Sayfalar

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kızılay'da Tek Başıma Mutlu Bir Gün

Dün sabah evden harç yatırmaya çıkıyorum diye çıktım, çıkış o çıkış. (Yok canım abartmayayım hava tam kararmamıştı eve döndüğümde.) Babaannem halbuki gelirken ekmek al diyordu. Pehh, bir geldim eve, yemeği annem ısıtmış, sofrayı kuruyorlar. Utandım tabi ama pişkinlik diz boyu. "Ooo sofrayı mı hazırladınız, valla nasıl da  acıkmışım. Anne iyi iyi ekmek de almşsın." (Yalnız, babaannem nasıl bakıyor, bilimiyorum. Bunları konuşurken hiç ondan tarafa bakamadım ki.)

..........

Evden çıkar çıkmaz ilk işim otobüs kartı almak oldu. Yok kardeşim anlayamayacağım bu Ankara'nın bilet paralarını. O kadar pahalı ki. Bir de Şimdi aktarma yerine 50krş düşüyor karttan. İyice rezil etmişler piyasayı. Hele şu öğrenci pasolarının sadece aldığın şehirde geçmesineyse çıldıracağım. Kendi mis gibi pasomla Ankara şöförlerine bu geçer mi diye sıkılarak soruyorum. Valla ailem Ankara'da diye de extra paso yaptırmakla da uğraşamam. bir paso 20 tl'ymiş. Tatiller için değmez. Bu noktada istanbul'u harbi taktir ediyorum. hem pasoları hem bilet paraları, hem aktarmaları çok ucuz. Aylık akbil de cabası.

Neyse harcı yatırmak için TEB'e gittim. Ayrıca bu vesileyle de Marmara'ya başka banka bulamadığı için teşekkür de ettim(!) O kadar az şubesi var ki bu bankanın. Olan şubelerinse doğru dürüst oturma yerleri bile yok. Hadi büyük şehirdekiler bir şekilde yatırıyorlar harçlarını ya küçük şehirdekiler ne yapsın. İstanbul'da gereksiz yere bir sürü sıraya girip öyle yatırıyorlarmış.

Öyle ya da böyle yatırdık harcı. Tek tesellim bu sene harçlara zam gelmemiş. Ah şu başkalarına bakıp da ilk üniversitemde harç kredisine başvuran kafama tüküreyim. Ne var öyle ya da böyle yatırıyormuşuz harçları işte. Şimdi işin yoksa mezun olduğunda harcını ödemeye çalış.Var ya bir atanayım, daha gelir giderlerim fazlalaşmadan bir çırpıda hepsini kapatmaya çalışacağım. Yok, borç bu bünyede arıza yapıyor. Ben arkadaşlarımdan aldıklarımı bile ödeyene kadar mide krampları geçiriyorum. Hem öyle kolay kolay borç da alamam ben. Aç gezerim, yürüyerek okula giderim daha iyi.

Bankadan çıktım güvenparka doğru yürümeye başladım. Fakat allahım o ne güzel bir kokudur öyle. Hertaraftan mis gibi simit kokuları yükseliyor. Farkettim de neredeyse iki ay oldu ben simit yemeyeli. En son kız kardeşim evlenmeden önce halam dışarıdan gelirken almıştı da o zaman burun kıvırıp yememiştim. Ama şimdi... Vallahi parfüm kokuları halt etmiş yanında. Ee, tabi onlardan satın alabilmek için para çıkartmak lazım çantadan. Biz de öyle yaptık, parayı çıkardık, alacağımızı aldık ama o da ne! Fermuar pörtlemesin mi? Allahım dedim "Son Ankara günlerim de böyle çanta tamir etmekle mi geçecekti?" Öyle de rahatına düşkünüm ki sırt çantasını tövbe elimde taşıyamam. Oturdum güvenparktaki bir duvarın üstüne, nasıl tamir ediyorum bir görseniz. Başıma güneş geçti, o kadar uğraştım, anlayın. Yalnız garip bir şey oldu. Aynı duvarın yanına gelen iki tane çevik kuvvet ellerinde bir kağıt, kendi aralarında konuşmaya başladılar. "Senin gelecek şu kadar kişin var, benim şu kadar. Arabalar ne zaman gelecek? Sen nasıl karşılayacaksın onları" daha bir ton strateji falan fıstık. Şu tamir edilecek çanta olmasaydı harbi merakıma yenilip takip ederdim onları, ne iş çeviriyor bunlar diye. Sonra da gelir izlenimlerimi bloga yazardım. Ne eğlenceli olurdu ama.

Zar zor tamir ettik çantayı. Koray mağazasından alınacak bir iki parça şeyim vardı. Tam güvenparkın karşısında. Bir koşu onları da alıp sakaryaya doğru devam ettim. Bir kaç kitapçı gezecektim. Orhan Pamuk'un yeni kitabı çıkmış yerinde inceleyip olaya el koyacacağız. Kitabın fiyatına baktım 25 tl. Höh, istanbul'a gitme arefesi alamam o kadar paraya. Öyle kitapçıdaki bir masaya oturdum. İçnden bir yazı seçip okudum. (Benim Türk Kütüphanem) Yine adamın okuduğu bir ton kitap ve azmi için ona sinir oldum. Kitabı yerine bıraktım, dışarı çıktım. Fakat bir hafiflik vardı sanki, ellerimde bir boşluk... Allah kahretsin az önce Koray'dan satın aldıklarımı kitapçıdaki masada unutmuşum. Hemen oraya geri döndüm. Oh! Neyseki hala bıraktığım yerdeymiş. Var ya unutulmuş eşya diye alsalardı oradan, içine baksalardı bir de... Yok yok, kesin isteyemezdim poşeti. Nasıl isteyim yerin dibine geçerdim.

Şimdi artık ne kaldı geriye. Tabiki Ankara'da en en en sevdiğim kitap kafeye gitmek. Orada saatlerce oturup kitapları karıştırmayı, muzlu milkshake içmeyi, yazılar yazmayı çok seviyorum. Arkadaşlarımla ya da yalnız olmak hiç farketmiyor. Yalnız başına orada oturmak hiç sıkmıyor insanı. Yok dayanamayacağım. Hemen reklamını (Kurtuba kitap kahve) yapacağım.

Şimdi orada oturacağım ama ne netbook'umu almışım yanıma, ne defterimi. Kurtuba'ya gitmeden önce kırtasiyeye uğradım. Kendime şöyle en güzel, en süslü... defter aldım demek isterdim aslında ama almadım. En basit, en ucuz, kareli, A5, tek ortalı bir ilk okul defteri aldım. Yok arkadaşım ben yazamıyorum öyle süslü defterlere. Yazım çirkin olduğundan belki de. Süslü defterler hediye edilince sinir olurum mesela. Yazamam ki ona. O öylece ya boş boş bekler ya da doğum gününü son dakikada hatırladığım bir arkadaşa hediye olur. (Laf aramızda kullanamadığım armağanları hediye ediyorum. Anneme göre hoş olmayan bir durum ya n'apayım beklesin mi öyle boş boş. Zira bir şeye değer vermek için kullanırım ben onu. Kullanamıyorsam değerini bilememişim demektir.) Neyse aldık defteri, gittik kitap kahveye oturduk. Fakat herşeyini neredeyse derste notları bile bilgisayarına tutacak olan ben, kalem tutmayı öyle yadırgadım ki anlatamam. Yazılarım zaten kargacık burgacık. Herhalde geri dönsem ben bile ne yazdığımı okuyamam. O kadar tarihe gömdüm onları yani. Ama olsun hiç yoktan iyidir.

Dönüşte sakarya caddesinde engelliler yararına kurulmuş olan standların yanına tamamen açıkta bir sahaf kurulmuş. Bilmiyorum belki de hep oradaydı ama uzun süredir Ankara'da olmayan olsa da çıkıp da ne var ne yok diye gezemeyen biri için yeni sayılır. Normalde sahaflardan pek hazzetmem. O da bir zaafım yüzünden aslında. Koltukları, masaları olan bir kitapçıda ya da kütüphanede eşelenirken ilgimi çeken kitapları alır oracıkta okumaya başlarım. O daracık dükkanlara tozlarıyla birlikte istiflenmiş kitaplarda eşelenirkense ilgimi çeken ne var ne yoksa satın alıyor, sonra da bütün paramı oralara döküyor, üstüne üstlükse zaten yer kalmayan kitaplığıma onları tıkıştırmak zorunda kalıyorum. Bundan dolayı sahafların sokağına bile uğramakta oldukça temkinliyim. Fakat bu sefer o kadar ortalıktaydı ki kitaplar o tarafa savrulmadan edemedim. Hemen de üç tane kitap alıverdim. Hiç samet ağaoğlu okumamıştım. bir tane onun öykü kitabını. Ve sonra tabiki aşklarımdan iki yazar "Anrde gide- isesbelle" ve Oscar willde nin hayatından bir kesit sunan biyografik bir roman "Peter Ackroyd- Oscar Wilde'nin Son Vasiyeti" Üç kitap 11 tl tutuyordu 10 lira olur dedi satıcı. Şimdi siz satıcı bir lira indirdi diye benim çok mutlu olmama gülersininiz. Ama ne bileyim çocuk gibi seviniyorum azıcık ucuza alınca kitapları. Marmara'yı kazandığımda annem elime İstanbul'daki devlet kütüphanelerinin adreslerinin yazılı olduğu bir liste tutuşturmuştu. "Kızım kitap alıp durma, koyacak yer kalmadı, kütüphane kullan." demeyi de ihmal etmemişti. Ehh, sanırım hala bu laf yüzünden kitap alırken hep bir tereddüt yaşıyorum içimde. (Az önce pahalı diye orhan Pamuk'un kitabını almamıştım değil mi? Ah ben yok muyum)

Evet bir gün de böylece bitti.

Not: Yazdıklarıma yorum geldiğinde deli gibi mutlu oluyorum. Siz de öyle misiniz? Ama bu aralar mutlu olmakla birlikte gelen yorumları cevaplayamıyorum. Ne bileyim basiretim bağlanıyor sanki, karşılığında yazacak hiç bir birşey bulamıyorum. Öyle bakıyorum melül melül, kuzu gibi.
Yorumları cevaplayamamak gizli depresyon belirtisini mi acep? 

14 Eylül 2010 Salı

Bayram Kardeşleri

Gündem içi konular yazmayı sevmiyorum. Bakın şimdi her yerde ya refarandum ya basketbol şampiyonasıyla alakalı yazılar, tweetler var. Bayram zamanı da bayramla alakalı şeyler vardı. Ben, böyle yazıları okumayı severken, kendim içinse "Zaten o kadar çok bahsediliyor ki bir de ben bahsetmeyim." diyorum.

Şimdi de aynısını yapıyorum işte. Bayram bitti ben bayramdan bahsedeceğim.
..........

- Uzun süredir hiç bir bayramda bir arada olamadığımız kadar birlikteydik kardeşlerle. Hen bu bayram hiç bir şey sinirimi bozmadı. Hatta diyebilirim ki sadece bayramın bu kadar kısa olmasına sinir oldum.

- Ablam teyzemin kayınvalidesine göre "Fransa'yı şereflikoçhisar etmiş" zırt pırt Türkiye'ye gelip duruyor. Hakikaten de ucuz olsun diye bir de uçaktan istanbul'da iniyor ya sanki hala orada okuyormuş gibi, hiç gurbette değilmiş gibi hissediyorum.

- Kız kardeşimi düğünden beri ilk defa görüyorum. Ne bileyim evlendi ya değişecek bir daha eskisi gibi samimi olamayacakmışız gibi bir vehme kapılıyordum. Bunların hepsi onu yine eskisi gibi karşımda görünce silinip gitti. Hele gideceği gece son dakikaya kadar pijamalarla oturup karşılıklı edebiyat ve siyasetin dibine vurduk ki aslında evden hiç gitmemiş, kaldığımız yerden devam ediyormuşuz gibiydik adeta. Fakat gittiğine bu sefer hiç üzülmedim. Ne de olsa en geç bir bir hafta sonra yanında olacağım.

- Şimdi bu ikisini anlattım ya hak geçmesin diye erkek kardeşimden de bahsetmem gerek değil mi? Ama bu sefer ondan bahsedecek hiç bir şey bulamıyorum. herhalde sürekli yan yana olduğumuzdan dolayı. Fakat İstanbul'a gittiğimde biliyorum ki en çok da onu özleyeceğim.

10 Eylül 2010 Cuma

Biraz da Yanlış Anlaşıl Be!


Belediye otobüsünde yayılarak oturan erkeklere sinir oluyorum. Yahu bir heyecanla boş yer var diye sevinip oturuyorsun. Maşallah oturacak yer kalmamış. Sığ sığabilirsen. Kardeşim mecbur muyum sana, bacağını çek demeye. Oturduk yanına değil mi? Topla güzelce kendini. Bi de üstüne uyuma numarasına yatmazlar mı, al çantayı vur kafasına kafasına.

Şimdi burada adamı şöyle bir dürtükleyip "pardon bacağınızı çeker misiniz?" demem gerek değil mi? Ama gelin görün ki bunu yapmak öyle sanıldığı gibi kolay değil. Bir kere sesin öyle bir çıkacak ki, ne fazla suçlayıcı olacaksın, ne fazla sinik; ne cazgır, ne de çekingen. Zira, adamın kendi yaptığından haberi yok, "Sen bana ne demek istiyorsun" diye diklenip seni suçlu durumuna düşürüyor. (Uff, sinir oluyorum, harbi sinir oluyorum!)

...........

İki üç gün önce arkadaşıma iftara gittim. Orada da- maşaallah milletçe misafirperverliğimize diyecek yok- bir yemek yedirildim sorma gitsin. Dönüşte yanına oturduğum adam da böyle çıkınca, hah! dedim çattık. O hantallıkla adama laf anlatacak havada da değilim. Ben böyle uflayıp puflarken, karşı koltuktakiler de ufak ufak kıpırdamaya başlamasınlar mı? Dedim ki "Kızım yetiştin yetiştin, yetişemedin, bu kalabalıkta boşalan yer de mundar olur valla." Aldım kendimi tetiğe, kalktıkları an da yerlerini kapacağım. Allah, bir görün beni, o nasıl bir sürattir. Bunlar bir kalktı, ben bir seğirdim o tarafa doğru. Kucağımda ne var ne yok hepsi yere saçıldı. (Yalan yalan, sadece bir tane kitap.) Ama bu engeller ne ki, yılmadım, yıkılmadım! Düşen bir değil bin kitap olsun be. Ben aklıma koydum mu yaparım, bunlar bana vız gelir, hey yavrum hey! (Çoşuyorum, coştum.) 

Bir hışımla yerden kitabı aldığım gibi karşıdaki pencere kenarı koltuğu kapmam da bir oldu. Da bir pürüz vardı sanki etrafta. Garip bir sessizlik, tuhaf yüz ifadeleri...

Meğer benden hariç iki sevgili de oraya göz koymuş, oturacaklarmış. (Dırınırınnn) Süper! Şu hale bak sevgilileri ayırmışım. Nasıl utandım ama. Kalkamazdım da geri, orada yayılarak oturan adam vardı.Artık napayım ben de, kıza fısıldayarak "Kusura bakma. Adamdan rahatsız oldum da." dedim. (Dikkat, sıvama kısmı.) Rahatsız olmak? Neden, niçin? Benim kısa olsun diye üstü kapalı açıklamalarım, kızın acıyan yüz ifadesiyle birleşince, anladım ki adamın ne sapıklığını bırakmışım, ne tacizciliğini. Allah beni ne etmesin emi. Lafımdan geri de dönemedim. Aman, ya dedim sonra. Bırak dağınık kalsın, onunla mı uğraşacağım. 

Yalnız aldı mı beni bir korku. Ya adam duyduysa, ya aynı yerde inersek, ya "sen ne demek istedin bana" diye hesabını sorarsa. Uff, düşünmek bile istemiyorum. Neyse ki adam benden çok önce indi de rahatladım. Ohh!

..........

Vel hasıl kelam, siz siz olun. Öyle yerini kaptığınız kimselere hiç gereği yokken açıklamalarda bulunup da kendinizi gereksiz yere korkutmayın. Ne var bir daha konuşmayacaksınız, etmeyeceksiniz. Bırakın biraz da yanlış anlasınlar sizi, ölür müsünüz?

3 Eylül 2010 Cuma

Ne Büyülüydün Sen Kırmızı Ojeli Sabunluk

Küçükken en çok evde kırmızı ojeli el şeklinde sabunluğumuzun olmamasına üzülürdüm. Sabunun üstüne gazoz kapağı gibi metal bir şey gömülür ve elin altındaki mıknatısa tuttururlardı. Allahım ne büyülü gelirdi bu eşya bana. Ne kadar dekoratif, ne kadar şık, ne kadar zarifti bu el. Size mutlulukla sabunumu sunuyorum derdi adeta. sunuyorum ki temiz olasınız, pak olasınız...

Bu eli ilk babamın kuzeninin evine gittiğimde görmüştüm. Evin benimle yaşıt kızı lavabonun yanına monteli elden kolayca aldığı sabunla ellerini yıkamış sonra da sabunu suya tutup şöyle bir silkeledikten sonra tekrar takmıştı yerine. Hayranlıkla bakıp içimden "vay canına, nasıl da duruyor sabun düşmeden öyle." demiştim. Gözlerim kamaşmıştı bu şirin teknoloji karşısında.Çocuk aklımla, saygıyla eğilmiştim bu aleti icat edenlerin hayali huzurunda. Sonra o kız beni hadi diye kolumdan çekiştirirken ben nadir bulunan değerli bir taşa dikkatle dokunuyormuşcasına ihtimamla almıştım elime sabunu. Hafif bir çekme gücü olsa da el kolayca bırakıvermişti hazinesini. İşte, temizlik sebebimiz, sonunda elimdeydi. Artık şeker pembesi el sabununun nasıl baş aşağı durduğunun sırrını öğrenebilirdim. Elimle evirip çevirmeye başladım. yanı başımdaki kızın garip ve "n'apıyor bu" bakışları altında sabunun içine gömülmüş metalin üzerinde parmağımı zevkle gezdirdim, küçücüktüm belki yedi, belki sekiz yaşındaydım. Garip bir aletin daha sırrını keşfetmenin haklı gururunu yaşıyordum. Biraz daha elimde inceledikten sonra yavaşca mıknatısa sabunu tutturuverdim. Sonraysa koşup oyuncaklarla oynamaya akraba kızının odasına koştuk.

O günden sonra hep bizim evimize de bir gün böyle bir sabunluk alınma hayaliyle yaşadım. Arkadaşlarımın, akrabalarımın evlerinde, annemle gittiğimiz pazarda hep bu eli gördüm. Anneme al diye ağladım. Ama almadı. İçimde hep kırmızı ojeli, zarif elin bana sunduğu sabunu almak ukde olarak kaldı. Sonra ben büyüdüm, onun yerini daha güzel, daha gösterişli, daha kaliteli sabunluklar aldı, sıvı sabunlar sardı her bir yanı. Bende unuttum gitti onu. Ta ki internette ona tekrar rastlayana dek.

Hırçın Kedi Yazıyor


"Niye yazmıyorsun?"

Doğrusu bu soruyu ilk duyduğumda ne cevap vereceğimi bilemedim.

Sonrasındaysa soruyu kendi kendime şöyle cevapladım. "İhtiyaç hissetmeden yazmamak, sadece yazmış olayım diye yazmamak için," Zira eğer böyle olacaksam geveze olacaktım, anlaşılmaz ve bomboş olacak, gereksiz ve ne dediği belli olmayan köşe yazarlarına dönecek, üstüne üstlük aptal durumuna da düşecek, zaten pek de güzel bulmadığım yazılarımın seviyeleri de iyice sıfırın altına inecekti.  

Ama bu arada yukarıdaki sorunun cevabını verirken, bu yazının temelini oluşturacak, şu soru geldi aklıma. Pekala ben neden yazıyorum? Aslında bunun cevabı çok basit. Kendim için yazıyorum. Rahatlamak ve içimdeki- duygu, nefret, kıskançlık, sevgi, aşk, şaşkınlık, öfke, mutluluk- artık her neyse onu içimden çıkarabilmek, ona kişilik kazandırmak için yazıyorum. Yazmadan duramadığım için yazıyorum. 

Mesela bazen yazarken içime hırçın bir kedi kaçtığını hissediyorum. Beni sinir eden şeyleri inadına tırmalamak, kanatmak, yolmak istiyorum o anda. Hatta nefret bile ediyorum onlardan. Alamadığım öcümü almada harflerin bana yardım edeceğini umuyorum, hırsla ve inançla. Aslına bakarsanız harfler, bir bakıma, başarılı da oluyor. Yazarken kızgınlığım peyderpey azalıyor, neredeyse soba başında mayışmış kedi kadar rahatlıyorum. Bir oh çekiyorum o zaman ve devamında "Kaydı yayınla" "Farklı kaydet" "Dolma kalemin kapağını tak" "Defteri kapat" artık her neyse onu yapıyorum. Evet şimdi artık gönül rahatlığıyla buzdolabını karıştırıp bir içecek alabilir, "Anne marketten ne alınacak" diyebilir, "Kardeşimin odasına gidip "Ne izliyorsun" dye sorabilirim. Geçti hırsım artık. İntikamım alındı ve ben kuş gibi hafifledim.

Biliyorum her ne kadar ileride- Sait Faik'in değişiyle- sadece yazıcı olmak, başka hiçbir işte çalışmamak hayaliyle yanıp tutuşsam da  ne yazık ki bunun gerçekleşmesi zor görünüyor. Ama ben yine de duramam herhalde. Yazarken hafifliyorum zira. Harfler bir bir kağıda veya word belgesine anlamlı diziler halinde kaydolurken mutluysam eğer mutluluğu bir kez daha yaşıyor, üzüntülüysem de bu duygumu harflere emanet ettiğimi hissediyorum. Ve nihayet kaliteli bir terapi görmüş gibi, astral yolculuğunu tamamlamış meditasyon ehli gibi, dua ederken sıkıntılarımın aslında ne kadar basit olduğunu anlamış gibi gevşiyor ve huzur buluyorum. 

İşte diyorum sonra. Yazıyorum ben. Yazıyorsam hayattayım diyorum. Yazıyorsam mutluyum.