Sayfalar

23 Şubat 2013 Cumartesi

Şarkının Ters Çağrışımı

Bu aralar bir şarkı bende anlattığının tam tersi şeyler çağrıştırıyor. Şarkıyı dinledikçe ürküyorum adeta.

Volkan konağın söylediği "Orhan Gencebay" şarkısı bu aslında. "Gurbet"

                     
Aha da şarkı bu. Bir dinleyin ve şiir bölümündeki (3. dakikadan sonra) "çünkü ben senin her yanın çiçek açmış yemişlerle dolu fidana benzeyen güzel yüzüne hasret yaşayamam" bölümünde durun. Güzel bir kadın tarifi mi şimdi bu allah aşkına?!

Benim aklımdan geçenler şunlar.

Kadının yüzünün her tarafını kara dutlar gibi benler  basmış, dallar gibi yarık yarık yara izleri dolu. Ben böyle düşündükçe sanki "Oz Büyücüsü"ndeki uzun burunlu, benli, sivri şapkalı yaşlı cadıyı görüyor gibi oluyorum. Her seferinde bırr! diye iç geçirmekten kendimi alamıyorum. Yazık la adama diyorum. Cadı büyü yapmış herhalde. O cerahatli benleri dallardaki yemişlere benzetiyor.

Acaba "Orhan Gencebay" bu şarkıyı yazarken ne düşünüyordu.

He bu arada ben neyin kafasını yaşıyorum da böyle bir şeyle uğraşıyorum, o da ayrı bir konu.

21 Şubat 2013 Perşembe

Diyarbakır'da kafama takılan şeyler

- Neden sokaktaki köpek sayısı bu kadar az?
- Neden sanat sokağında herkes birbirine manzara muamelesi yapıyor?
- Neden yoldan geçerken kadın, erkek olsun bu kadar çok insanlar birbirine bakıyor?
- Neden pek çok insan elektrik, su saatiyle oynayıp vergi kaçırırken bir de bunu marifet sayıyor?
- Neden elektrik kaçırdıkları halde bu kadar çok kesilen elektrik için sinirlenip duruyorlar?
- Neden herkes bu kadar çok birbirine soru soruyor?
- Neden ufak bir kavgada tüm insanlar sülaleleriyle birlikte galeyana geliyor?
- Neden belediyeler uzak mahallelerin (merkez köy) yollarını bir türlü tamir ettirmiyor?
- Neden Dağkapı ve Bağlar'da bu kadar çok kapkaç yapılıyor?
- Neden benim aklıma bunlar takılıyor?
- Neden, neden neden...

12 Şubat 2013 Salı

Zaptedilemeyen Çocuk ve Onun Şirret Annesi

Dostlar, Diyarbakır'dayım. Gene! Moralim fena halde bozuk. Zira ben, saf yeni öğretmen bulunduğu şehirde beş yıl çalışmadan il dışı tayin isteyemediğini öğrendi. Hoş bazısı "Ne biçim öğretmensin, nasıl bilmezsin falan." diyecek ama bilmiyordum harbiden. Neyse yahu. Ben yolculuğumdan bahsedecektim aslında.

Dün akşam uçağıyla İstanbul'dan Diyarbakır uçağına bindim. Havaalanı çok çok çok kalabalıktı. İlk aramadaki kuyruk devasaydı. Sonra check-in kuyruğu bezdirici, kapılara giden kuyruksa ölüm gibiydi. Erken gideyim oyalanırım dediğim havaalanında uçak saatine anca yetiştim diyebilirim. Tabi uçak rötarlı kalkmasaydı. sekiz buçuk uçağı oldu mu sana dokuz. Sonra birde havada tur attı, valiz bandında bavulum bir türlü meydana çıkmadı. Oldu mu sana gece on bir. Yani bu yorgunlukla, ertesi gün çalış çalışabilirsen.

Uçağın içindeyse az kaldı, bir ara avaz avaz bağırıp "Durdurun, inecek var." diye bağıracaktım. O kadar daralmıştım.

Uçağa zar zor binebildiğimde sıranın en arkalarındaydım. Ve düşünün ki valizim ağır geldiğinden dolayı el bagajıma daha çok eşya binmiş ve ağırlaşmıştı. Bir de üstüne üstlük pencere kenarındaydı yerim. Yerime bir ulaştım ki ızbandut gibi iki adam orta ve koridora yerleşmişler, beni görünce sırıtıyorlar. "Iykk. Kimlerle havada bir başıma kalacağım yav." demekten kendimi alamadım. Adamlardan birisi "İsterseniz biz kayalım siz dışa oturun." dedi. Belli ki pencere kenarını asıl kendi istiyordu da ona yer kalmamıştı. Neyse koca koca adamların arasında sıkışacak değildim. Minnetle kabul ettim. Sonra da yerleştikten sonra özellikle adamlarla göz göze gelmeyim diye bir kitap çıkarıp okumaya başladım. Ta ki tavan bölümündeki minik paneller açılana kadar. Kafamı bir kaldırdım yanımdaki insan irisiyle göz göze geldim. Gözlerimiz çakışınca adam ani bir hareketle otuz iki dişini çıkartıp, heyecanla "Siz öğretmen misiniz?" diye sormaz mı? Yahu kardeşim, insan yanındakiyle iletişim kurmaya çalışır da bu kadar mı itici olur. Adam ansızın konuşmaya başladığında kendime hakim olmasam "ayy!" diye küçük bir çığlık koparacaktım. Haliyle adama o dakikada sinir oldum. "Evet, ne alaka?" dedim en ukala halimle. "Kitap okuyorsunuz da." dedi saçma sapan bir gerekçeyle. "He öyle mi?" diyerek kafamı bir kez daha eğdim kitaba ve bir daha da kaldırmadım. Yav, biliyor musunuz? İnsanlarla göz göze gelmemek için kafayı bir yere sabitlemek öyle sıkıcı ki iyice bunaldım. Ya, işte bu yüzden durdurun, inecek var diyecektim. 

Zaten uçağa binerken belliydi yolculuğun kötü geçeceği. Tünelde ilerlerken zaptedilemeyen çocuk ve annesi lap lap gelmeye başlamışlardı. Sonra da şıp diye arkamda duruverdiler. Çocuk kadını bunaltıyor ama yetmiyormuş gibi elimdeki bagajıma ayağıyla tekme atıp duruyordu. "Şişş, çocuğum yapma!" dedim haliyle. Kadın yüksek perdeden "H'anfendi bir şey mi oldu?" demez mi? "Çocuğunuz valizime vuruyor." dedim kuyruğu dik tutmaya çalışarak. Kadın suçun tekrar kendi çocuğunun üzerine kalmasından mütevellit, çocuğuna daha çok kızdı. Ardından da ilerlemeye başladık. Kapının ağzında trafik iyice sıkıştı. Çocuk ittirip duruyor beni. Resmen düşeceğim. Gene "Şişş, yapma!" dedim artık. Kadın oğluna gene kızdı ama bana da burnundan soluyarak baktığından da adım gibi eminim. O arada yürümeye başladık. Kol çantamın kulpu, çocuğun ittirmesi yüzünden, önümdeki koltuğa sıkıştı. Çıkartayım derken kadının "Çocuğumu eziyorsunuz h'anfendi!" sesini duydum. Hem de avaz avaz. Beni millete "çocuk ezici, çocuk düşmanı" gibi lanse etmeye çalıştı belliydi. Altta kalacak değilim. "Pardon" dedim. Pardon çıkalı eşekler çoğaldı dese yeriydi. O kadar pervasız, o kadar pişkince. Kadın "İnşallah yan yana oturmayız." dedi tıslayarak. Sırıttım. Ama göstermelik. Nasıl sinir olmuştum. Bir de koltuğumu bulunca gördüğüm iki gıcık, sırıtkan izbandut. Off! Bu yolculuk hiç iyi geçmeyecekti.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Çapalı Moral


Biliyor musunuz yazın ben bir ara Kapodokya'ya gittim. Bir arkadaşımla araba kiralayarak hem de. Ve bakın şimdi size ne anlatacağım...

Kapodokya'ya vardığımzda hava henüz ışımaya başlamıştı. Hemen güzel bir izleme tepesi bulup balonların yükselişini izledik. Balona binecek kadar paramız olmayışına üzüldük fakat her şey o kadar eğlenceliydi ki içimizin sıkılmasına izin vermeden tekrar tepeden aşağı inip kahvaltı yapacak bir yer aramaya başladık. Ta ki yolun kenarında üzerindeki sinekleri bile kovmaya aciz yaşlı bir teyze bize el edene kadar. Merak edip durduk. Kadın zar zor anlaşılan kelimeleriyle "beni bağıma götürür müsünüz?" diyordu. Kabul ettik. Kahvaltı biraz gecikse ne olurdu sanki. İşaret ettiği yoldan gitmeye başladık. Yukarılara iyice yukarılara çıktık. Asfalt bitti kumlu toprak başladı, biz hala devam ediyorduk. Teyze en sonunda "Tamam burası evladım." dedi durduk. Kadının inmesine, küçük çuvalını, su bidonlarını çıkarmasına yardım edip yola koyulduk. Amacımız azıcık daha ilerleyip dar yolda dönecek bir alan oluşturmaktı ki olan oldu. Arabanın tekeri toprağa saplandı. Kurtulmaya çalıştık, iyice beter oldu. Öyle bir hal aldı ki arabanın tabanı iyice kuma batmıştı artık ve ne yaparsak yapalım kurtulacağı da yoktu. Baktık olmuyor, zaten iyice karnımız da acıktı, "Yürüye yürüye aşağı inelim, hem yardım çağırırız, hem de karnımızı doyururuz." dedik. Bir kaç yüz metre sonra tepenin aşağısında bir çöp alanının olduğunu fark ettik. İçinde de orta boy kamyonları olan 3-4 tane işçi. Hemen bağırıp çağırıp dikkatlerini çekmeye çalıştık, başardık da. Bir kaç dakika sonra yayan olarak yanımıza geldiler. Arabamızın sorununu anlayıp kamyonlarını getirmeye gittiler. Ama o da ne! Onlar gider gitmez bu ıssız, in mi cin mi belli olmayan ihtiyar teyzenin bizi getirdiği bağ yoluna iki üç dakika aralarla iki tane daha araba gelmesin mi? "Vay, demek buralar o kadar da ıssız değilmiş." dedim içimden. Hoş onlara da durumu tekrar tekrar anlatmak hiç zevkli değildi doğrusu. Zira biri diyor ki taa bir köye gidip traktör bulup, çektirecekmişiz arabımızı. Diğeriyse "Siz burada kaldınız, en iyisi aşağı inip yol yardımı çağırın." diye söyleyip moralimizi bozuyordu. Aksi gibi telefon da çekmiyordu hem. 

Ben iyice umutsuzluğa kapıldım ama belli etmiyorum. Daha doğrusu öyle sanıyordum. Meğer kendi bağında çalışmaya gelenlerden birinin karısı bunu fark etmiş. İlk önce laf atmaya başladı. "Kızım sen kimsin, adın ne, nereden geliyorsun?" diye. Ben de sormayın, öyle bir severim ki arka arkaya sorular sorulmasını(!) Tırsarım ayol. Merak ederim "Ne yapacak acaba bu kadar bilgiyi?" diye. Hemen yalanları tek tek kıvırmaya başladım. Adım Kezban, İstanbul'luyum, matematik öğretmeniyim vs. vs. Teyzenin torunu da öğretmenmiş muhabbet koyulaştı. Yani en azından onunkisi. Benim ise aklım hala arabada. Kadın pes etmedi ama. Bir kaç dakika geçtikten sonra bu sefer de "kızım şu kabakları çapalarken bana yardım et bakayım." diye rica etmez mi? "Haydaa!" dedim "Koyun can derdinde, kasap et derdinde. Biz şuradan nasıl kurtuluruz diye bakıyoruz, kadın kabakları çapalatacak avanak buldum diye seviniyor." Hiç hoşuma gitmedi doğrusu. "Ben anlamam." dedim. Arkadaşım ordan "O istanbul kızı nereden anlasın." diye destek çıktı bana. Ama yok kadın anlamıyor. Hala çapala diye ısrar edip duruyor. Birde üstüne üstlük al diye elime bir nacak tutturuverdi. La havle! Baktım olmayacak "Eh peki dedim,-kurtuluş yok ki- öğretin de yapalım." Kadın o arabanın kurtarılmasını izleyen yarım saat bilemedin kırk beş dakika boyunca bana fide ocağı ne demek, neden her ocakta bir fide bulunmalı, bu yetiştirdikleri kabakların çekirdeklerini nasıl alıyorlar, anlatıp durdu. Çapalamayı öğretti. Öyle ayağımda sandalet parmak aralarıma kumlar dola dola çapa yapıp durdum ben de. Aklımda sadece kabaklar... Ben dalmış gitmişken "Haydi! Hoop! Yaşa!" gibi sesler duydum. Arabanın olduğu yöne bir baktım, bizimki saplandığı yerden çıkmış. Nasıl sevindim, nasıl sevindim anlatamam. Çapayı hızlıca yere bıraktım, az kaldı kadınla, oradaki insanlarla vedalaşmayı unutuyordum hatta. Neyse herkesle tek tek vedalaştık. Bizim arabayı çeken kamyonculara da usulünce teşekkür ettik.

Arabaya bindik, yol akıp giderken ben hala çapacı teyzeye kızar vaziyetteyim. Ne demeye bana zorla çapa yaptırırmış da , biz orda can derdiyle uğraşıyormuşuz da, falan da filan da... arkadaşım gülmeye başladı. "Sen hala anlamadın mı?" dedi. "O kadın sana destek olmaya çalışıyordu. İyice umutsuzlandığı, üzüldüğünü fark etti, araba kurtulana kadar kafanı dağıt diye seni oyalamaya çalıştı." Şöyle bir düşündüm, harbiden de öyle olmuştu. Çapaya kızmaktan, toprağı kazarken öf pof demekten arabaya üzülmeye fırsat kalmamıştı ki.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Pegasus Çok Gezenler Kulübü ile Londra'ya Gitme Sırası Sende!


pegasus cok gezenler kulubu
Pegasus Hava Yolları, Facebook sayfasında yine yepyeni bir yarışmayla karşımızda! Pegasus’un uçmayı, kaçmayı ve yeni şehirler keşfetmeyi sevenlerden oluşan Çok Gezenler Kulübü, şimdi de Londra’ya gidiyor. Ama bu defa giderken yanlarında şanslı 2 kişiyi de götürecekler.

Pegasus Çok Gezenler Kulübü ile Londra’yı karış karış gezmek isteyenler unutamadıkları tatil fotoğraflarını Pegasus Facebook sayfasındaki “Çok Gezenler Kulübü ile Sıra Sende” uygulamasına yükleyecek ve kazanmak için oyları bekleyecek!

En çok oyu alan 20 kişiden Pegasus jürisinin seçtiği 2 şanslı kişi muhteşem bir Londra seyahati için bavulunu toplamaya başlayacak! Bitmedi! Ayrıca verilen oylarla en çok oyu alan diğer 18 kişi Pegasus’tan yurt içi veya yurt dışı gidiş-dönüş bir uçak biletinde %50 indirim kazanacak!

Kazanmak isteyenler buraya!

Bir bumads advertorial içeriğidir.