Sayfalar

9 Kasım 2010 Salı

MiM No: 2 :))

Bir mim için ön hazırlık yapılır mı? Harbi harbi bu sefer yaptım. 

Rengarenk beni hem mimlemiş hem de ödüllendirmiş. Kendisine teşekkür ederim.

Mimin konusuna geçersek;

"Yaşadığımız tüm sıkıntıları geride bırakıp, sevmediğimiz insanlardan, yapmaktan daral gelen işlerden uzağa bir tatile gidiyoruz. Bizi yolcu etmeye gelmiş üstelik gıcık olduğumuz herkes. Alayına çalımlı bir bakış fırlatıp arabamıza bindikten sonra, geride kalanları çatlatırcasına müziğin sesini sonuna kadar açıp, tozu dumana katarak oradan uzaklaşıyoruz. Şimdi sizden istediğim, mimlediğim herkes bindiği arabanın resmini ve son ses açtığı şarkının adını, sözlerinden bir bölümü ve söyleyen solistin resmini yayınlayacak." şeklinde.

Hmm... doğrusunu söylemek gerekirse aklıma binmeye can atacağım hiç bir araba markası gelmiyor. Yahu araba arabadır işte. Ne bileyim ayağını yerden kessin, seni istediğin yere götürsün yeter. Zaten ehliyetim yok ve almayı da düşünmüyorum. Neyse şimdi kendime seçtiğim arabaya geçelim. Aslında tam olarak bir araba sayılmaz, traktörle su motoru karışımı birşey. Bu işte.

Araba kullanmayı bilmediğim için şöförüyle beraber resmini koydum. Adı "Pat Pat" Isparta'ya gittiğimde binmiştim. Su motorunun traktöre çevrilmiş hali. Oldukça tehlikeli bir araç olmasına rağmen kasasında üzüm bağına giderken oldukça eğlenmiştim. Bu araçla fazla da uzağa gidilmez değil mi? N'apalım elimde bu var, idare ederiz artık.

Ah bir de müzik seçmem gerekiyor değil mi? Nasıl yapacağız acaba. Bu arabanın müzik dinlemekle alakalı hiç bir aparatı yok. Tek müzik "pat-pat-pat-pat-pat-pat..." Ama kasanın içinde otururken herhalde "Hey onbeşli, onbeşli, tokat yolları taşlı, onbeşliler geliyor, yarimin gözü yaşlı..." türküsünü söylerdim galiba.

.........

Evet söz sizde

francesca mckennitt
A&H
Şirvan
iLhan
Maya

4 Kasım 2010 Perşembe

Anormallere Bayılıyorum


Hacettepe'li hezeyanlarımı saymazsak ilk defa tatilde bir sürü ödev yapacağım. Öncelikle pazartesine kadar ulusal tez merkezinden bulduğum tezlerin özetini çıkaracak ardından ALES'e çalışmaya devam edecek, pazartesiyse (inşaallah) ufak bir Ankara kaçamağı sonrasında Hacettepe, Ankara ve Gazi üniversitelerinin kütüphanesine gidip internette yayınlanmayan tezlerini inceleyeceğim. He bir de milli kütüphaneye gideceğim. Aslında bir değil iki ders için araştırma yapmam gerekiyor. Anne-Baba eğitimi dersi hocamız "Bilimsel araştırmalar dersi aldığınıza göre bu dersin ödevini bilisel makale şeklinde yazmalısınız." diyince zaten en tırt ödev için bile bir sürü ciddi araştırmaya giren grup arkadaşlarımın bu sefer etekleri harbi harbi tutuştu. Bu demek oluyor ki onca litaratür taradıktan sonra konuyla alakalı en az elli kişiye anket doldurtup onları değerlendirmemiz de gerekiyor.  İtiraf etmeliyim, bu sefer böyle araştırmalarla uğraşmak çok eğlendirecek beni . Belki de eski okulumu ziyaret edecek olduğum için ya da Gazi'nin çok güzel bir kütüphanesi olduğunu duyduğum için bilmiyorum. Belki de hiç birisi değil sadece sonunda Ankara'da boş boş oturmak yerine bir şeyler yapacağım için olacak bu. Ama n'apayım içinde eğlenmediğim hiç bir şey yapmayı sevmiyorum ben. (Misal konforlu şehirler arası otobüs yolculukları. Iyykk!)

Şimdi eğlence ile kütüphaneyi nasıl yakıştırdığımı merak ediyor olabilir bazılarınız. Hemen belirteyim ben de dahil düzenli kütüphane kullanıcıların neredeyse hiç biri normal değil. Ve ben normal olmayan insanları izlemekten son derece keyif alıyorum. (İstisnalar kaideyi bozmaz.)

Örneğin şu anki okulumda sırf bu yüzden drama, eğitim felsefesi, psikoloji derslerinin hocalarıyla eğitici materyaller hazırladığımız atölyenin ve şu anki staj yaptığım sınıfın hocalarını çok seviyorum. Onlarla konuşmak çok eğlenceli. Bayılıyorum onlara.

Bir de benim hem samimi hemde ödevlerde grup arkadaşı olduğum arkadaşlarım var. Dört çatlak kız! Birincisi aklına her takılan konu için ulusal tez merkezine bakan, ikincisi Hindistan'la alakalı her şeyi araştıran, gittiği tiyatro oyunlarını çok iyi eleştiren, üçüncüsü sürekli garip ve anarşik fikirleriyle siyaseti sorgulayan, dördüncüsüyse biz garip dört arkadaşını anaç mı anaç kollarıyla sarmalayan tatlı ve tek evli arkadaşımız. (Hey, ne oluyor bana. Ankara'ya gelir gelmez hemen onları özlemeye mi başladım yoksa.)

Son olarak bu kadar anormali saymışken anneannemi es geçmek olmaz değil mi? :)

Not: Anormal şeylerden bahsederken hep "kime göre, neye göre sorunu" yla da karşı karşıya kalıyorum ya bunu "BANA GÖRE" ifadesiyle belirginleştirsem iyi olacak.

Not2: Blog yazılarını google reader'dan okuyorum ve an itibariyle 596 tane okumamış olduğum yazı var. İstanbul'da biraz üşengeç oluyorum galiba. Neyse kendime ödev: Bütün yazıların hepsini okuyup bitireceğim.

Anneannem'in Vasiyeti

Dün akşam anneannemle hep beraber otururken bizimki patlattı yine bombasını. 
"Ben ölünce (ben mezarım şurada olsun, şu yüzüğü şuna verin, arkamdan ağlamayın gibi şeyler bekliyorum) -boğazını göstererek- tam şuraya bir delik açın beni ölmekten kurtarın, bak yoksa karışmam, iki elim yakanızda kalır." demesin mi?
Karnımı tuta tuta nasıl kahkaha atmışım sormayın. Gülmekten boğulacaktım neredeyse.

Anneannem harbi değişik bir kadın. Mesela asla ona aç olduğunuzu söylemeyin. Yani en azından biz torunlar. O zaman "Git kendine yemek yap, sana yemek mi yapacağım?" diye azarlayıveriyor. (bakınız erkek kardeşim.) Ama sofrayı kurarken çok aç olmadığını, azıcık yiyeceğini söylüyorsan alasın demektir. Zorla yedirmeye çalışır. Ekmeği ağzımıza doğru tutarak "Aç aç aç. kuş geliyor. Hadi benim torunum, hadi benim kızım." diye zorla seni beslemeye çalışır. Düzenli olarak bu kadınla yaşasam herhalde her durum için cin taktikler geliştirmem gerekecek ki, valla halimden hiç şikayet etmem. Garip çekiciliği var bu kadının. Küçükken "Anneannemlere gideceğim." diye ağlar, zorla kendimi onlara göndertirmişim. Beni almaya geldiklerindeyse asla gitmek istemezmişim. Şimdi de annesi babası çalıştığı için dört yaşındaki yeğeninin kızına bakıyor. O da aynı benim gibi yapıyormuş. Ah bir de komşu çocuğu Bayramcan'ı da unutmamak lazım. O da evden kaçıp her seferinde bir bahaneyle bizimkinin evine giriyor.

Not:  Şu anda dehşet açım. Bu yazıyı yazdıktan sonra anneannemlere gidip yemek yemeliyim. Biz evden ayrılıp da annem anneannemlere taşındğından beri buzdolabı tam takır kuru bakır. Valla benim de içimden hiç bakkala, markete gidip bir şeyler almak geçmiyor.Bizim evde buzdolabı dolu olunca sinir oluyorum. İnsanın canı sıkıldıkça gidip önünde eşelenesi geliyor zira. Halbuki şimdi tek alternatifim ketçaplı turşu. İtiraf etmem gerekirse bu tatil zamanımda eve yemek alınmasına karşıyım. Sadece içecek alınsın, o kadar. (Kime diyorsam alınsın alınsın diye. Sanki alan ben değilim.) İnsan sadece acıkınca yemeli öyle değil mi? (Yemeği de anneannesinde yemeli.)

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kısa... Kısa... 4

- O kadar trene methiyeler düzdüm ama sanmayın ki beğenmediğim yönleri hiç yok.

Bir kere vagonlarda priz olması o ekspresin pahalılıyla değil tamamen tesadüfe bağlı. Bunun yüzünden dün yazımı zar zor yayınlayabildim mesela. Yayınladıktan hemen sonra da şarjı bitti garibimin. İnanın abartmıyorum bir keresinde Anadolu ekspresiyle Ankara'ya gelirken bacaklarımı biraz açmak için vagonlar arasında yürüyüşe çıkmıştım, bazı vagonların prizinin olduğunu bazılarınınsa olmadığını görmüş, iyice sinir olmuştum. Anlayacağınız bu priz olayına takmış durumdayım.

Ayrıca neden inatla hep bir saat gecikmeli Ankara'ya varan güney ekspresinin varış saatini düzeltmiyorlar onu da anlayamıyorum. (Aaa, durun durun! Ben tcdd'ye bir mail atayım. Çok ilgililer hemen cevap veriyorlar.)

- Son sınıftayım, ilk defa valizimle sınava gittim. Hatta o da yetmedi sınavdan sonra valizimle staja gidip, "Stajdan sonra kocaya mı kaçacaksın ne bu hal?" esprilerine de maruz kaldım.
Olay şu aslında. Bilimsel araştırmalar dersi hocasının panodaki "pazartesi saat bir de toplantıya gelmeyen devamsızlıktan kalacaktır." notuyla karşılaşınca benim staj da pazartesiden salıya alındı. Tamam ana sınıfına öğleden sonra gitmem gerekiyordu ama sabah da sınav vardı, hem trene de akşam altı buçuk gibi binecektim. Ee, haliyle ben de kaba bavulumla önce sınava sonra da staja gittim. Allahtan okul pendik garına yakın, tren de pendikten yolcu alıyor da, paydos saatinden sonra rahat rahat gara gidebildim. Ama felaket yorulduğum için eve gelince öğlen bire kadar uyumuşum.

- Ankara'ya geldiğimi tam olarak sabah dolmuşa binerken valizime yardım etmek yerine yolcuların kös kös oflayıp puflamalarından anladım. Oysa İstanbul'da valizi neredeyse hiç indirip bindirmene fırsat vermez, hemen yardım ederler. (Demem o ki, bu yazıyı okuyanlar Ankara'lı arkadaşlar, bakmayın öyle bön bön, koşup yardım edin. Şu ön yargıyı bir kıralım artık yahu.)

2 Kasım 2010 Salı

Güney Ekspresinden Bildiriyorum

Şu anda güney ekspresiyle Ankara'ya doğru gelmekteyim. Biletimde iniş saati 4 olarak verilse de biliyorum ki beş buçuk altıdan aşağı Ankara garına varamaz tren. Hemen çapraz önümde boyu 1,50 santimden kısa olduğu su götürmez yaşlı bir amca uyuyor. Zayıf mı zayıf olan bu amca oldukça da asabi. "Trende restoran yok, son sular bunlar." diye su satan adamı "Suyunda batsın sen de bat." diye azarlayıverdi mesela. Hemde yattığı yerden hiç istifini bozmadan. Yazık garibim sucu nereden geldiğini pek anlayamadığı bu azar karşınında sesine belli belirsiz gelen bir güven eksikliğiyle "Eskişehir'e kadar su bulamazsınız." diye suyunu satmaya devam etti. Fakat ne hikmettir ki sucu bir daha bizim vagona da uğramadı. 

Amcanın üstünde eski mi eski el örgüsü kahverengi bir kazakla paçasının iplikleri dışına çıkmış, boyuna göre kesilmiş, yer yer çamaşır suyu lekeleri olan eprimiş açık renk bir kottan başka hiç bir şey yok. Tabi doğal yün rengi kirli örgü çoraplarını saymazsak. 

Doğrusu adamı bayağıdır izliyorum, bir türlü ayaklarını tam olarak koltuğa yerleştiremedi. Dışarıda oyana bu yana oynatıp duruyor. "Bacağımın birini koltuğun bir koluna koysam, diğerini aşağı mı salsam rahat olur yoksa içeriye toplasam mı, sağa mı çeksem, sola mı çeksem n'aapsam?" deyip duruyor adeta ayakları. Felaket dikkat dağıtıcılar. 

Asabi amca trene Arifiye'den binip de koltuğuna yerleştiği anda vagonda öyle bağırmaya başlamıştı ki, sanki sesini yükseltmezse kendisine muhattap bulamazmış gibi. 

"Bu güney expresimi?"
"Evet amca" (Bu ben oluyorum, yalnız amca sanki ben onunla konuşmuyormuşum gibi hiç benden tarafa bakmıyor.)
"Ankara mı?"
"Ankara" (Karşılığında ne bir teşekkür ne başka birşey.)

Not: Şehirler arası Toplu taşıma araçlarının parası ne kadar artarsa insan profilinde de o kadar daralma oluyor. Oysa bakın güney expresine parası genç tarifeyle sadece 10,75 tl ve abatmıyorum her telden insan var. (Amca şu anda uyandı ve kapalı, muhtemelen dolu olan tuvaletin kapısını, bağıra çağıra zorluyor.) Örneğin az önce yan tarafımda oturanlar garip siyasi konuşmalara dalmışken, arkadaki kokoş kadın pazarlık ede ede pişmaniyeleri oldukça ucuza kapattı. Daha arkalardaki, sadece sesini duyabildiğim adamsa telefonda bağıra çağıra İstanbul'a sırf Tüyap kitap fuarı için gittiğini söylüyordu. Birbirine valizler yüzünden kızan orta yaşlı çiftleri, burnunu gürültüyle silenleri, çekirdek çitleyenleri ve etrafta cıvıldayarak koşturan çocuklarıysa hiç saymıyorum. Onlar o kadar çok ki bu trende. İnsana neşe veriyorlar.

Not2: Trende ne yaşlılara, ne de yalnız ve hüzünlü yolculuk eden kadınlara acıyorum. Ben en çok genç erkeklere acıyorum. Zira asla bir rahat yolculuk yapamıyorlar. Sürekli inip binen genç kızlar, yaşlılar, teyzeler, nineler "Beyfendi, evladım, oğlum, affedersiniz..." diye diye tepedeki yerlere valizlerini yerleştirmelerini, üstüne üstlük inerken de oradan geri almalarını istiyorlar. Bununla birlikte "Sen n'apıyorsun peki?" diye sorsanız ben de trene binerken gençlerden birinin yardımını istediğimi söylerim size. Ama yapacak bir şey yok. Sonuçta koca koca ağır valizleri biz bayanlar nasıl kaldıralım, değil mi ama?