aptal aptal şeylerle uğraşıp durdum. Hayır ben bir de medya özürlüsüyüm, anlayın depremin haberini tee ne zaman aldığımı. Aslında daha da haberim olmazdı da arkadaşın attığı mesaj sağolsun beni kendime getirdi. "Arkadaşlar Necdet iyi. Deprem olduğunda merkezdeymiş." Mesajı okudum ya annemle şoka girdik. "Allah kahretsin aç televizyonu aç aç aç. kanal değiştir kanal!" En sonunda bulduk haberi. Sonra bir telefon trafiği, aldı başını gitti. O bölgelere tayini çıkmış bir kaç arkadaşımla doğrudan haberleşebildim. Bazılarının iyi olduğunu gıyabında öğrendim ama daha hiç haberini alamadığım iki kişi var ve elimden onlarında iyi olması için dua etmekten başka bir şey gelmiyor. Allahım ne olur iyi olsunlar. 

15 Ekim 2011 Cumartesi

Sizi Gidi İtici Emr-i Vakiler

Dün okula gitmeden önce kahvaltımı bir börek salonunda yaptım. Lan, diyorum gerçi bir yandan da, "sabah sabah yağlı börekle mideyi bozmasak bari." Ben böyle ulvi sağlık endişelerimle(!) börek siparişi verirken içeriye doğu şiveli yaşlı bir adam girdi. Yanımdan geçerken üst perdeden "afiyet olsun kızım" demeyi de unutmadı. Börek verdiler, "evladım param yok gene" dedi "olsun amca" dediler. Böreğin yanına bir de süt istedi başladı yemeğe. Ardından konuşmaya başladılar.

- Amca nerelisin?
- Adıyaman evladım. (Şive anlaşıldı, sıradaki soru lütfen.)
- Nerede kalıyorsun amca.
- Bilmem ne huzur evinde. (teklifsizce devam ediş) 57. hükümette çevre bakanıydım ben. Sonra beni çıkardılar, başka birini yaptılar. (adam şokta, ben daha şokta!)
- Hangi partidendin amca. Faziletteydim önce sonra demokratik sola geçtim. (Ohoo, amca iki zıt partide gidip gelmiş.) (bir teklifsizce devam ediş daha.) Emekliliğimi bağlatmaya çalışıyorum ben de. Olursa size de vereceğim.

Sonra sessizce böreğine devam etti, bitirdi. Ve birden benim "n'oluyor laynn" dememe kalmadı, amca yüksek sesle besmele çekti, dükkanın içini inleterek, börekçiye dua etmeye başladı. Ben gülmemek için dudaklarımı ısırıyor bu inadına teklifsiz adamın yaptığı emr-i vaki duaya el açıp açmamakta gidip geliyorum. Açtım ama gene de. Adam bir güzel duasını etti. Dükkan sahibine "allah razi olsun evladım" dedi ve gitti. Ben de çok oturmadım zaten, dersime az kalmıştı. Hızlı adımlarla ilköğretime doğru yürümeye başladım. Bir yandan da adamın yaptığı şeyin emr-i vaki densizliğiyle dindarlık arasında gidip gelen halini düşünüyorum. Ve fark ediyorum ki emr-i vakinin amacı ne kadar kutsal olursa olsun yine de itici. Sevmiyorum ben böyle şeyleri.

Not: 57. hükümette çevre bakanı kim, bilen var mı?

11 Ekim 2011 Salı

3+1 e 1+1 Muamelesi Yapıyorum

Evde kullandığım mekanlar iki tane oda, mutfak ve banyodan ibaret. Kalan yerler şöyle bir temizlendi ve kapısı kapatıldı. Hayır biliyor musunuz evde kiler bile var. Yani şöyle üç çocuklu bir aile rahat rahat at koşturabilir evde. 135 m2 resmen. Şimdi diyeceksiniz "ne hava atıyorsun evin büyük diye" ya ne yapayım ben de isterdim küçük kutu gibi bir evim olsun, temizlemesi kolay olsun ama maalesef polatlı da küçük ev yok.

İki odadan birini oturma odası diğerini yatak odası olarak kullanıyorum. Fazla giysi almaya karşı olan bana asılacaklar için kapı arkası, katlanacaklar içinse kitaplığın raflarından biri yetiyor da artıyor bile. Evet kitap sayım giysiden kat be kat fazla. Sonra yatağım ve bir masam var odada. Oturma odasında şimdilik iki tane tekli koltuğum, bir komidinim ve masam var. Tek sandalyeli! Bir de alakasız olmakla birlikte öğrenci alışkanlığından kalma çamaşırlık var. Açık vaziyette. Komik ama mutfak en kalabalık olanı. ketıl, ocak, iki sandalye, masa, bir sürü tabak çanak, bardak, kaşık çatal vs bilimum mutfak eşyası. Aslında daha az olacaktı ama ev tuttuğumu duyan tabak çanak verip durdu. Bir çoğu da kalitesiz porselen. Annemin de zaten bu konuda onlardan kalır yanı yok. Bahanesi de hazır. Kızım taşınacağın zaman onları atar gelirsin. Zaten eski yollukları da bana kakaladı. Anlayacağınız kendisine gün doğdu. Şimdi halıcı halıcı dolanıp son moda yolluk modellerine bakıyor. Şu kahve makinesine gelince, nuh nebiden kaldı desem yeridir. Ben orta okulda mıydım ne almanyadan gelmiş. kocaman bir şey. Anneannem onu da götürdüğümü gördü ya "kızım- diyor- boş ver ben sana cezve vereyim." Ah anneanne cezve kahve demlemiyor ki.

Not: Yazı biraz depresif gibi duruyor ya akşamın melankolisindendir. Ben seviyorum evimi be!

Not: Polatlı'da çeken sadece üç dört tane radyo var ve daha beteri benim evimden sadece bir tanesi çekiyor. O da pencere önünden. Telefonu pencerenin önünden hiç almıyorum desem yeridir. Radyo Kent. 99.0 Polatlı'nın radyosu. Bilimum bütün dükkanlar bu radyoya reklam vermiş. Ana! diyorum dinlerken "Bu dükkan bana pahalıya ocağı kakalamaya çalışan beyaz eşyacı değil mi?" Allahtan güzel şarkılar çıkıyor da sinir olmuyorum gereksiz yere.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Ders Çalışmak Öyle Sıkıcı Bir Şey Ki İnsana Şiir Bile Yazdırtır


Bu yazıyı taslaklarımı karıştırırken buldum. Artık ne düşündüysem yayınlamamışım. Geride kalan öğrenciliğimden bir yazı olsun bu da. Hadi şimdi okuyun lütfen
.
***

Dün gece KPSS'ye çalışıyordum. Ama ders çalışmak gerçekten bana göre değil. acayip sıkılıyorum. Hatta sıkıntımı alsın diye zaten yapabildiğim geometri sorularını bile çözdüm bana mısın demedi. Ben de yazı yazmaya başladım. Baktım içim o kadar dolmuş ki bu öyle sıradan yazıyla atlatılabilcek bir şey değil. Sonra aklıma şiir yazmak geldi. İlham gelmeden şiir yazmaya çalışmak gibi tuhaf, aptalca bir şey yapmaya başladım anlayacağınız. Zaten hayatımda elle tutulabilir topu topu bir şiir yazmıştım. O da babamın ölüm yıl dönümündeydi zaten. Neyse dört beş mısrayı yazdım öylesine ama yok, ilham öyle benim şiir yazdığımı görüp arkamdan koşturmuyor maalesef.


Ben böyle olmuyor olmuyor diye kendimle cebelleşip dururken "Aaa!" dedim. Aklıma birşey geldiğinden değil tabi telefon çalıyordu ondan. Baktım arkadaşım. Hemen müsait misin diye sordu açar açmaz. Evet dedim, üsteledi aynı soruyu bir kaç kez. Zaten müsait misin cümlesini ne kadar bastırarak soruyorsa o kadar uzun konuşmak istiyordur bu arkadaşım. Öyle de oldu. Bir saatten fazla konuştuk. Sonra telefonu kapattım baktım bir mesaj. Başka bir arkadaşım acil konuşalım diye mesaj atmış. Onu da aradım. Oldu mu sana toplam bir buçuk saat. Artık aklımda ne şiir vardı ne ders.

Etüt'e geri döndüm eşyalarımı toplayıp yatakhaneye dönecektim ki yarım kalan şiiri gördüm. Dur dedim bir kez daha deneyeyim. Yazdım bu sefer kolayca biliyor musunuz?

Yahu ben insan hikayeleri dinlemeyi seviyorum. Çoğu insanın kafası kazan olur dinlemekten. Bense karakter heybeme bir sürü kişinin dolduğunu düşünürüm. İnsanları dinlerken onları tekrar tekrar keşfederim. Mutlu olurum. Hem doğrudan değil ama insanların anlattıkları zihnimin gerisinde bir yerlerde yer ettikçe vakti zamanı geldiğinde onlar bir şekilde bana yazılarımda yardımcı olmuş oluyorlar. Yahu rahatlıyorum be! Galiba bu yüzden öykü ve roman okumayı seviyorum ben.

Neyse fazla uzatmayım. Sonuçta şair değilim. Pek kendime de güvenmiyorum ya yine de yayınlayım dedim.

Diyalog

Dedim:
   Zihnimi doldurma
   Doldurma hayatımı
   Kabul et!
   Yoruyorsun.

Dedi: 
   Çöldeki kaktüs gibi yalnızım.
   Gövdesindeki su kadar boşum.

Dedim:
   Değilsin.
   Kaktüs su dolu
   Sen de hayat dolusun.
   Ama tavus kuşu gibi için.
   Kabarıyor, batırıyorsun.

Dedi: 
   Rahatlatıyorsun beni.

Dedim: 
   Yoruyorsun, anlamıyorsun.

Dedi:
   Yoruyorum, anlıyorum.
   Fakat, kabul et.
   Seni seviyorum!

***

Not: İnsan hikayeleri dinlemeyi o zamanlar seviyorum demiştim ama dinlediğim onca tuhaf hikayeden sonra artık sevmiyorum galiba.